Ölmeye Yatmak – Adalet Ağaoğlu
Posted by savaska Aralık 27, 2008
Kitabın Adı: ÖLMEYE YATMAK (Dar Zamanlar 1)
Kitabın Yazarı: Adalet AĞAOĞLU
Yayınevi : YKY (yeni yayınevi:T.İş Bankası Y.)
Basım Yılı : İst 2005
Sayfa Sayısı : 346
Roman, Aysel’in bir otel odasında “Ölmeye Yatma(k)”sıyla başlar. Aysel aynı zamanda yazar-anlatıcıdır. Aysel, ilkolul günlerini ve okuldaki bir müsamereyi hatırlar. Cumhuriyet’in ilk yılları ve modernleşme çalışmaları. Köyden çıkıp Ankara’ya okumaya gelen öğrenciler: Ali(meslek lisesinde okur, bir otelde çalışır-yatar kalkar, solcu çevreye girer, radyoda çalışmaya başlar, Aysel’e tutkundur, ama bunu dillendiremez..)), Aysel(kadının bireyselmeşini mi simgeler, aydın-kadın bocalaması, Aydın(kaymakamın oğlu, Aysel’e tutkun, modern düşünceli), İlhan(Aysel’in kardeşi, ülkücü), Romanda, günlük(Aydın’ın) ve mektup türünden faydalanmıştır, yazar. Dündar Öğretmen(iyi niyetli, cumhuriyet öğretmeni..)
Yazar bir döneme ışık tutmaya çalışmış, dönemin siyasi sosyal olaylarına, gazete haberlerine yer vermiş romanında. Bu, romanın gerçekliğini arttırırken, edebi değerini sarsıyor sanki. Dar zamanda anlatılan olaylar… Bir dönemin atılımı ve tarjedisi, sembolik kahramlalar üzerinden verilmiş. İlhan(ülkücü), Ali(solcu) vb…
“Kız öğrencilerimden biri, Anna Karanina ya da Madame Bovary gibi ölüme yattığımı görse, kimbilir nasıl gülzer.”(s.27) Köyden gelen Aysel, zorluklara göğüs gererek okumuş, üniversitede hoca olmuştur, evlidir. Ancak bir öğrencisiyle(Engin) ilişki yaşar, neden? Kendine bir şeyleri ispat etmek için mi? Başkaldırmak, yerleşik kuralları yıkmak için mi? Bir kadının eksik varoluşuyla mı karşı karşıyayız? Bunalım. Ölmeye Yatmak. Ölememek. Hesaplaşma. Muhasebe. Geçmişten o ana bir özet, roman.
Romanda günümüzde de geçerliliğini koruyan anlayışlar sergilenmiş. Şu cümleleri yaşamıyor muyuz eğitim sistemimizde:”Ertürk, bu ilk suçundan ötürü bağışlanınca, bir daha bilmeden suç işlememeyi öğrendi. ‘Oku’ diye verildiklerinden gayri hiçbir şey okumamayı, ‘Düşün!’ dedikleri dışında hiçbir şey düşünmemeyi…”(s.126)
Öğretmeninin, Russo’nun İtiraflar’ını Aysel’in elinde görünce tepkisi: “Adını duymuş. Terbiyesiz bir kitaptır, diye duymuş. Okuyacakmış da şimdi, ne kadar zehirlendim, terbiyem ne kadar bozuldu, onu anlayacakmış.”(287) Ne komik, daha yeni Anayurt Oteli müstehcen olduğu gerekçesiyle 100 TEMEL ESER(!)den çıkartıldı, okumadan koymuşlarSAYIN büyüklerimiz(???) . Bu ahlakçı anlayış hala sürüyor, hem de ortaçağ ahlakçılığı. Düşüncelerine uymayan şairleri ve yazarları anlatmaz bunlar. Öğrencileri, kendi yosunlu zihniyetlerini yetiştirmek isterler yeniden, yeniden….
Yazarın ilk romanı. Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı, ÖLMEYE YATMAK… Tarihi atmosferi, psikolojik tahlilleriyle okunası bir roman….
ADALET AĞAOĞLU
(d. Nallıhan, Ankara 1929) romanlarıyla ünlü Türk yazar. Türk edebiyatının usta kalemlerinden birisidir. Türkiye’nin değişik dönemlerini ve bu dönemlerin insan hayatlarına etkisini inceleyen eserler vermiştir.
Ortaöğrenimini Ankara Kız Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1950 yılında Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuştur. 1951-1970 yılları arasında TRT’de çeşitli görevlerde bulundu. Kurumun özerkliğine el konulması gerekçesiyle TRT Radyo Dairesi Başkanlığı’ndan istifa etti ve 1970‘den bu yana yazarlıktan başka bir işle uğraşmadı.
Edebiyat yaşamına şiirler başladı, kısa bir süre sonra oyun yazarlığına yöneldi. 1953 yılında yazdığı “Bir Piyes Yazalım” tiyatro oyunu 1953‘te Ankara’da sahnelendi. İlk romanını yazana kadar oyun yazarlığını sürdürdü. Üstüstye yazdığı oyunlarla altmışı ve yetmişli yılların önde gelen oyun yazarlarından oldu.
İlk romanı Ölmeye Yatmak, 1973’te yayımlandı. Bu ilk romanından itibaren tüm eserleri yoğun tartışmalara konu oldu. Ölmeye Yatmak, daha sonra yazdığı Bir Düğün Gecesi ve Hayır adlı romanlarla bir üçleme oluşturdu ve birçok ödül kazandı. Öykü kitapları, denemeler, anı-roman türünde eserler de yayımlayan Ağaoğlu 1991 yılında Çok Uzak Çok Yakın’la oyun yazarlığına döndü. Ağaoğlu, halen yazmayı sürdürüyor.
Adalet Ağaoğlu’ile ilgili yazıları biraraya getiren arşiv eşi Halim Ağaoğlu’ tarafından hazırlanmış ve 2003‘te Adalet Ağaoğlu’nun yazarlığının 55. yılı anısına Herkes Kendi Kitabının İçini Tanır adı ile basıldı.
Can Yücel‘in Adalet Ağaoğlu için söylediği “Sen Türkiye’nin En Güzel Kazasısın” sözü, Feridun Andaç‘ın Adalet Ağaoğlu ile yaptığı nehir söyleşi tarzında bir kitabın adı oldu. Kitap, 2006‘da basıldı.
Ağaoğlu, 1986‘da kurulan İnsan Hakları Derneği’nin kurucuları arasında yer almış ancak 2005‘de dernekten ayrılması tartışmalara neden olmuştur.
Tiyatro ve Radyo Oyunları:
* Senden utanıyoruz – 1953
- Yaşamak – 1955
- Evcilik Oyunu – 1964
- Sınırlarda Aşk – 1965
- Çatıdaki Çatlak – 1965
- Tombala – 1967
- Çatıdaki Çatlak 1967
- Sınırlarda Aşk-Kış-Barış 1970
- Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar 1973
- Kendini Yazan Şarkı 1976
- Duvar Öyküsü 1992
- Çok Uzak-Fazla Yakın 1991
Romanları:
- Nallıhan’dan senin gibi biri çıkamaz – 1973
- Fikrimin İnce Gülü – 1976
- Bir Düğün Gecesi – 1979
- Yazsonu – 1980
- Üç Beş Kişi – 1984
- Hayır… – 1987
- Ruh Üşümesi – 1991
- Romantik Bir Viyana Yazı – 1993
Öykü Kitapları:
- seni artık sevmiyoruz ağaoğlu- 1974
- Sessizliğin İlk Sesi – 1978
- Hadi Gidelim – 1982
- Hayatı Savunma Biçimleri – 1997
Deneme Kitapları:
Diğer Eserleri:
Ödülleri:
- 1974- TDK Tiyatro Ödülü
- 1975- Sait Faik Hikaye Armağanı, Yüksek Gerilim ile
- 1979- Sedat Simavi Edebiyat Ödülü, Bir Düğün Gecesi ile
- 1980- Orhan Kemal Roman Armağanı Bir Düğün Gecesi ile
- 1980- Madaralı Roman Ödülü, Bir Düğün Gecesi ile
- 1991- Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Çok Uzak Çok Yakın ile
- 1997- Aydın Doğan Roman Ödülü, Romantik Bir Viyana Yazı ile
http://tr.wikipedia.org/wiki/Adalet_A%C4%9Fao%C4%9Flu
savaska demiş
Ölmeye Yatmak’ta Cinsellik ve “Olmayan” Trajedi
Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı olan Ölmeye Yatmak, cinselliğini ulusal ideallerle bastırmak zorunda kalan Cumhuriyet kadınının sesini bugünlere taşıyan bir roman. Adalet Ağaoğlu, Cumhuriyet kadınının “cinselliğinin” izini sürüyor.
BİA (Leiden-Hollanda) – Ölmeye Yatmak’ta “cinsellik”, Cumhuriyet’le birlikte ilkokullardaki müsamerelerin bir parçası olmaya başlayan kızlı erkekli gösterilerden, genç yaşta yapılan evliliklere, monoton birlikteliklerden evli insanların kurduğu gizli ilişkilere pek çok farklı düzlemde, toplumsal baskılar karşısındaki konumu ile ele alınıyor.
Toplumsal baskının romana bütünsel bir tema olarak katılmış olması, yapıtta organik bir birliğe ulaşılmasına yol açıyor; ancak, “toplumsal” olanın “bireysel” olan üzerindeki belirleyiciliğine yapılan güçlü vurgu, bireysel düzlemdeki dinamiklerin ikinci plana düşmesine neden oluyor. Bunun sonucu olarak, Ölmeye Yatmak’ta “cinsellik” toplumsal/tarihsel sorgulamanın gerisinde kalıyor ve romanda bir “sorunsal” olarak belirginleşemiyor.
Kişisel ve tarihsel sorgulama
Ölmeye Yatmak’ta bireysel krizlerle toplumsal çalkantılar iki ayrı anlatı düzleminde konu edilir. Ölmek amacıyla kendisini bir otel odasına kapatan Aysel’in kişisel sorunları, bireysel kriz anlatısının düzlemini oluştururken, Aysel’in bu kriz nedeniyle geçmişi düşünmesi, Cumhuriyet’in ilk yıllarından 60′lı yıllara dek uzanan bir tarihsel sürecin sorgulanmasını da beraberinde getirir.
Romandaki tarihsel sorgulama sadece Aysel üzerinden yürütülmez; Aysel’in Aydın, Ali, Semiha ve Hasip gibi ilkokul arkadaşları da farklı yönlere giden, zıt ideolojilere yönelen kişiler olarak bu tarihsel sürecin sorgulanmasında önemli roller üstlenmektedir.
İdeolojik zıtlıklar
Aydın, 1960′larda politikaya heveslenen biri olarak karşımıza çıkar; Ali, solcu arkadaşlar edinir ve Radyoevi’nde işe girer; Semiha genç yaşta evlenir ; Hasipise ilahiyat fakültesini bitirir. Romanın erkek kişilerinin birbiriyle çatışan ideolojilere yönelmesinin yarattığı gerilim, bütün bir toplumsal tarihin belirleyici öğesi olarak romana itici bir güç sağlamaktadır.
Aynı “ideolojik” zıtlıkların kadınlar için belirginleştirilmemiş olması dikkat çekicidir; romanın kadın kişileri, birbirlerinden “politik yönelim”leri ile değil, kadının toplumdaki konumunu belirleyen geleneksel görüşe olan yakınlık veya uzaklıklarıyla ayrılmaktadır
Aysel, erkek dünyasında
Romanın kadın kişileri arasında bir tek Aysel, “erkeklerin dünyası”na girmeye cesaret eder ve kendisine geleneksel olarak uygun görülen konuma karşı çıkmayı başarır; Aysel, “solcu”luğu öğrenir, üniversiteyi bitirir, akademik bir kariyer yapar.
Adalet Ağaoğlu, kadını “sorgulayan bir özne” olarak değerlendirerek, yapıtlarını “modernleşme” sorunsalının etrafında geliştiren, ama kadınları bunun dışında tutan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi yazarların uzanmadığı bir alana adım atmıştır.
Ancak, Aysel’in bu sorgulamada yalnız kalmış olması ve taşıdığı çelişkilerin sürekli toplumsal olanla bağlantılı olarak aktarılması, Ölmeye Yatmak’ta bile “aydın”ın bir “kadın” olarak yaşadığı deneyimin “özerk”liğinin arka plana itildiğini düşündürmektedir.
Kocaya ve Cumhuriyet’e ihanet
Aysel’i intihara sürükleyen, kendisini bir otel odasına kapatmasına neden olan başlıca unsur, kocası Ömer’i, öğrencisi Engin’le aldatmış olmasının yarattığı suçluluk duygusudur. Bu ilişki sonrasında hamile kalmış olmaktan şüpheleniyor olması, bu suçluluk duygusuna ek olarak, Aysel’in sorgulamalarına dramatik bir yön de katar.
Aysel’in kocasına ihanet etmiş olmasını, Cumhuriyet’in ülkülerine ihanet etmekle bir tutan tavrı, Cumhuriyet’in ilk yıllarını yaşayan kadınlar için cinselliğin görev duygusuyla ne derece iç içe geçmiş olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu iç içe geçmişlik, görece bir özgürlük ortamının oluştuğu 60′lı yıllarda da yürürlüktedir; artık “Ata’ya ihanet” şeklinde bir göndermesi olmasa da, “aydın” kadınlar için “cinsellik” hala görevlerin, sorumlulukların arasına sıkışmış bir art-alan konumundadır.
60′ların özgürlük ortamı
Ölmeye Yatmak’ta Aysel’in cinselliğine ilişkin sorgulamaları, toplumsal bağlamla sıkı sıkıya ilişkilidir. Aysel, Cumhuriyet’in bir ürünüdür; onu Cumhuriyet yaratmış, içine sarsılmaz görev ve sorumluluk duygularını da yine Cumhuriyet yerleştirmiştir. Bu bağlamda, onu cinselliğini keşfetme pahasına kocasına ihanet etme konumuna taşıyan da, deyim yerindeyse, 60′ların özgürlük ortamıdır.
Aysel’i yeniden “genç”, “diri”, “hem insan hem kadın” hissettiren kişinin herhangi biri değil de Engin olması, sorunun sadece bir “cinsel özgürlük” sorunu olmadığını ortaya koymaktadır.
Bunun yanı sıra, Aysel’in hepsi farklı zamanlarda kendisinden hoşlanan ilkokul arkadaşları Aydın veya Ali ile değil de, Engin’le birlikte olmayı tercih etmesi, “cinsellik” konusunu, Cumhuriyet kuşağının, kendisinden sonra gelen 60′lı yılların özgürlükçü kuşağına yetişme çabasının bir bileşeni yapar.
Bu çerçevede, doçent kimliğine ve ayrıntıları düşünmekten ölemeyecek kadar sorumluluk duygusuyla örülmüş yaşamına rağmen, Engin’le birlikte olan Aysel’in, bu edimi, Cumhuriyet kuşağına mensup bir aydının 60′lı yıllarda baş etmek zorunda kaldığı aşağılık duygusundan kurtulmanın bir yolu olarak gördüğünü söylemek olanaklı görünmektedir.
Sorun değil, simge
Ölmeye Yatmak’ta belirginleştirilen, Aysel’in kadın kimliği bağlamında, “cinselliğin” tarihsel bir çerçevede sorunsallaştırılması değil, “genç”, “yeni” ve -henüz- kirlenmemiş olanın, yani 60′lı yılların kutsanışıdır.
Romanda cinselliğin bir “sorunsal”dan çok bir “simge” olduğu iddiasına kanıt oluşturabilecek başlıca unsur, Aysel’in “cinselliğini” keşfedişinin “trajik” bir olgu olarak işlenmemiş olmasıdır; Aysel, Engin ve Ömer arasında bir seçim yapma konumunda olan biri olarak değil, karnındaki çocuğu -eğer böyle bir çocuk varsa- büyütmeye karar veren biriolarak çıkar otel odasından.
Çıplak görüntüyü azarlamak
Aysel, roman boyunca pek çok kez, Engin’i kendisini bulmasına neden olan, bekaretini ikinci kez bozan biri olarak tanımlamaktadır. Engin’le sohbet ettikleri uzun bir gecenin sonunda aynaya baktığında, ilk defa “gövdesinin elle tutulur, bakılıp görülür somut bir şey” olduğunun farkına varmıştır Aysel. Yine de aynanın karşısında çırılçıplak durmak isteyen “görüntüsü”nü azarlayacak kadar ilkelerine bağlıdır henüz.
Modernleşme, özgürleşme, bireyleşme
Romanın sonlarına doğru Aysel’in, Engin’le aynı yatağa girdiğini unuttuğu günlerden söz açmaya başlaması, bu ilginin giderek şiddetini yitirdiğini duyumsatmaktadır.
Yine de Engin, tıpkı 60′ların görece özgür ortamının toplumsal olarak bir dönüşüm noktasına denk düşmesi gibi, Aysel’in hayatında önemli bir dönüşümün simgesidir. Ancak, romanda Aysel’in Engin ve Ömer arasında yaşadığı gerilim, bir “trajedi” olarak belirginleştirilmediği için, Ölmeye Yatmak, romanın baş kişisinin bir kadın olmasının ötesinde, “modernleşme”nin, “özgürleşme”nin, “bireyleşme”nin “kadınca” bir yorumunu taşımanın uzağına düşmektedir.
Romanda cinselliğin kendisinin değil, bir yönüyle kadın cinselliğini içerse de temelde “değişim”in sorunsallaştırılmış olması, Ölmeye Yamak’ta toplumsal çalkantıların konu edildiği anlatı düzleminin Aysel’in bireysel geriliminin konu edildiği anlatı düzleminin önüne geçmesine neden olmaktadır. Aysel’in “ölmeye yattığı” otel odasında, Aydın’a ulaşmaya çalışması da bu anlamda simgeseldir ve romanın sonunda bireysel düzlemi toplumsal düzleme eklemlemektedir.
Aydınlara inanç
Başlarda, Aysel’i “köylü” bulduğu için hoşlanmayan, daha sonra ona ilgi duymaya başlayan ancak toplumsal konumlarındaki farklılık nedeniyle Aysel’in hep biraz uzak durduğu Aydın’ın, ölmeye karar veren Aysel’in son bir kez konuşmak istediği kişi olması, romanın akışı içinde anlamlandırılması zor bir istektir. Aydın, ancak, adının taşıdığı anlam yükü ile birlikte düşünüldüğünde, Aysel’in çabasını anlamlı kılmaktadır.
Aysel’i intihar etmekten vazgeçiren şey, içine sıkıştığı “dar zamanlar”ı anlamlandırma çabasına eşlik edebilecek aydınların varlığına olan inancı gibi görünüyor.
“Dar zamanlar”ı anlamlandırma çabası, aydın çabasına ancak kadın cinselliğini “sorunsal” edinebilecek bir bakışın da eklenmesi ile anlamlı olacak bir çabadır.
Ölmeye Yatmak, modernleşme bağlamında kadını uzaklara itelemeyen bir roman olduğu için dikkate değerdir; ama, cinsellik konusuna onu sorunsallaştırmadan yaklaştığı içini son çözümlemede “modernizmi” sorunsallaştıran ve kadın özgürlüğünü bu bağlamda konu eden erkek yazarların yapıtlarına eklemlenmekten kurtulamamaktadır.
Kaynak: http://www.egze.com/forum/oelmeye-yatmakta-cinsellik-ve-olmayan-trajedi-pdat4140.html
savaska demiş
Aysel’in trajedisi ya da “Ölmeye Yatmak” romanında aydın kadının bunalımı
Adalet Ağaoğlu’nun romanında bir devrin aydınlarının kendilerini sorgulamasıyla karsılaşırız. Romanın kadın kahramanı Aysel de böyle bir sorgulama içindedir. Kendisine yüklenen ağır vazife hissi bireysel istekleriyle çatışmaya başlar. Birey, ideallerinin ağırlığı altında ezilmektedir. Bir yönüyle bireyin inkarı anlamına gelen içi boş idealizmini sorgular Aysel. Ona göre birey kendisi olmalı, inanç ve görevlerini kendisi belirlemelidir. Birey olmaya giden yol, kişisel yaşanmışlıktan ve bireysel tercih hakkına sahip olmaktan geçer. Romanda Cumhuriyetin ilkelerini yüceltmek için vazifelendirilen Aysel ve onun kuşağının bireyseli yakalama çabası, Aysel’in bir gün bir otel odasında intihar etme isteğinin ışığında sorgulanmıştır.
Sonunda Aysel mutlak bir sorgulama inancıyla otel odasından ayrılır. Birey kendini yapan değerleri ve inançlarını sorgulamalıdır. Hayat vazife gibi yaşanmalıdır.
Taşıdıkları kimliğin kendilerine çok ağır geldiğini hissedenler vardır. İdeallerinin yoğunluğu, başkişi ve uzaklığı onları bir kozanın içine hapsetmiştir. Bu daracık kozanın içinde sağa sola kımıldayamadan, nefes alabilmek için pencereler aralamakla geçer zamanları. Her kımıldanış, hareket alanlarını biraz daha daraltır. İnsan olmanın küçük anlarını, ufak zevklerini kendilerine çok görürler. Onlar hayatlarını başkalarına adamışlardır. Hayati vazife bilinciyle yasamaktadırlar.
Ölmeye Yamak’ta Aysel’in sorgusu bireyin kendisi için belirlenmiş kalıp halinde kendisine sunulan üst kimliğe itirazını ifade eder. Aysel’in hikâyesi bir romanın sayfalarına sığmayacak kadar ağır bir sorgulamayla doludur. Bu yüzden onun içine hapsedildiği romanın sayfalarından aranızda dolaştığını düşünebilirsiniz. Romanların yaşanmışlık değerlerinin önemi ya da önemsizliği sizin için o kadar da gerekli değilken birden etiyle, kanıyla, kafasıyla, yasamış olduğunu mutlaka kabul etmeniz gerektiğini düşündüren canlılığıyla ve gerçekliğiyle karsınıza çıkıyor Aysel. O, kendi tabiriyle vazifeye doymayan açgözlü, fakat zayıf omuzlarıyla bir devri, görev ve misyon tarafıyla yüklenen nadir karakterlerden biridir. Hayatı öylesine vazife bilinciyle yaşamaktadır ve bu öylesine durdurulmaz ve geri dönülmez bir çizgidir ki Aysel bu akışın dışına çıkmak istediğinde kendisini bir otel odasında ölmeyi beklerken bulur. Aysel ömrü boyunca varlık mücadelesi vermekten, önce insan olarak kendisini kabul ettirmek savasıyla uğraşmaktan asıl kimliğine, benliğinin derinliğine uzanamamıştır. Bu, içine doğru gitmeyi hep erteleyip, sürekli dışa doğru uzanışın sonucudur. Üst beni fazlaca abartılmış bir insanın kendisini bulma mücadelesidir. Onu anlatabilecek en iyi kelime de mücadele kelimesidir zaten. Aysel, kelimenin tam anlamıyla kendini, kendi benini tanıyamayacak kadar etrafındaki insanlara, daha doğru bir ifadeyle vazifelerine, dağıtmış bir karakterdir. Bunun tabii bir sonucu olarak da kimliğinin kayıp taraflarını başkalarında aramaktadır. Bir gün oldukça geç denebilecek bir dönemde hayatın asıl gerçeğine uyanır. Uyandığı yer bir otel odasıdır. Bu otel odasına hayatını, hayatının ipuçlarını, sorularını, veya bu şekilde kimliğini dağıttığı insanları da beraberinde getirmiştir. Burası bir süre sonra kalabalık bir toplantı salonuna dönüşür. Aysel onlar arasından seçmeler yapacaktır. Elini daha doğrusu hafızasını, rastgele orada burada dolaştırır. Eline gelenlerden hangisi gerçek Aysel’dir? Üstelik Aysel bu kimlik mücadelesini hayattan ümidini kestiği, birkaç saat içinde ölmeyi beklediği bir zamanda gerçekleştirir. Aysel bu otel odasında zamanı, dünyayı, yani yasamın bütün unsurlarını geride bırakmıştır. Burası, dünyadayken, ölmeden önce ölünebilen bir mezardır. Bu yüzden Aysel odanın karanlık olmasına özen gösterir. Perdeleri kapatır. Işık istemez. Bir mezarda ya da bilinçaltının karanlık dehlizlerindedir. Tuhaf bir şekilde kendisinin seçtiği ölümün eşiğindedir. Tuhaftır çünkü yaşadığı hayatın içinde hayata devam ederken kendisiyle karsılaşamamıştır. O ancak ölümün nefesini hissederken kendisine uyanır, kendisini ancak ölümün eşiğinde bulabileceğini düşünmektedir. Çünkü devam eden hayatın, bu akışın düzeni onu öylesine parçalayıp dağıtmış, öylesine kendisine yabancılaştırmıştır ki bir taraftan yaşarken bir taraftan kendisini bulamayacağını iyi bilmektedir. Ölüm Aysel için kendine giden yoldur. Hatta tek yoldur.
Aysel’i anlamak, düşüncenin karanlık dehlizlerinde kendi gösterdiği zayıf ve her kösesinde ipuçları saklı ışıkla, onun peşinden bilinçaltına yolculuk etmek demektir. Aysel’in hayatı, kişiliğinin dağıldığı insandan bir araya getirmekle bütünlenebilir. Yine aynı yoldan onun kimliğine, kişiliğine ve bunalımına da gidilebilir. Onu anlamanın zamanı da onun gösterdiği zamanın içindedir. Yani ölümden yaşama, varoluşa giden zaman çizgisi. Merkezinde ölüm olan, oradan yaşama dağılan ve açılan bir kimlik. Aysel’in kişiliğini ölümün gölgesinde aramak, daha başından onu iki farklı boyutta yani çatışmanın tam ortasında bulmak demektir. Bir tarafı yaşama dağılan, reddedilen, diğer tarafı ölümde bulunmuş, ya da aranılan, parçalanmış bir kişilik. Aysel’in karakteri temelde iki farklı bolümde incelenebilir. Kimliğinin kadın tarafı daha doğru bir ifadeyle, asıl hayatı; yaşanmışlığı çağrıştıran tarafı ile daha baştan kendine asli bir görev gibi yüklediği aydın kimliği. Aysel’in kişiliğinin bu iki yönü çatışmaktadır ve Aysel’in trajedisi de buradan doğar. Aslında aydın kimliği adı altında yüklendiği görev tarafı ağırlığıyla asıl kimliğini hep ezmiştir. O, asıl Aysel’i ancak ölme isteğiyle birlikte belki ondan biraz daha önce keşfedecektir. Bu tarafının uyanmasıyla, da aydın kimliğiyle yasadığı hayatı kafasında bir türlü doğrulayamamıştır. Ölüm zamanında kendisini ve yasadığı hayatı beğenmemektedir:
Nasıl olsa kendimi beğenerek ölmeyeceğim … Kendimi doğrularsam
ölümün gereği kalmayacak. Bu, kişinin her şeyle ve kendisiyle
uzlaşmasını gerektirir. Demek kendimizi, her şeyi doğrulayamazsam,
o içgüdüsel savunuyla ölüme büsbütün karsı durulacak.
Gerilenemeyecek. Kim istemez kendini beğenerek ölmeyi? Kendimi
doğrulamış olarak ölmeyi ben de isterdim. Her şeyde haklı bularak
kendimi. Bütün haksızlıkları da başkalarına yıkarak. Devrederek.
Kısmet değilmiş. (s.103)
Yasamla ölüm arasında takılıp otel odasında bütün vazifelerinden, görevlerinden arınmış olarak bir kez ölmeyi arzulamaktadır. Bir türlü ölemeyişinin nedenini izah ederken: “Emek nedir? Ölmek yasanmış olmayı gerektiriyor.” (s. 248) diyerek yasamla aslında ne kadar kopuk olduğunu vurgular. Yasadığı hayat da aslında yasamın kendisine pek yakın bir hayat değildir. Aysel görev gibi yasanmış bir hayatın pişmanlığındadır, ölmek adına ölmeden önce son bir sigara içmek isterken bütün görevlerine isyan etmektedir:
ölmeden önce son sigaramı içsem mi artik? çok istiyorum bir sigara
içmeyi. Neden içmeyecekmişim peki? Henüz ölmediğime ve canım da
çektiğine göre. Beni ne alıkoyabilir sigara içmekten. Hangi görevim
benim? Hangi ödevim? Hangi Atam? (s.104)
Aysel’in ölümle pençeleşmesinin sebebi vazife bilincinden sıyrılamamasıdır. Çantasında öldükten sonra okunmak üzere yazılmış bir not vardır. Bu notu değiştirmek ister. Ölümün anlamı üzerinde bile düşünmek istemez.
İyi ama ölümün gerçek anlamını nasıl anlatmalı? Anlatmak mı?
Artık bir görev yüklemek istemiyorum ki kendime. Bu bir görevsizlik
kararıdır. Zarftaki notu yırtıp böyle mi yazsam? (s. 104).
Yeni Türkiye’nin aydın Kadını
Aysel’in hikayesi Ankara’nın küçük bir kasabasında, Türkiye Cumhuriyetini yarınlara taşıyacak yeni ve mükemmel bir neslin yetiştirildiği bir dönemde başlar. Aysel de diğer arkadaşları gibi Dündar öğretmenin irfan ordusunun bir neferidir. Aydın bir Türk kadını olmak vazifesi Aysel’in omuzlarına daha o günlerde, ilkokulda yüklenmiştir. Dündar öğretmenin yazdığı, yeni Türkiye tablosunun gösterilmeye çalışıldığı bir piyeste Aysel çalışan, aydın bir Türk kadınını temsil eden bir rol üstlenir. Yıllar sonra gerçekten de piyesteki rolünü hayatta oynamaya başlar. Fakat o, bu rolü yeterince benimseyemeden hep oyunda kalan taraflarıyla yaşayacaktır. İlk mücadelesi de yine o günlerde başlar. Aysel, okumak istemektedir. Okumak, onun için bir taraftan Atatürk’ün istediği gibi, erkeğini yalnız bırakmayacak bir aydın kadın vasfı taşımakken, diğer taraftan da onun için bir varlık mücadelesi haline gelir. Aysel’in bütün yaşamı okumak kelimesiyle özdeşleşir o günlerde. Kendini bir varlık olarak hissedebilmesi de okumasına bağlıdır. Böylece Aysel’in kimliğinin vazife tarafı iki çizgi halinde oluşmaya başlamıştır. Bir taraftan aydın bir Türk kadını olma ülküsü, bir taraftan da ona karışmış olarak gelişen varlık mücadelesi. Bu iki çizgi ilerleyen zamanlarda birbirine karışmış olarak bazen biri diğerinin önüne geçerek devam etmiştir. Aysel, erkek çocuk olmakla kız çocuk olmak arasındaki farkla o yıllarda tanışmıştır. Evde ağabeyine karşı takınılan yüce varlık imajı onu derinden etkilemiştir. Erkeğin varlığı kutsanmıştır. Bir erkeğin kimlik olabilmek için başka bir şey yapmasına gerek yoktur. Oysa onun bir kişi olabilmek için yapması gereken tek bir şey vardır: Okumak. Kendisini yıllar sonra önemli bir konuma getiren hırsın altındaki temel duyguyu Aysel, ağabeyi karşısında kendisine gösterilen hiçlik konumu olarak tanımlar. Okumak da bu anlamda bir mücadele ve bir görevdir.
Aysel, içinde onarılmaz bir kırıklık duyuyor. Yeniden evin kıyıda
köşede unutulmuş bir eşyası olduğunu seziyor. İlk gerçek öfkeyi
tanıyor. Dışa vurulamayan, o insanı içten içe kırbaçlayan insana
kendini aştıran ve kendini zora koşturan. Eline geçen bu ilk fersahı
ne olursa olsun iyi değerlendirmeliydi. Kendisinin de bir kişi
olduğu akıllarda yer etmeliydi. (s.206)
Burada okumak kimlik kazanmaktan da öte varoluş mücadelesinin, kendisini bir varlık olarak hissedebilmenin koşulu olarak görülmektedir. Aysel yıllar sonra otel odasındaki sorgusunda, kendini ilk olarak okumuşluğunu vurgulama, ispatlama konumundayken yakalar. İşte bu yakalama onu otel odasına götüren sonun başlangıcıdır. Aysel için varılmanın koşulu okumuş olmaktır. Onun çıkmazı bir neslin kadınının da gerçek dramıdır. Aydın olmayan, okumuşluk izi taşımayan bir kadın olmak, onun için hiç olmakla aynı anlama gelmektedir. Bu, kişiliğe sonradan giydirilmiş bir mecburiyettir. Daha başından kendini reddedip bir göreve talip olmaktır.
Gazeteyi yüzüme örttüm. ……. Bir arkadaşımla kaldım,
dikiş dikmek istedim ve buna benzer bir yığın başka bir şey
söyleyebilirdim. Ama fırsatı bir kez daha okumuşluğum üstünde
değerlendirivermiştim. Pedikürcü Gönül’e de böyle yapıyordum.
Pedikürün ardından bir kokteyle davetliysem, alışverişe gideceksem
ya da konuklarımız varsa bunları söylemiyordum. Hep ciddi
görevlerim olmalıydı. (s. 108)
Temizlikçi kadına ya da pedikürcü Gönül’e Aysel’in ispat edecek hiçbir şeyi yoktur. Fakat Aysel, kadın olarak onlardan farklı olduğunu vurgulama telaşındadır. Çünkü önemli görevleri olan okumuş kadın kimliği silindiğinde yok olacağını ya da kendisinin fark edilmeyeceğini düşünmektedir. Bir köşede eşyalar gibi unutulmuşluğunun öfkesini içinde taşımaktadır. Taşımakla kalmayıp onun izinden gitmektedir. Bütün hayatını bu ispatın gölgesinde yaşamıştır. İçindeki asıl Aysel ise henüz ortalarda gözükmemektedir. Onun varlığından bile habersizdir henüz. Aysel’in kendisiyle karsılaştığı an, tükenme noktasına oldukça yakın, neredeyse yokluk sınırında bir yerdir. Yok olma korkusu kendini iyiden iyiye hissettirirken, hem kadın tarafıyla hem de aydın olarak son bir gayretle tutunur hayata. Bu sefer varlığını vericiliğe yönlendirmiştir. Hiç ödeyemeyeceği bir borcun altındaymış gibi etrafındakilere ölçüsüz bir şekilde kendini sunar. Bu borcun kaynağı fazlaca gelişen Liet benidir. Bütün topluma kendini adayan bir insanın maruz kalabileceği türden, neredeyse içgüdüsel, bir tutunmadır. Aysel yok olmamak, varoluşunu ispatlamak için görev kılığına soktuğu borcunu ödemeye devam eder. Kendisinde olanı başkalarına vererek varlığından emin olmak … Aysel’in yasadığı budur. Ali’ye, Aydın’a, Engin’e karsı yaklaşımında bu temel duygunun yönlendirmesi vardır. Aydın kadın, erkeğini yalnız bırakmamalıdır anlayışının altına gizlenerek onunla sımsıkı örtüşmüştür. Gerçekte Aysel, benliğinin gizli köselerinde, bilinçaltında yasayan varlığını ispat etme, varoluşunu vurgulama temel duygusuyla hareket etmektedir. Engin’le beraberliğe bir türlü aşk adını vermeyişinde de bu duygunun etkisi açıkça görülür. O, ancak vererek varlığını, güvende hisseder. Yok olmak Aysel için kimliksiz bir kadın olmakla aynı anlama gelir:
Herhalde yine aynı korkudan: Önemsiz bir toz parçası gibi üflenip
gitmekten. Ama ben bu duyguyu yıllar önce yasamış olmalıyım. Son
haftalarda, haftalar boyunca hemen bütün bos saatlerim genç
örencilerimle doldu. Sanki dünyanın sonu gelmiş de sanki iki dakika
sonra tümümüz küller altında kalacakmışız da. İşte bu yüzden bütün
sevecenliğimi, bütün sıcaklığımı, hoşgörümü engelsiz
boşaltıveriyordum. (s. 147)
Aysel tükenme noktasında olduğunun farkındadır. Sürekli vermek istemesinin nedeni, varlığını tükenmenin eşiğinden geri döndürmeyle karışan durdurma isteğidir. Varlığın ve dirimin sembolle olan gençlere kimliğini, varılmasının dayanağı sandığı coşkulu tutkunluğunu aktarma çabasına dönüşen başkaldırı. Kendinden beslenip yine kendisine yönelen bir isyan. Enginle de buna benzer bir duyguyla birlikte olduğunu düşünür:
Tamam buydu iste beni mutlu eden, bir gençliği paylaşmak. Önünde
her şey için daha çok zamanı olanlardan otlanmak. (s. 17)
Suyu en kurak güne saklamış, ağzına dek dolu bir havuzdum sanki.
O, artık en kurak gün, artık neredeyse bütün köklerin
kuruyuvereceği sandığım gün havuzun tıpasını açtım. Gürül gürül
akıtıyorum kendimi. Ya da akıtmaya çalışıyorum. Gürül gürül
akacağım. Her yeri sulayacağım … (s. 147)
Bilinçaltının bilince boşalmasına acılan bir kapıdan birikimlerin, gerilimlerin, tetikte durmaların çözülüşüyle birlikte kişiliğindeki çatlamanın içine düşecektir. Aysel, kadınlığını hep ihmal etmiş olmasının, hayatı içinden geldiği gibi yaşayamamasının aslında kendini görevlerine adamış aydın kadın kimliğinin sonuçları olduğunun farkındadır. Kendini toplumsal işlevleriyle tanımlamış aydın kadının ödemesi gereken bir bedel vardır. Aysel için bu bedel, hayatıdır. Otel odasında kadın olmakla aydın olmak kimlikleri birbiriyle çatışmaktadır. O ise ikiye ayrılmış benliğinin çatlaklarından sızan acıyla kıvranmaktadır. Bu bir doğum sancısıdır. Aysel’in içinden yıllarca unutulmuş, farkına varılmamış yeni bir Aysel, salt kadın olan bir Aysel, doğmaktadır. Aysel kocasının yanında bile kadın kimliğini hissedemediğini fark eder:
Hem canım kadınlığımı kocamın yanında bile düşünemem ben. Beni
düşündüren hep başka şeylerdir. Okudum o kadar, öğrendim. Koştum,
koştum … Neredeyse yoruldum. Neredeyse bir kösede oturmak dönemi.
Neredeyse … Ama daha vatan … Kurtarmak, yüceltmek, öğrenmek,
öğretmek, koşmak daha … Daha uygarlaşmak … Batı … Az
gelişmiş … çok gelişmiş… Gelişmekte olan yani… Daha
kurtarmak… Kurtulmak… (s.268)
Aşkın Ben: Vazife
Aysel, asıl köşeye çekilmekten korkmaktadır. Köşeye çekilmek fonksiyonsuz kalmak demektir. Aysel vazifeyle beslenen bir yaratığa dönüştürmüştür kendini. Bu yüzden, vazife tarafını hep ayakta tutmak zorundadır. Vermek de vazifeyi yaşatmanın başka bir seklidir. Bu sebeple kendini gençlere doğru akıtmaktadır. Bu görev tutkusu ve vazife ihtirası uykularına bile yansır: “Kendimi bildim bileli bir nöbetçi gibi uyuyorum. Sanki uyuyakalmam gibi…” (s.249).
Aysel asıl Aysel’in içinde uyanmasını uykularında bile engellemiştir. İnsanın asıl kimliği, uykunun belirsiz ikincil hayatında gizlidir. Oysa Aysel bilinçli ya da bilinçsiz bunu engellemiştir. Kendine giden bütün kapılar kilitlenmiştir. Durmadan, insan üstü bir gayretle varlık mücadelesine devam etmektedir. Engin’e bile varlığını ispatlamanın bir uzantısı gözüyle bakmaya çalışır:
Neydi belli belirsiz bit içtenlikle beni kafamda durmadan
tazelediğim o tabloya kuşkuyla bakmaya iten? Korku. Ne korkusu?
Engin’in gözleri, bakışları. Bunlarda iş yok. Olamaz da?
Dedirtmemek. Görülmemiş şey. Duyulmamış. Bir öğrenciden çekinmek
(s.174).
Varlığı başkalarının tasdikine bağlanmış bir kimliktir Aysel’inki. Başkaları onu beğenmezse parçalanıp yok olacaktır. Bu, varlığını fazlaca kendisinden başkalarına bağlamanın bir sonucudur. Aysel bu noktada sonu intihara kadar giden bir sorgulamaya girer. Ferdi ve toplumu tartışmaya başlar. Aysel’in üst beninin fazla gelişmesinin bir sonucu olarak genelden özele doğru çalışan bir düşünce sistemi vardır. Kişiliğine giden yolu da böyle bir sorgulamanın sonucunda bulur:
Öyle ya hangi sınıftanım ben. Düşünenler sınıfı. Bunu da ilk
düşünmüyoruz zaten. Ama Engin de sözlerinin altında yaşayan,
hareket eden, kımıltı dünyanın farkında değil. Yaşanmışlığı
olmayan hiç bir cümle kalıbının hiçbir anlamı yüklenmediğini bir
gün anlar mı acaba?
Kişi olmak üzerine o düşüncemi ilk kez Ömer’e açtığımda “bunu
söylemek için henüz erken demişti.” Her şey için hep erken …
Sonuç: Geç kalmak. (s.177).
Genellemelerin içinde ferdin yeri nedir? Yaşanmışlık adına ferdin payına ne düşmektedir? Aysel’in bütün meselesi budur. Kişisel yaşanmışlık. Bu kelimeler Aysel’in hayatının şifresidir. Onun için ferdi ve toplumu sorgulamak, kişiliğinin iki tarafını sorgulamak anlamına gelmektedir. Aysel bu sorgulamanın ardından kendinde kişisel yaşanmışlıkları olan bir yan, bir taraf arar boşuna. Fakat bulamaz. İste o zaman tehlikenin büyüklüğünü fark eder. Ferdin kendi bilincini, kendi hayatını kendi yaşantısını topluma terk etmesinin manasızlığını anlamıştır. Ya da tam tersini … Toplumun ferde yaşantı olarak benimseyemeyeceği kadar zor ve uygulanamaz idealleri yüklemesinin çıkmazından doğan ağır buhranı … Bu bakımdan, Engin’in sözleri üzerindeki dikkati ilgi çekicidir. Öğretilerin yaşanmışlık değerleri olmadan anlam kazanamayacağını düşünür Aysel. Bir öğretiye ya da amaca kendini adamak ayrıdır, onu yaşamak ayrıdır. Ayrıca onları yaşantıya dönüştürmede onlara ferdin katılımı bambaşkadır. Aysel yaşantıya dönüşmemiş yani yaşanmışlık kazanmamış öğretilerin insana ferdi kimlik kazandıramayacağının, ancak bir görev gibi taşınabileceğinin ayrımındadır. Kendi nesline ve kendisine yaşanmışlıktan uzak ideallerini görev gibi taşıyan insanlar olarak bakar:
Yoksa tarihi yeniden yapan elin, Dündar öğretmenin irfan ordusunu
da yaptığına, çattığına daha doğrusu bu irfan ordusunun tarihi
yeniden yazdığına yürekten inanmadım mı hiç? Buna inanmak da salt
bir görev miydi yoksa? Peki bu bir görev olmuş olsa. Bu da … Her
gün karşımda bir bölüm temsilcisini gördüğüm genç öğrencilerime
inanmakta mı bir görev? Neden utanamıyorum. Yüzlerini bile
anımsayamamaktan şimdi? Bu denli uzağımda kalmış olmalarından? …
(s.300)
Aysel gerektiği için, kendisinden öylesi istendiği için yapılanlarla dolu bir hayatı yasadığını fark etmiştir. Fakat asil zor olanı, bu kuşatılmışlık içinde kendisini başkalarına adayanlara özgü bir yabancılaşmayla, kendisinin nerede olduğunu, istediklerinin neler olduğunu da bilmemektedir. Çünkü ortasına kadar yasanmış bir hayatı tekrar başa döndürmek imkansızdır. Aysel’in çıkmazı hayatının neredeyse yarısını yaşadıktan sonra onu sorgulamaya başlamasıdır. Kimliğinin hangi tarafıyla, nerede olması gerektiğini anlaması için önce, olmaması gerekeni yasamış olmasıdır.
Bir kadın olarak yasadığı hayat da içten gelen bir tutkuyla yasama bağlılıktan ziyade görev haline gelmiş alışkanlıklarından oluşur:
bütün o pedikürler, manikürler, geceleri yüzümü iyi bir kremle
silişim, sabahları yüzüme hafif bir nemlendirici sürüşüm, kollarımın
altına, orama burama talk pudraları serpişim, o sabahlara değin
sanki kadınlığımdan kopuk, sağlık, rahatlık için yapılmış bir
görevdi. Acaba hiç kendim olmuş muydum? Hiç kendimiz olduk mu?
Görevlerin birlikte götürülmediği bir yerim oldu mu hiç? Engin’le
doldurduğum son on saat görevsiz miydi? (s.176)
Dikkat edilirse Aysel, birisi aydın olarak vazife tarafını, diğeri salt kadın tarafını vurgulayan her iki yaklaşımda da kendisi olamamaktan şikayet etmektedir. Kendisi olamadığı, içine katılamadığını hissettiği hayat, Aysel’in bütün hayatıdır. Aslında hiçbir anında kendisini bulamadığı ve fert olarak, kendi adına doğrulayamadığı bir hayatı sürdürür. Otel odasında yasadığı bir yanılgının acısıdır. Bütün hayatını yanlış yasamış olanların duyduğu pişmanlıkla bir acı. “Yanılmış olmanın acısını anlamıyorlar. Umulmadık bir anda yenilmiş olmanın acısını. Bundaki dayanılmazlığı.” (s. 143)
Aysel’in kafasında kimlik diye kalan içselleşmemiş, asil benliğiyle yani kendisiyle uzlaşamamış bir görev duygusudur.
Kadın Olmak: Soyunmak
Aysel’in irdelenmesi gereken diğer tarafı da kadın kimliği tarafıdır. Kadın olma bilinci meselesi de Aysel’de görevin gölgesinde yaşamaktadır. Onun kadın tarafını anlamak için en iyi yöntem şu veya bu şekilde hayatına giren erkeklere karşı takındığı tavrı sorgulamaktır. Çünkü Aysel kadınlığını, erkekleri çıkış noktası alarak tanımlar. Aysel’in hayatında, Aydın, kocası Ömer ve bir tarafıyla Engin’e benzediği için önemli olan Ali ile bir de Engin vardır. Bunlar arasında aydın, Aysel’in kimliğinin bir tarafını temsil etmektedir. Aydın, Aysel’in kimlik kazanma sürecinde etkili olmuş bir erkektir. Aysel’i basından sonuna kadar düşünmek, bütün hayatının özellikle kadınlık tarafının Aydın’a karsı aksülamel olduğunu bilmeyi gerektirir. Aydın, ilçenin kaymakamının oğludur. Hem sahip olduğu sosyal statü gereğince hem de fikirleriyle Aysel’in bulunduğu yere gelmesinde güdüleyici bir unsurdur. Aydın, bir tarafıyla Aysel’e batılı, çağdaş bir aydın Türk kadını olmasını telkin etmekte, diğer tarafıyla da ona salt bir kadın olarak, yani aydınlığından, okumuşluğundan arınmış bir kadın gözüyle bakmaktadır. Aysel, bu iki farklı yaklaşımı bir türlü uzlaştıramaz. Aysel’in kafasında okumuş, düşünen kadın kimliğinin dışındaki kadınlık, küçük görülecek bir şeydir. Lise yıllarında bir arkadaşına yazdığı bir mektupta Aysel, Aydın’dan söyle söz eder:
Benim açık fikirli bir meslek kadını olabileceğime nedense bir
türlü inanmak istemiyor. Bu gün yine karşıma çıkıp beni küçültmek
istedi. Yakında kocaya verirler seni Aysel. Bir sevgilin bile
olmadan çoluk çocuğa karışır gidersin demesin mi? … (s.242)
Yıllar sonra Aysel, acık fikirli bir meslek kadını olduğunu, aydın kendisinden çok farklı isteklerde bulunurken müjdeleyecektir ona: “Oysa ben ona doçent olduğumu müjdeliyordum. Bunu önemseyeceğini sanıyordum. Asil bunu önemsemesini istiyordum.” (s.305)
Aysel, aydın bir kadın oluşunu, doçentliğini Aydın’a ispat ederken kendisini zafer kazanmış bir komutan gibi hisseder. Aydın’ın doçentliğini önemsemesini ister çünkü hayatını bu doçent olmaya adamıştır. Oysa aydın, Aysel’e cinsel kimliği nedeniyle ilgi duymaktadır. Aydın onun için aynı zamanda Avrupalı olmayı simgelemektedir :
Orada ilk defa Avrupai bir kız oluşumu Aydın’la oturup bir bardak
bira içişimi yani. Daha da Avrupaileşip az sonra karlı bir bank
üzerinde kiyim üşüye üşüye elimi tutmasına izin verişimi. Ne üstüne
oturduğum ıslaklığı ne yanımdaki genci, fakat uygar oluşumu
sevişimi … (s. 308)
Aydın, Aysel için bir şekildir. Aydın kadın kimliğini, Avrupailiği temsil eden bir şekil. Aydın’da Aysel’i rahatsız eden taraf, onun mücadelesini yok sayması ona salt kadın olduğunu hissettirmesidir. Oysa Aysel, aydın kimliğinden soyunmuş bir kadınlığı asla kabullenemeyecektir. Okumuşluğuna, aydınlığına değer verilmesini ister. Aydın’la Aysel arasında bir yaşanmışlık problemi vardır. Asıl meselesi hayatın yaşanmışlığı olan Aysel, Aydın’la bu yüzden aynı çizgide buluşamamıştır. Sınıf farkından kaynaklanan bir ayırımı da ifade eden bu farklılık, temelde taşrayla merkezi birbiriyle uzlaşmaz yapan uzaklıktır:
Siz bizleri hep küçük gördünüz. İlkokulda da sonra Galatasaray’a
giderken de dünyalarımız hep ayrı oldu. Dünyalarımızın büsbütün
ayrıldığını sizi bir gün sinemada gördüğümde büsbütün anlamıştım.
Bir defa bizim ekmek karnelerimizin rengi ayrı. Biz seninle
arkadaş olamayız. (s.305)
Bu düşünceler Aysel’i hem sosyal konum hem de ileride kazanacağı görev tutkusu açısından güdülemiştir. Aysel, Aydın’ın daha doğuştan sahip olduğu yere gelebilmek için bütün ömrünü harcayacaktır. Fakat hep görev bilinciyle … Aysel otel odasında gebe olabileceği ihtimalini düşünürken, Engin’le birlikteliğini izah etmeye çalışırken, aklında hep kendini Aydın’a ispatlamak vardır:
Aydın’a telefon edip: “Gebeyim ama çocuk kocamdan değil”
demeyi. Bunu nereden çıkarıyorum. Aydın’la ne ilişkim var benim?
Ama sigara içmeyi istediğim kadar istiyorum ona telefon etmeyi.
(s. 323)
Aysel’in hayatındaki diğer erkek, kocası Ömer’dir. Ömer de Aysel’e hayatın vazife tarafını hatırlatır. Aysel, Ömer’i evlenmek için tercih ederken ondan: “Ömer de gözleriyle hiçbir kız öğrenciyi yemiyordu. Düşünmesini ve düşündürmesini biliyordu.” diye bahseder. Bu yaklaşım Ömer’i Aysel’in kocası yapacaktır. Aydın’da bulunmayan düşünme ve düşündürme özelliğine sahiptir Ömer. Aysel’in kadınlığından çok kafasıyla ilgilenmektedir. Aysel kafasına yani okuduklarına, aydın kimliğine değer verilmesinin coşkusunu Ömer’le yaşar. Fakat Ömer’le de kadınlık tarafı hep boş kalır. Kendisini onun yanında kadın gibi hissedemez. Ömer hayatın düşünce yani vazife tarafıyla kalır kafasında:
Ömer, onu düşünmeyi hep sona bırakıyorum. Bu yatağa yattığımdan
beri kafama bir sürü şey doluşuyor. Ömer’i düşünürsem birçok şeyi
istemem gerekecek. Buradan kalkmayı, yeniden giyinmeyi, eve
dönmeyi, hatta belki derse bile gitmeyi, derste milli gelir
dağılımından söz etmeyi, Gülden’in oğluna boyalı kalemler
götürmeyi, dönerken aksam yemeği için alışveriş etmeyi, güzel bir
sofra hazırlamayı. (s. 352)
Vazife olarak uzaklaşmak istediği her şey Ömer’le birleşmektedir. Hatta Ömer hayatın vazife tarafıyla arasındaki bağ gibi gözüküyor. Aysel kadınlık tarafının uyanması için Engin’le karşılaşmayı bekleyecektir. Zaten hayatını sorgulamaya başlamasında Engin’le olan ilişkisinin önemli bir yeri vardır. Ya da tam tersi. Hayatının sorgulanmasının sonucudur Engin. Aysel’e o kadar özlemini çektiği duyguyu, yaşanmışlığı getirir. Ali’yle Engin’i birbirine bağlayan da zaten bu yaşanmışlıktır. Aysel, Engin’in odasını gözleriyle araştırırken aynı ölçüde Ali’nin odasını da merak ettiğini düşünür. Burası oldukça basit, fakir bir öğrenci odasıdır. Engin fabrikalardan okula gelmiştir. Bir köy çocuğu olarak yasamı Ali’nin yaşamı ile birleşir. Engin, bu yaşanmışlık tarafı ile Aysel’in hiç yasayamadığı kadınlık tarafını uyandırır, Aysel’in düşünce ve kadınlık tarafını birleştirir. Aysel’in gözünde aydın salt kadınlığı, Ömer düşünce ve görev tarafını temsil eden erkeklerdir. Engin ikisini birleştirmiştir:
Engin’le rahattım işte. Onunla aynı yatağa girdiğimi unuttuğum çok
olmuştur. Yeniden diri, dolu bir kızdım. Bütün aklım, bilgim,
saçlarım, dudaklarım, göğsüm, belim, dünyaya bakışım, gülüşüm,
soy leysim bir bütün halinde ortaya dökülüyordu. Bir arada hem
saygıdeğer, hem saygıdeğmez, hem kusursuz hem kusurlu, hem giyinik
hem çıplak. Hem kadın hem insan. (s. 252)
Bu tam bir uzlaşmadır. Benliğinin iki tarafını görevden uzak, yalnızca insan yanının, kafasının ve ruhunun uzlaşmasıdır. Zıtların birbiriyle uzlaşmasıyla gelen bütünlenmişlik tamamlanmışlık hissi … Yeniden doğuşu, varoluşu içinde ispat ve mücadele kaygısı taşımadan derinden gelen bir coşkuyla yasamaktadır. Kendine giden yolu keşfetmek, belki de kendini yeni bastan tanımlamak. Aysel, Engin’le kadınlığını hisseder ve dikkati vücuduna yönelir. Kadınlığına doğru bir yolculuğa çıkar. Engin derinlerdeki Aysel’e bir kapı açmıştır:
Hangi büyük Engin? Daha kendimi senin yardımınla tanıyorum. Kişi
kendini bilmeden neyi bilebilir ki? Acaba gerekli ya da gereksiz
severek ya da sevmeyerek yapılan böyle yüzlerce şeyden hangisi
beni bu denli işitmiş, pırıltılara boğmuştu. (s. 342)
Engin’in anlamı, hayatiı yeniden ve derinden içten gelen bir mutlulukla hissetmektedir. Hayatı yeniden, başka bir gözle yaşamak … Aysel’in Engin’de bulduğu yaşanmışlıktır:
Bu coşkunluk başıma vurdu. Neredeyse hemen gece devrimin
gerçekleşivereceğine ben bile inandım. Yine de kendimi seyredecek
aralıklar buluyordum. Coşkunluğumun nedeni apaçık: aydın oluşum
gibi–neden küçümsemeli–kadın oluşum da giderek gölgede kalmaya
zorunlu bulunduğu bir donemde kendimi yine birden, yine önde
dipdiri ayakta görüverdim. Bu belki son fırsatımdı. Dört elle
sarıldım. İlericiliğimi dirilten bir şırınga yemiş gibi taptazeydim
işte. (s. 174)
Aysel, bedeni ve kafasıyla bir bütün olarak kendini aynada seyreder. Engin onun aynadaki tamamlanmışlığıdır. Kadınlığının mutlaka irdelenmesi gereken zamanıdır. Aysel bedeniyle ve cinsel kimliğiyle barışır. Aynadaki Aysel’le ancak bu son durakta tanışır:
O sabahtan başlayarak ilk kez gövdemin elle tutulur, bakılıp
görülür somut bir şey olduğunu anladım. Kılları alınırken bile
kendi gözümde hep bir fikir yığını haline gelmiş olan bu başı, bu
boynu, bu kolları, bu bacakları hemen yeniden varsaymakta
bocaladım. Ellerimi belime, kalçalarıma koydum. Giyinikken öylece
önden, arkadan seyrettim kendimi. Bir an soyunup aynanın karsısında
çırılçıplak durmak istedim. Odalarda çırılçıplak dolaşmayı o sabah
öğrenmişim demek. Az önce içerideki banyoda çıplaklığıma nasıl bir
alışkanlıkla, nasıl bir rahatlıkla baktığımı düşünüyorum. Gövdemin
bunca yılı benden böylesi kopuk oluşu nedendi acaba? (s. 177)
Bütün bu coşkunluk ve bedeniyle kendini yeniden bir bütün olarak hissetmedeki uzlaşı huzuru, Aysel’e Engin’den gelir. Aysel kadınlığı yeniden buluş zamanları için ‘öç alma’ tabirini kullanır, kendini yok saydığı yıllardan intikam almaktadır:
Bu budalalıkları, bu saf kızlıkları tamamlamak gerekir. Ne tuhaf
bir öç alış. Bu öç alıştan ne tuhaf ve hem de tükenen bir tat
alış!.. (s. 217)
Özgürlüğe Giden Yol:
Aysel kendisine çizdiği görev dolu hayat çizgisinden sapma göstermiştir. Bireyin topluluk karsısındaki aykırılığını yaşar. Bu aykırı duruş, hayatın dışına çıkmak hem kendini bulmak hem de özgürlüğünü ispatlamak anlamına gelmektedir. Aysel’in özgürlüğe verdiği anlam da ilginçtir. Onun için özgürlük, düz bir çizgi halinde devam eden, fazla sosyalleşmiş, ferde yaşama imkanı tanımayan, içinde tek bir duygu kımıldanışı ve içtenlik taşımayan görev duygusuna karsı alınmış bir tavırdır. Yani bireyin özgürlüğüdür. Kendine yöneliş ve kendini buluştur. Ve hemen her varoluşu Aydın’a ispatlama isteği burada da kendini gösterir. Engin’le özgür bir kadın olduğunu onun da duymasını ister. Bu bir taraftan da bir öç alıştır. Kendisini kendisine yabancılaştıran üst kimliğinden intikam alırken, Aydın’dan da intikam almış olacaktır:
Başucumdaki telefon durmadan aklıma takılıyor. Neden ille de
telefon edip, Aydın’ı, çağırmak istiyorum. Özgür bir Türk kadını
oluşumu onunla kanıtlamadım. Yirmi beş yasında bir delikanlı
ile kanıtladım. Anlaşılan bunu bilmesini istiyorum. Böyle ise
apaçık bir öç alma özlemi içindeyim demektir. (s. 108)
Aysel, kadının kimlik sahibi olma sürecinde kadın kimliğinin yok edilmesine karşıdır. Sorumluluk ve görev, kadını sosyal acıdan özgürleştirmiştir. Fakat asil özgülük, duygusal özgürlüktür. İnsan, görevi yüklenirken yaşanmışlık değeriyle yani bireyselleşmiş şekliyle kabul etmelidir. Aysel’in kimlik ve özgürlük adına feda ettiği şeyler kendi hayatından çaldıklarıdır. Bu anlamda Aysel, duygusal özgürlüğünün peşindedir. Aysel kendisiyle dolu olmayan bir hayatın pişmanlığını yasamaktadır. Konumu, aydın kimliği Aysel’in duygusal özgürlüğünü, kişisel özgürlüğünü elinden almıştır. Duygusal özgürlüğünü ispatlamak adına Engin’le yatar:
Evet bir kez yattım öğrencimle. Bu yatıştan kısa süren bir tat
aldım. Burası gerçek. Beynimden çok, beynimde kurulan bir
imparatorluğun şehvetiydi belki. İnsan kendini tek başına
özgürleştiremezse ve tek başına özgürleştirme düşü içinde boğulmuşsa
kendinden sonra gelenlerin altına yatmalıdır. (s. 43)
Aysel, özgürlüğü yaşayamamış, onun ancak düşünü görebilmiştir. Yani kazandığını düşündüğü özgürlüğün realitede karşılığı yoktur. Aysel’in bütün düşü hem düşünsel hem de duygusal olarak özgür olmaktır. O her iki anlamda da yeterince özgürleşememiştir. Üstelik hayatının görevlerine adadığı bölümü duygusal hayatını sürekli tehdit etmektedir. Toplumsal “ben”i ile kişisel “ben”in çatışmasını yaşamaktadır. Bu yüzden Engin’le uyanan kişiselliğine de rahatça bırakamaz kendini. Çünkü sosyal tarafı bunu reddetmektedir. Bir süre sonra Engin’e de görevlerinin ışığıyla bakmaya başlar. Böylece yaşama ihtimali kendine açılan sonsuz bir kapı olabilecek olanı da içine görev taşıyarak yok eder. Doçentliği, bir kere daha kişiselliğinin yerine geçer:
bütün bir gece kendime hiçbir şeyi çok görmedim. O kadar da değil.
Bazı sahtekarlıklarım oldu. Bana nasıl baktığının farkındaydım. Ama
farkında değilmişim gibi durdum. Kadınca şartlanmalar nedeniyle
değil, bir doçent oluşumun şartlanmalarından henüz kurtulamadığım
için. (s.174)
Üst kimliğiyle kadın tarafı, kişiselliğiyle toplumsallığı Engin karsısında da çatışmaya başlar. Engin, Aysel’e kadınlığının kapılarını açmıştır. Aysel’i otel odasına götüren de bu çatışmadır. Aysel, otel odasından çıkmadan önce hayat adına yasadığı her şeyin Engin’de toplandığını söyler:
Bir Engin sorunum vardı galiba. Ama şimdi kendimi onca zorluyorum,
Çocuğun yüzünü, yüz çizgilerini, saçının rengini bile gözümün önüne
getiremiyorum. Engin’in yüzüdür diye gözümün önüne gelen sanki
bildiğim ve yaşadığım her şey. (s. 299)
Aynaya Düsen Gölge: Ben
Aysel yaşamın bir yerinde durup kendisine, kendi aynasından bir an bakan ve bu küçük zaman dilimi içinde bütün yaşamını bağımsız ve hayatın dışında kalarak ölümün gölgesinde sorgulayan bir aydın kadındır. Kendi isteğiyle kendini hayatın dışına çıkarmış ve hayatı sahnede bırakarak, kendisi seyirci koltuğuna oturmuştur. Orada gördüğü kendi hayatı, kuyunun başında donup durmaktan ibarettir. Zaman ilerlemekte, Aysel yaşlanmakta fakat hayatı yerinde durmaktadır. Onunki bir duruş hikayesidir:
Bütün tutsaklık perdelerini yırtıyorsun, yırtıyorsun. Hiçbir şeye
başlanılmamış sanki, hiçbir şey eskimemiş, yeniden eskiye başlamak.
Aynı şeyi hep yeniden, yeniden denemek, kendine hiçbir şey
katmadan, üstelik usanmadan, usanmayı kendine hak tanımadan. Kadın
olamadan önce insan olduğunu bile unutarak. (s. 46)
Aysel bu duran hayatın tam ortasından kendisini onun dışına atmaya çalışmıştır. İçine doğru bir düşüş yasamıştır. Bu, bireyin kendiliğine, kendi aykırılığına, topluluktan kopuşuna yönelen bir sorgulamadır. Üstelik yalnızca tekil bir düşünmeyi değil bir dönemin, bütün bir neslin içe dönüş sorgusunu kapsar.
Her şey yolunda görünüyordu. Artık öyle görünmemeli. Otuz yılda
hiçbir yere gelinmemişse, bir başkaldırı mutlak olmalı. Bu hiçlik de
yaşanmalı. Bu boşluğa olanca hızla düşülmeli. Bu düşüş gerçek yüzünü
göstermeli. Bir düşüş yok gibi yaşanılamaz. Düşülen yerden yıldızlar
seyredilemez. (s. 101)
Aysel, merkezinde kendisi olan koca bir dairenin etrafında döne döne en sonunda kendine doğru bir yolculuk yapmıştır. Ona ölümü göze aldıran, onu ölümün eşiğine getirip bırakan, görevleriyle kendisi arasında, hayatla ölüm arasında kalan bir başkaldırı … Aysel yıldızları karartmayı denemiş, ölmek istemiştir. Fakat yıldızlar hala parlaktırlar ve Aysel ölmemiştir. Herhangi bir otelde Aysel için ayrılmış bir oda olduğu sürece … Türk romanında bireyin doğuş serüvenine eklenen halkalardan biridir. Onun hikayesi bu doğuşun seneleri olarak önemini hep koruyacaktır.
Kaynaklar
Ağaoğlu, Adalet, Ölmeye Yatmak, Simav Yay., İstanbul, 1992. (Makale boyunca yapılan alıntılar eserin bu baskısından yapılmıştır).
Ümran Ağca, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazi Üniversitesi, Ankara. e-mail: ferruhagca@yahoo.com
COPYRIGHT 2003 Eastern Mediterranean University
COPYRIGHT 2008 Gale, Cengage Learning
View more issues:
Umran Agca “Aysel’in trajedisi ya da Olmeye Yatmak romaninda aydin kadinin bunalimi”. Kadin/Woman 2000. . FindArticles.com. 29 Dec. 2008. http://findarticles.com/p/articles/mi_hb1390/is_2_4/ai_n29063178
Kaynak: http://findarticles.com/p/articles/mi_hb1390/is_2_4/ai_n29063178/pg_1?tag=artBody;col1
melike demiş
çoooook güzel
yasin demiş
aysel Ve Behiye Neden Arkadaşlıklarını Bitirmişlerdir. Ve
Romandaki Rüya neyi Temsil eder Arkadaşlar.