SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Yeni Hayat – Orhan Pamuk

Yazar savaska Ocak 26, 2009

yeni_hayat Yeni Hayat – Orhan Pamuk

İletişim Yay. Aralık 1994, 42. Baskı, 275 sayfa.

“Benim hayatın kendisi sanarak mutlulukla karşıladığım, aşkla sevdiğim rastlantı bir başkasının kurgusuymuş yalnızca.”(s.156)

 

Roman Kahramanları:

Osman: 22 yaşında, çekingen, içe kapanık,  İnşaat Fakültesinde okuyan mühendis adayı bir genç. Öğrenci, okumayı seven, kitapların dünyasında yaşayan, mühendis olmaya çalışan. Babasız, annesiyle birlikte yaşayan.  Demiryolcu Akif Bey’in oğlu. Canan’la tanışmasıyla ve “Yeni Hayat”ı okumasıyla, yolculuklara çıkan, arayan bir kişi.

Canan: Osman, kitabı Canan aracılığıyla okur. Osman’ı değişime uğratan kitaptan çok Canan’dır, yani aşktır. Canan’ın gözü ise Mehmet’tedir. “Canan yok ise can gerekmez.”

Mehmet: Kitabı okuyan, kimlikler değiştiren(Nahit, Osman-Mehmet), kitabı defalarca el yazısıyla çoğaltan, Osman tarafından kıskanılan, ve sinemada vurulan kişi.

Rıfkı Hat-Amca: İdealist, demiryolcu, milliyetçi, gayretli bir kişi. Değişime kapalı. Demiryoluna, trene çok önem veriyor. Çocuklar için hikayeler yazıyor. Pertev ile Peter. Tommikslere inat. Batılılaşma serüveninin figüranlarından. Yeni Hayat’ın yazarı(mı).

Ratibe Teyze: Rıfkı hat’ın eşi.

Dr. Narin: Narin, üzgün, çaresiz baba. Oğlunun gizli güçler tarafından kandırıldığını düşünür. Bir mafya babası.

Zaman: 1970’li yılların ortası ile 1990’lı yılların başı. Cumhuriyet’in ilk yılarına geri dönüşler. Romandaki olaylar 14 yıllık bir zaman dilimini kapsar( “On dört yıl geride kaldığına göre”).  Osman , romanın başında 22 yaşındandır, sonda evli ve kızı olan 35 yaşlarında….

Mekan:  Erenköy, Fakülte çevresi(Taşkışla), Güdül Kasabası. İstanbul, Anadolu.

Anlatıcı, “ben”dir. 1. kişi. Yazar-kahraman-anlatıcı

Roman 17 bölümden oluşur.

 

Ülke büyük bir kumpasla karşı karşıyadır. Coca cola, Budak gazozunu; batılı şekerlemeler Yenihayat karamelalarını vb yok etmiştir.

Türkiye’nin kültürel ve ekonomik açıdan batıya entegre olması.

Televizyonun hayatımızdaki yeri. Ratibe Teyze’nin evinde.. Otobüslerdeki televizyon. Hayata açılan pencere.

 

Roman kahramanı bir kitap okur. Biz de bir kitap okuruz. Yeni Hayat’ı.

Yolculuk, bir kaçış, bir arayıştır. Yeni Hayat’ı arayış, kitapta anlatılan hayatı arayış, ama daha da önemlisi mutluluğu, Canan’ı, sevgiyi, sevgiliyi, arayıştır. Yolculuk bir çileye dönüşür.

“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Cümlesi romanında başında yer alır, oysa kitap daha okunmamıştır, sonda yer alması gereken bir cümle. Okuyucuyu kitabın içine çekip, merak uyandırma amaçlı bir oyun.

Roman kitap okumakla başlar, ölümle biter. Kahraman yeni bir hayata geçmek ister, bu geçiş ölümle olur.

 Yolculuk: romanın dünyasına giden ve otobüslerle gidilen olmak üzere iki türlü.

 

Özet:

 

Anlatıcı, bir kızın(Canan) elinde bir kitap görür, kitabı alır ve okur. Kitabı okumayı bir türlü bırakamayan anlatıcı, Canan’a aşık olur, tanışırlar. Mehmet, Canan’ın arkadaşıdır, kitabı okuyup kitabın etkisinden kurtulamayan kişilerdendir.  Mehmet, kitaptaki “Yeni Hayat”ın peşindedir. Anlatıcı, Mehmet’in vurulduğunu görür. Canan ve Mehmet ortadan kaybolur. Anlatıcı, her yerde Canan’ı arar, bulamaz. Kendini otogarda bulan anlatıcı yolculuklara başlar. Otobüs yolculukları … Kaza, Canan’la buluşma. Kitabı okuyan, kazada ölen kişilerin kimliklerine bürünme: Ali Kara, Efsun Kara(s.85). Mehmet’i arayış… Bayiler Toplantısı(Kırık kalpli Bayiler). Bildiriler(s.100). Dr. Narin’le tanışma(Mehmet’in babası, yani Nahit’in). D. Narin, oğlunu takip etmesi için saat isimleri verdiği dedektifler tutmuştur. Dedektiflerin tuttukları notlardan, Nahit’in hayatındaki değişiklikleri, kitapla ilişkisini vb. öğreniriz, anlatıcı aracılığıyla. Dr. Narin, oğlunu öldü bilmektedir, isim değiştirdiğini Mehmet olduğunu bilmemektedir. Narin, anlatıcıdan oğlunun yerine geçmesini ister.. Canan hastalanır, Canan’ı orada bırakan anlatıcı D. Narin’in verdiği silahı yanına alarak Mehmet’in peşine düşer. Yine uzun otobüs yolculukları… Bulur, Mehmet’i, ama Osman olarak. Nahit, üçüncü kimliğine bürünmüştür, Osman(anlatıcının adı Osman-mış(s.202).  Osman, “yeni Hayat”ı el yazısı ile kopya etmekte, çoğaltmaktadır… Gerçek Osman, sahte Osman’ı sinemada öldürür(gerçi karanlıktır). Dr. Narin’in yanına dönen Osman, Canan’ın gittiğini öğrenir, Canan’ı arar, her yerde. Canan kaybolmuştur. İstanbul’da, ailesinin yanında….. Yok. Anlatıcı-Osman  askere gider, annesi ölür… Kitabı yeniden okuyan  anlatıcı, Canan’ı ve Yeni hayat’ı arar…. Canan evlenmiş ve Almanya’ya gitmiştir. Anlatıcı da evlenmiştir ve bir kızı vardır.  Yeni Hayat kitabının yazarı Rıfkı Amca’dır! Çocuk çizgi romanları(Pertev ile Peter) yazan demiryolunda çalışan. Anlatıcı Rıfkı Amca’ın evine gider, Ratibe Teyze ile konuşur, 33 tane kitap alır, kitapları okur, Rıfkı Amca’nın Yeni Hayat’ı yazarken bu kitaplardan etkilendiğini hatta alıntılar yaptığını fark eder.  Ratibe Teyze’in verdiği şekerlik, Yeni Hayat karamelaları… Karamelaların peşine düşüş.. Yolculuklar…. Süreyya beyle sohbet… Dönüş, kaza, anlatıcının-yazarın ölümü.

Romanın kabataslak özeti.  Roman, ince hesaplarla yazılmış, büyük bir dikkatle okumak gerekiyor satırları. Yazar dikkatsiz okuyucuyla dalga geçer yoksa(s.265) “YeniHayat”ı tekrar tekrar okuyan kahramanlar gibi bizi de kitabı yeniden okumaya zorlar yazar, bitime 10 sayfa kala.  Yazar kimdir? Rıfkı Amca der, anlatıcı, ama Rıfkı Amca öldükten sonra da devam eder roman, elimizdeki “Yeni Hayat”. Postmodernizm yazarı öldürmüştür, yazar önce benzerini, sonra kendini öldürür.

 

Bir gün bir kitap okusak ve bütün hayatımız değişse. “Kitaplar tehlikeli olabilir. En iyisi şöyle etiketlenmelidir. Bu hayatınızı değiştirebilir.” diyor Helen Exley. Yeni bir hayat, kim istemez.  Yeni Hayat’ı bulmak… Aramak tehlikeli, elindekinden de olabilirsin.  “Kitabı okuyorum derken yeniden yazarsın…. Bu yüzden kitabın yazarını öldürdüler.”(s.70)

…………………………..

Orhan Pamuk Yeni Hayat’ta okuma/yazma, yazma/yaratma, asıl/suret ve gercek/kurmaca çiftlerinden oluşan temel sorunsalını genişletiyor ve romanını bir tür labirente dönüştürüyor. Çıkış için birçok işaret bıraktığı kesin ama bunları farkedebilmek için, alışılmış bir romana gösterilmesi gerekenden daha çok dikkat sarfetmek gerekiyor.

 

Yeni Hayat bir arayışı anlatıyor. Sadece oykunun anlatıcısının “hayatını değişteren” kitabın anlattığı dünyanın, Aşk’ın, Yaşamın ve Ölüm’ün anlamının aranışını değil, romandaki Yeni Hayat adlı kitabın yazarının, kaybolan Canan’ın, Canan’ın eski sevgilisi Mehmet’in aranışını da anlatıyor. Daha da ötesinde Yeni Hayat’in nasıl yazılması gerektiğinin aranışı da.

 

Romanın anlatıcısı, aşık oldugu Canan’ın elinde gördüğü Yeni Hayat adlı kitabın anlattığı dünyayı bulmak ister. Ama bence, anlatıcı kitabı okuduktan sonra aşık oluyor Canan’a. Onları biraraya getiren, ölümcül yolculuklara çıkartan o kitap çünkü. Canan da kitabi sevgilisi Mehmet’ten almıştır. Mehmet, bir suikastten ve bir kazadan kurtulunca Osman adını kullanarak (ki anlatıcının adıdır bu) ortadan kaybolur ve Yeni Hayat’ın takma ad kullanan yazarını aramaya koyulur. Anlatıcı ile Canan da Mehmet’in peşine düşerler. Anlatıcı bitmek bilmeyen otobüs yolculuklarında -zaten kitabın içindeki kitapta da “çılgın otobüsler” vardır ve zaten “her şey bir yolculuk” tur-kentten kente, kasabadan kasabaya dolaşır. Ve “matbaadan çıkmış bütün kitaplar, hepsi bizim zamanımızın, bizim hayatımızın düşmanıdır” diyen ve okudugu bir kitap yüzünden kendisine karşı çıkıpp ortadan kaybolan oğlu Nahit’i arayan ve kitaba karşı gizli bir örgüt oluşturmuş olan Dr. Narin’le tanışır. Asıl mesleği doktorluk değil avukatlık olan Narin’in anlatıcıya okuttugu ve özel ajanlarınca hazırlanmış raporlardan oglu Nahit’in Osman adını da kullanmış olan Mehmet olduğunu öğreniriz. Yine bu raporlardan Nahit/Mehmet/Osman’in peşine düştüğü Yeni Hayat’ın gercek yazarının, anlatıcının küçüklüğünden beri tanıdığı ve çocuklar için çizgi-romanlar yazan ve babasının esrarengiz bir şekilde öldürülen arkadaşı demiryolcu Rıfkı Bey olduğunu ögreniriz. Anlatıcı, sonunda kendi adını kullanan ve çocukluğunda kendisi gibi Rıfkı Amca’nın çizgi-romanlarıyla beslenmiş olan Mehmet’i bulur ve artık evlenmiş olmasına rağmen bir türlü unutamadığı ve aramayı sürdürdüğü Canan’ın eski sevgilisi olduğu için öldürür. Kendisi de evlenip bir kız babası olduktan yıllar sonra Canan’la çıktıkları sonu gelmeyen arayış gezilerinde sık sık gördüklerine benzeyen bir trafik kazasında can verir ve “yeni bir hayata” geçer. Zaten okuduğu kitapta “kendi ölümünü görmüştür” çoktan. “Seksen dokuz gecesini otobüs koltuklarında geçirmiş” ve mutlu saatin çalışını ruhunda duyamamıştır”ama sonunda gelmiştir ölüm. Ne var ki, kitabin son cumlesi “yeni bir hayata geçmeyi, ölmeyi hiç mi hiç istemiyordum” olduğundan, kimse ölümünden sonra böyle birşey yazamayacağından, anlatıcının ölmediğini, aslında romandaki Yeni Hayat’ı satır satır yeniden yazan Nahit/Mehmet/Osman’ın Orhan Pamuk olduğunu ve elimizdeki Yeni Hayat’ı yazdığını anlarız.

 

Kitap sürekli şekilde, örneğin otobüs kazaları, cinayet izleği, Melek gibi aynı motifler çevresinde dönmekte, hep birbirine göndermede bulunan bölümlerden oluşmaktadır. Zaten Orhan Pamuk, romanın sonlarında, Süreyya Bey’in kör olduğunu altı saatlik bir konuşma sonunda anlamasıyla dalga geçebilecek okura şöyle seslenmektedir: “alaycı okura ben de elinde tuttuğu kitabın her köşesinde yeterince dikkat ve zeka gösterip göstermediğini sorayım mı? Mesela, melekten ilk söz edildiği sahnenin renklerini şimdi hatırlayabilir misiniz bakalım? Ya da Demiryolu kahramanları adlı eserinde Rıfkı Amca’nın şirket adlarını saymasının Yeni Hayat’a nasıl bir ilham verdiğini hemen söyleyebilir misiniz?” (s.265). Gerçekten de okur, Viranbağ adının 16′ıncı sayfadaki “ben yıllarca Viranbağ’da yaşadım cümlesinde geçtiğini anımsadığı takdirde 249′uncu sayfadaki istasyon adlarının sayım sahnesini daha da anlamlandırabilir. 18′inci sayfada Rıfkı amca’nın evinin duvarında bir barometre betimlendiğini unutmayan okur, 109′uncu sayfadaki Dr. Narin’in anlatıcı’ya “duvardaki barometreye üç kere tık-tık-tık” diye vurdurmasından işkillenebilir ve 247′inci sayfada gecen Rıfkı Amca’nın barometre’ye “tık-tık” vurmasının anlamını kavrayabilir ve Dr. Narin’in Rıfkı Amca’nın dönüştürülmüşü olduğunu kavrayabilir.

 

Bütün bunların amacı nedir sorusuna gelince, şu söylenebilir: Bulmak, yitirmek, yeniden bulmak, çözümlemek ve eğlenmek. Sahte Osman zaten belirtiyor bunu: “İyi bir kitap bize bütün dünyayı hatırlatan bir şeydir. Kitabın kendi içinde olmayan, ama varlığını ve sürekliliğini kitabın anlattıklarıyla hissettiğim bir şeyin parcasıdır kitap”.

 

Tam da bu yüzden Yeni Hayat yer yer, yaşadığımız zamanın ve toplumun sorunlarına gönderiyor bizi: Bir türlü önlenemeyen, her yıl binlerce kişinin ölümüne yol açan trafik kazaları, siyasal komplolar, paronayakça üretilen kuramlar, şizofrenik bir şiddet. Yine de sahte Osman’in vurguladığı gibi, “kelimelerin ötesinde yeralan ülkeyi yazının ve kitabın dışında aramak boşuna” (12) diye düşünüyor Orhan Pamuk da. Yeni Hayat, kültürel alanda yıllardır çözümlenememiş can alıcı sorunlara da değiniyor: Doğu/Batı sorunsalı, çevrenin ve doğanın tahribi, yaşamın fast- footlaşması.İsteyen okur, Türkiye’nin modernleşme çabalarının olumsuz ögelerine yöneltilmiş bir eleştiri de bulacaktır romanda.

 

Kitap, Yazar (gerçek ve sahte), Yaşam, Ölüm, Aşk, Kaza ve Kader, İnanç ve Akıl gibi kavramlar ve kavram çiftleri üzerinde yoğunlaşan göndermeler, bir tek ana düşünceye bağlanıyor gibi: Yaşamın ve Gerçekliğin göreceliği ve döngüselliği.Görüyor ve geçiyoruz daha çok Yeni Hayat’ta. Çünkü bu roman da bir otobüs. Bir seyir ve kaza aracı yani. Ama gercekten “geçiyor muyuz?”. Orhan Pamuk bu sallantılı sorunun yanıtını askıda bırakmayı seçiyor. O otobüsten bu otobüse, o kazadan bu kazaya sürüklenip giderken, herkes birbiri olurken ve romanın zamansal düzleminde tek bir olay ve tek bir ana fikir yinelenirken yani son çözümlemede hiçbirsey olmazken, okur yaşamın ve gerçekliğin bir nafilelik olup olmadığını düşünmeye başlıyor.

 

 

altı çizilen cümleler:

 

“Bir yolculuk vardı, hep vardı, her şey bir yolculuktu. Bu yolculukta beni hep izleyen, en olmadık yerde karşıma çıkıverecekmiş gibi yapan, sonra kaybolan, kaybolduğu için de kendini aratan bir bakış gördüm; suçtan günahtan çoktan arınmış yumuşak bir bakış… Ben o bakış olabilmek isterdim. O bakışın gördüğü dünyada olmak isterdim. O kadar çok istedim ki bunları, o dünyada yaşadığıma inanasım geldi. Hayır, inanmaya bile gerek yoktu; orada yaşıyordum ben.” (s.10)

 

“…hayat sezgiden yoksun bazı aptalların ‘raslantı’ dedikleri birtakım belirgin ve hatta niyet edilmiş buluşmalarla doluydu.” (s.66)

 

” Hiçbir derste öğrenmedim, hiçbir kitapta okumadım, hiçbir filmde görmedim; ah ne kadar da güzelmiş aşıkın maşukun uyuyuşunu doya doya seyretmesi…” (s.68)

 

“Gene de bir yere doğru gidiyorsan, hayat güzel” (s.78)

 

“İnanmıyorum, kanmıyorum ama seviyorum” (s.78)

 

“Bir cep saatiydi, ama mutlu olduğum zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden duruyordu ve o vakit mutluluğun da sonsuza kadar uzuyordu. Mutlu olmadığın vakit saatin akrebiyle yelkovanı telaşla koşarlar ve sen de, aman zaman ne çabuk geçmiş derdin o vakit ve dertlerin de göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi. Sonra gece, sen saatin yanıbaşında huzurla uyurken, kendiliğinden zamanın artısını eksisini ayarlardı…ve sabah hiçbir şey olmamış gibi, herkesle birlikte kalkardın.” (s.91)

 

“…bu kadar beraberlikten sonra gövdeler birbirini ister…” (s.97)

 

” Büyük hayaller paylaşmış, aylarca sabah akşam yoldaşlık etmiş, birlikte onca yol almış iki kişinin kapıların, pencerelerin ardındaki dünyayı unutarak birbirlerine sarılmalarına, herşeyden çok gerçek olmalarına, o eşsiz gerçeklik zamanını bulmalarına ne engel olabilir?” (s.160)

 

“Hatırla, bir günah işler, bir suçu unutur ve başka bir diyarı düşler gibi sessizce seyrettiğimiz öpüşmeleri…” (s.161)

 

“…düşünmek değildi de bir çeşit fısıldamaktı bu: Aklımdaki karanlık ormanın kalbindeki kara kurt uyusun diye…..gövdemi gördüğümde içimdeki lanet ve sinsi ses, bak gene dişlerini gösteren hain kara kurt, seslenecekti bana, sen suçlusun diye” (s.185)

 

“Hani çocuklara sorarlar ya, niye ağlıyorsun yavrum diye; derin bir yara içinde bir yerde kanadığı için ağlar, ama soruyu soran amcaya der ya, mavi kalemtıraşımı kaybettim diye, işte öyle kederleniyordum ben de…” (s.185)

 

“Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir.” (s.229)

 

“Benim gibi hayatı kaymışlarda hüzün, zeki olmaya çalışan bir öfke olarak gösterir kendini. O zeki olma isteği de en sonunda her şeyi berbat eder.” (s.265)

Kaynak: http://erguvanlar.blogcu.com/yeni-hayat-orhan-pamuk_3799247.html

 

POSTMODERNİZM

About these ads

6 Yanıt to “Yeni Hayat – Orhan Pamuk”

  1. savaska demiş

    Orhan Pamuk
    Ferit Orhan Pamuk (d. 7 Haziran 1952, İstanbul) Türk romancı. 2006 yılında Nobel Ödülünü kazanarak bu ödülü alan en genç iki kişiden biri olmuştur.[1] Kitapları 58 dile çevrilmiş[2] ve 100′ü aşkın ülkede yayımlanmıştır. Yazarlıktan başka hiçbir işle uğraşmamıştır. 2005 yılında Prospect dergisi tarafından dünyanın 100 entelektüeli arasında gösterilmiş, 2006 yılında ise TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilmiştir.[1]

    Orhan Pamuk yazarlığa 1974 yılında başladı. 1979 yılında ilk romanı olan “Karanlık ve Işık” ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Bu romanı ancak 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlandı. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görüldü.

    Pamuk’un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazandı. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale (Bu romanda yazar, Fuad Carım çevirisinin Güncel Yayıncılık’tan Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati adlı eserinden intihal yapıldığı iddia edilmektedir. Hatta cümlelerden öte, romanın örgüsüde bahsi geçen romandan alındığı söylenmektedir. ) Bu kitabıyla 1990 yılında ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurtdışında tanınmaya başlandı.[3] Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye’nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika’da 2004 yılında “yılın en iyi 10 kitabından biri” olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk’un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda’nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazandı.

    Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur’un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

    Orhan Pamuk, romancılığının yanısıra insan hakları, düşünce özgürlüğü, demokrasi ve benzeri konulardaki düşüncelerini makaleler ve söyleşiler yoluyla aktarmaktadır. Şubat 2005 tarihinde İsviçre’de yayımlanan Tages-Anzeiger, Basler Zeitung, Berner Zeitung ve Solothurner Tagblatt adlı gazetelerin haftalık eki olarak çıkan Das Magazin dergisine verdiği demeçte ifade ettiği “Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü ama hiç kimse bunları konuşmaya cesaret edemiyor.” sözleri Türkiye’de büyük eleştirilere neden oldu. Yazar, bu sözlerinden ötürü Türklüğe hakaret suçuyla 6 ay ila 3 yıl hapis istemiyle mahkemeye verildi. Mahkeme dünya çapında büyük ilgi uyandırdı. Orhan Pamuk’a karşı açılan bu dava T.C. Adalet Bakanlığı’nın onayını gerektiriyordu. Bu onay verilmeyince 22 Ocak 2006 tarihinde mahkeme yetkisizlik kararı verdi ve dava düştü[4].

    Orhan Pamuk ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu[5]. 2007 Mayıs’ında yapılan 60. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır[6].

    Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak Nobel Ödülünü kazanan ilk Türk vatandaşı olarak tarihe geçti. Nobel ödüllerini dağıtan İsveç Akademisi’ne yakın çevreler Orhan Pamuk’tan ziyade Adonis adıyla tanınan Suriyeli şair Ali Ahmet Said’e şans tanımaktaydılar. Ancak Akademi’nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayımladığı,

    “ 2006 Nobel Edebiyat Ödülü ‘Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan’ Orhan Pamuk’a verilmiştir. ”

    şeklindeki basın bildirisiyle Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verildiği resmen açıklandı.[7] Pamuk 7 Aralık 2006′da, İsveç Akademisi’nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen izleyiciler ellerindeki çeviri metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı.[8] Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006 günü Stockholm Konser Salonu’nda düzenlenen ödül töreninde İsveç kralı Carl Gustaf’ın elinden aldı.[9]

    Orhan Pamuk’un romancılığı postmodern roman kategorisinde değerlendirilmektedir[10]. Eleştirmen Yıldız Ecevit Orhan Pamuk’u Okumak adlı kitabında [11]onun avangard romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı’dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot’tan Günümüze Roman adlı kapsamlı yapıtında[12], Benim Adım Kırmızı’dan hareketle Orhan Pamuk’un karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla’ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır. Doğu-batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan birisidir Pamuk; bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap’ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebi metin örneği sergilemiştir.

    Milliyetçi kesimlerce sık sık yerilen yazar, Derin Dalga diye adlandırılan, genç vatansever kesim tarafından “Batı’nın Türkiye’deki kalemi” olarak tanımlanmaktadır[kaynak belirtilmeli]. Aynı çevrelerde isminin birlikte anıldığı yazarlar arasında Elif Şafak ve Yaşar Kemal gibi ünlü isimler de yer alıyor. Ayrıca yazılarında intihal (başka eserlerden kaynak göstermeden alıntı) yaptığı iddiaları da gündeme getirilmiştir.

    Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı. Yazarı görüşlerinden dolayı geçmişte eleştirmiş bazı kişiler kazandığı ödülden dolayı tebrik ederken, bazı kişiler ödülün Pamuk’a Türkiye’yi aşağılayıcı tutumundan dolayı verildiği iddiasında bulunarak Pamuk’a sırt çevirmeyi tercih ettiler.[13] Orhan Pamuk Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan Erol Manisalı’nın “Orhan Pamuk Nobel’i Garantiledi” başlıklı yazısı Pamuk’un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk’un Nobeli hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti.[14] TRT’de Banu Avar’ın hazırlayıp sunduğu “Sınırlar Arasında” adlı belgeselin Pamuk’un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı.[15] Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metininde Orham Pamuk’un kitaplarını “Amerikan patentli postmodern romanlar olarak” adlandırmış ve “Nobel ödülünün Pamuk’a verilmiş bir ücret” olduğunu söylemiştir.[16] Basında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Orhan Pamuk’u kutlamadığına dikkat çekildi[17].

    Orhan Pamuk’un yargılanmasına sebep olan Kürt ve Ermeniler hakkında söylemiş olduğu sözlerin yanında eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da oldukça eleştirildi. Aşağıdaki paragraf yazarın kitaplarından alıntıdır:

    Çocukluğunda kız kardeşiyle tarlada karga kovalayan sapık bir padişah… Sonra kasaba meydanına dolanır, Atatürk heykeline sıçan güvercinleri ayıplar… Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına Cumhuriyet’i emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu… Atatürk’ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük bir felaket olduğu…[14][18].

    Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk’un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta, özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı’ya göre Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer’in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı Fuad Carım’ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir.[19] Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

    Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, “Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” açıklamasında bulununca hakkında TCK’nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açılmıştı.

    16 Aralık 2005′de ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı’ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelenmişti.

    Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı’nın yazılı izninin gerektiğini belirtmiş ve izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar vermiş, duruşmayı da 7 şubata ertelemişti. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepki gelmiş, yetkililer birbiri ardına eleştirilerde bulunmuştu.

    Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri de, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tutmuştu.

    AB – Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk, “hükümet, parlamentoya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye’nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa’da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır” demişti.

    AP Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuşmuştu.

    Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

    Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk’un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığı gerekçesiyle davanın düşmesine karar vermişti.

    Eserleri:
    Cevdet Bey ve Oğulları, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1982,
    Sessiz Ev, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1983,
    Beyaz Kale, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1985,
    Kara Kitap, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1990,
    Gizli Yüz, senaryo, İstanbul, Can Yayınları, 1992,
    Yeni Hayat, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 1994,
    Benim Adım Kırmızı, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998,
    Öteki Renkler, yazılarından ve söyleşilerinden seçmeler, 1999,
    Kar, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002,
    İstanbul: Hatıralar ve Şehir, anı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları (YKY), 2003,
    Masumiyet Müzesi, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008,

    Ödülleri:
    1979 Milliyet Roman Yarışması Ödülü Karanlık ve Işık (iki yazar arasında paylaşıldı)
    1983 Orhan Kemal Roman Ödülü Cevdet Bey ve Oğulları
    1984 Madaralı Roman Ödülü Sessiz Ev
    1990 Independent Yabancı Roman Ödülü (Birleşik Krallık) Beyaz Kale
    1991 Prix de la Découverte Européene (Fransa) Sessiz Ev (Fransızca çevirisi nedeniyle)
    1991 Antalya Altın Portakal film festivali en iyi senaryo Gizli Yüz
    2002 Prix du Meilleur Livre Etranger (Fransa) Benim Adım Kırmızı
    2003 Premio rinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı
    2003 International Impac-Dublin Literary Award (İrlanda)
    2005 Prix Médicis Etranger (Fransa) Kar
    2005 Alman Yayıncılar Birliği’nin Barış Ödülü (Almanya)
    2005 Richarda Huch Ödülü (Almanya)
    2006 Le Prix Méditerranée étranger Ödülü (Fransa) Kar
    2006 Nobel Edebiyat Ödülü

    kaynaklar:
    ^ a b Orhan Pamuk. İletişim Yayınları. 30 Kasım 2007 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Masumiyet Müzesi Nobel sonrası geldi. Yeni Şafak. 26 Ağustos 2008 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Nobel prize for hero of liberal Turkey stokes fears of nationalist backlash (Türkçe dilinde). 1 Aralık 2007 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Orhan Pamuk davası düştü (Türkçe dilinde). 2006-10-18 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Orhan Pamuk Teller of the Awful Truth (İngilizce dilinde). 2006-10-18 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Pamuk, Cannes’da jüri üyesi (Türkçe dilinde). 2007-04-19 tarihinde erişilmiştir.
    ^ 2006 Nobel Yazın Ödülü (Türkçe dilinde). 2006-10-12 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Pamuk’tan tarihi konuşma: Babamın Bavulu. ntvmsnbc.com (7 Aralık 2006). 30 Kasım 2007 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Nobel, Orhan Pamuk’un ellerinde. ntvmsnbc.com (10 Aralık 2006). 30 Kasım 2007 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Engin Kılıç (1999). Orhan Pamuk’u Anlamak. İletişim Yayınları. ISBN 975-470-631-X.
    ^ Yıldız Ecevit (1996-2004). Orhan Pamuk’u Okumak. İletişim Yayınları. ISBN 975-05-0220-5.
    ^ Jale Parla (2000). Don Kişot’tan Günümüze Roman. İletişim Yayınları. ISBN 975-470-796-0.
    ^ Pamuk’un Nobeli’ne tepkiler… (Türkçe dilinde). 29 Ocak 2008 tarihinde erişilmiştir.
    ^ a b Emin Çölaşan. Nobel’li ‘Türk’… Maskenin arkası (Türkçe dilinde). Hürriyet Gazetesi. 2006-10-21 tarihinde erişilmiştir.
    ^ TRT’de Nobel programı skandalı (Türkçe dilinde). 29 Ocak 2008 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Nobel Orhan Pamuk’a verilmiş bir ücrettir (Türkçe dilinde). 29 Ocak 2008 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Sezer Orhan Pamuk’u kutlamadı (Türkçe dilinde). 2006-10-18 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Fatih Altaylı. Ahmet Taner Kışlalı’nın Kaleminden Orhan Pamuk (Türkçe dilinde). Haber Vitrini. 2006-10-21 tarihinde erişilmiştir.
    ^ Murat Bardakçı’nın 26 Mayıs 2002 tarihli yazısı

    kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Orhan_Pamuk

  2. savaska demiş

    Postmodern roman, bir anlamda söylemsel olarak mimaride başlayıp gelişen, kurumsal, kuramsal ve düşünsel alanlarda hızla yayılan ve 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren edebiyat dünyasında da kendisini gösteren postmodernizmin ürünüdür. Edebiyat yapıtlarında özellikle romanlarda görülen postmodern eğilim, genel postmodernizmin söylemsel ve düşünsel yönelimlerinden doğrudan etkilenir ve o söylemsel yapının özelliklerini barındırır.

    Postmodern romanın kökleri incelenmek istediğinde bu köklerin sanıldığından çok daha eskilere uzandığı görülür.Bunların belli başlıcaları şöyle zikredilebilir:

    Postmodern romanın kökleri, öncelikle postmodern durumun ve postmodern düşüncenin ortaya çıkmasından çok daha eskilere gider.Daha klasik roman olarak adlandırılan roman gelenegi içinde bile postmodern romana ait öğelerin görülmesi sözkonusudur.Hatta roman türünün öncü metinlerinde postmodern romanın özellikleri olarak kabul edilen girişimler görülür.Jale Parla, Don Kişot’un bir anlatı türü olarak romanın öncüsü olduğu kadar, üst-kurmaca, temsilin sorunsallaştırılması, parodi, ironi ögelerini de barındırdığını, bu bakımdan Miguel de Cervantes’in ve kitabının modernitenin öncü yazarlarından ve yaptlarından olduğu kadar postmodernizmin de habercisi olduğunu belirtir.

    Bir başka köken, geç dönem modernist romanlarda görülür.Postmodern romana ait olduğu kabul edilen ögelerin çoğunun bizzat modernist roman içinde ortaya çıkması sözkonusudur; örnegin Thomas Mann, James Joyce, Wirginia Wolf, Samuel Beckett gibi yazarlar, hem işledikleri konular hem de işleyiş biçimlerindeki yenilikleriyle postmodern romanın köklerinde yer alırlar.Ancak modernist romancılar, belirli bir ölçüde sanatçı olan okurları hedeflemelerine rağmen, postmodern yazarlar bir anlamda metnin okumalarını çoğaltırlar.Modernist roman okurun belirli bir yoruma ulaşmasını zorlaştırmak için elinden geleni yaparken, postmodernist roman, belirli bir evrensel yoruma yol açabilecek anlam bütünlüklerine kuşkulu bakışı dolayısıyla anlamın sürekli kaybolduğu ya da ertelendiği metinler olarak üretilir.

    Postmodern romanın köklerinden birisi de Beat Kuşağı olarak adlandırılan yazarlara uzanır.Jack Kerouac ve Allen Ginsberg’in bu kuşağın ruhunu yansıtan avangard yapıtları ve William Burroughs’un kitapları , anlatı geleneğinde sürrealizme benzeyen bir eğilim olarak belirginleşir.Macera, coşku ve cinsel fantezilerdeki yoğunluk, sanat-dışılık ve toplumu ve onun taleplerini reddedişdeki bireysel radikallik bu kuşağın özellikleri olarak bilinir; yazınsal alanda da tam bu şekilde bir içerik ve söylem yapısı kulanmışlardır. Postmodern romanlarda bu tür etkileri görmek mümkündür.

    Kendi yapıtlarını başka yapıtların bir parçası olarak tanımlayan Fransız yazar Georges Perec postmodern romanın köklerinde bulunan yazarlardan biri olarak değerlendirilebilir.Perec’in neredeyse konularından daha çok kitaplarının teknik yönleri ilginclikler barındırır. Postmodern romanlarda görülen zevk ya da okumanın amacı ve gerekcesi olarak zevk ögesini Perec’in metinlerinde görürüz.Onun lipogramlara dayanan metinleri bir ilginçlik örneğidir. Kayboluş adlı romanını Perec hiç “e” harfi kullanmaksızın yazmıştır.

    Jorge Luis Borges ise postmodern romancılar arasında değilse bile köklerinde tartışmasız bir şekilde yer alır.Üst-anlatı, parodi, anlamın sorunsallaştırılması, çoğulluk ögeleri Borges’in hemen bütün metinlerinde görülen özelliklerdir.Bunun yanında gerçek/gerçek-dışı onun metinlerinde sürekli birbirine geçiştirilir, gerçeklik sürekli olarak yeniden yorumlanabilir şekilde kurgulanır. Fantazi Borges anlatılarının vazgecilmez ögelerinden biridir.

    Postmodern roman denilince ilk akla gelen dil oyunları düşüncesidir.Dilin gerçekliği temsil eden değil kuran bir yapı olduğu önermesinden hareket ederler.Postmodern romancılar, bu anlamda postmodern teorinin temsili sorunsallaştırma girişimini üstlenirler, ve gerçekligi temsil etmekten ziyade anlam çoğulluğunu hedeflerler.Çünkü dil, postmodern anlayışa göre bir gerçekliği temsil etmez, belirli bir anlamda aksine gerçekliği kurar.Postmodern roman, tam da dile dair bu bilgi ile üretilen anlatıları işaret eder.

    Çoğu postmodern romancıda, hem anlatıcının (yazar’ın) hem anlatının sürekli devrede olması, metin içinde birçok anlatıcı sese imkân verilmesi, anlatı içinde anlatıların içiçe gecmesi ya da anlatı içinde başka bir anlatının/ya da anlatıların izinin sürülmesi türünde ögeler görülür.Bu romanlarda yazar’ın geleneksel statüsünü kaybettiği ya da en azından bu statüsünün sorunsallaştırıldığı görülür.Temsilin yani sıra yazarın konumu da sorunsallaştırılır.

    Bu noktada, “anlamı üreten okurdur” düsüncesi belirginlik kazanır.Bu önerme tamamen ona ait olmasa bile büyük ölcüde postmodern roman anlayışının düsturlarından biridir.

    Öte yandan, romanlar, kendilerinden önceki anlatıların seslerini yankılarlar.Bu anlamda, postmodern roman, edebi anlatıların ya da daha doğrusu tüm edebiyat geleneğinin bir parodisi olarak belirir.Kristeva’nin değişiyle bu durum, edebi metnin, metinlerarası bir göndermeler mozaği içinde oluştuğu anlamına gelir.Bu nedenledir ki, postmodern roman, tek doğrultulu, kapalı, kapanabılır tek bir anlam katmanına sahip anlatı türlerinden farklılaşmanın bir ürünüdür.

    Postmodern roman, klasik romandaki gibi olay örgüsü üzerine kurulu bir anlatı değildir.Olay örgüsünden daha çok olay’ın ya da olayların ön plana çıkması sözkonusudur.Postmodern roman ne de modernist romandaki gibi zor da olsa ulaşılabilir olan anlam bütünlüklerine sahip bir anlatıdır. Postyapısalcı felsefenin dil dolayımında ulaştığı kuramsal sonuçlar, postmodern romanın perspektifini doğrudan belirlemektedir.Buna göre, metin, anlamın tamamlanıp bitirildiği ve tüketildiği bir yer değil, aksine hiçbir zaman tamama erişilemeyen, her okumada yeniden değerlendirilmeye açık bir uğraktır; cünkü ardında ya da daha doğrusu yapısında asla bir yere indirgenemeyecek olan uçsuz bucaksız bir işaretler sistemi olan dil vardır.

    Jale Parla, postmodern romanda okur-yazar-metin iliskisini su sekilde belirtmektedir.

    …hic bir metin tamamlanmış bir bütün değildir.Bu da okur ve yazarı yeni bir konumda düşünmemizi gerektirir. Okur ve yazar dil denizinde sözcüklerin anlamlarının dalgalar gibi birbirini izlediği bir devinim içinde yüzerken, metinler, benlikler, kimlikler ve yorumlar da yeni göstergelere dönüşürler….bu epistemolojiye göre, belirleyebileceğimiz yazar, okur, metin yoktur; yalnızca o metin aracılığıyla oluşan söylemler vardır. (Don Kişot’tan Günümüze Roman, s.180)

    Postmodern romanda anlayışında görülen bazı kavramlar:
    üstkurmaca
    metinlerarasılık
    söylem çoğulluğu
    okur merkezlilik
    ironi
    parodi
    pastij
    kolaj
    imgesel anlatım
    metafor
    metonimi
    simgesellik

    Postmodern Yazarlar:
    Dünya çapında tanınan postmodern yazarların en özgün örneği olarak İtalio Calvino (Bir Kış Günü Eğer Bir Yolcu kitabıyla), Umberto Eco (Gülün Adı ve Foucault’nun Sarkacı adlı kitaplarıyla), aynı zamanda postyapısalcı felsefenin öncüsü olan, felsefi sorunları edebiyat aracılığıyla işleyen Jacques Derrida (özellikle Kartpostallar kitabıyla) ilk başta anılabilir.Ancak postmodern romanın temsilcisi olan yazarların listesi kabarıktır.
    Şöyle;

    Paul Auster
    John Barth
    Don DeLillo
    Raymond Federman
    William Gaddis
    Christian Kracht
    Viktor Pelevin
    Thomas Pynchon
    Alain Robbe-Grillet
    Salman Rushdie
    Vladimir Sorokin
    Philippe Sollers (“Cennet”)
    Marija Sumnina
    Tomek Tryzna
    Oswald Wiener
    Robert Anton Wilson ( “Schrödinger’in Kedisi”)
    Hans Wollschläger
    Milorad Pavić
    Pierre Péju
    Urs Widmer

    Türkiyede postmodern roman:

    Jale Parla, Yıldız Ecevit, Berna Moran gibi edebiyat kuramcıları Türkiye’deki edebiyatta kimi yazarların postmodern roman özellikleri barındıran yapıtlar ortaya koyduğunu belirtirler ve bunları değerlendirirler.

    Genel olarak ismi anılan yerli postmodern yazarlar ve yapıtları şöyledir:

    1.Oğuz Atay, (Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken)
    2.Orhan Pamuk, (Benim Adım Kırmızı, Kara Kitap)
    3.Hasan Ali Toptaş, (Bin Hüzünlü Haz)
    4.Metin Kaçan, (Fındık Sekiz).
    5.Latife Tekin, (Sevgili Arsız Ölüm)
    5.Bilge Karasu, (Gece, Troyoda Ölüm Vardı)
    6.Murat Gülsoy, (Bu Kitabı Çalın, Bu Filmin Kötü Adamı Benim, İstanbul’da Bir Merhamet Haftası)
    7.Elif Şafak, (Mahrem, Pinhan)
    8.Sema Kaygusuz, (Yere Düşen Dualar, Sandik Lekesi)
    9.İhsan Oktay Anar, (Puslu Kıtalar Atlası, Afrasiyab’in Hikayeleri)
    10.Süreyya Evren, (Kanlar Ülkesinde Karnaval, Ur Lokantası, Postmodern Bir Kız Sevdim)
    11.Murat Uyurkulak, ([[Tol], [Har]])
    12.Mehmet Açar, ([[Siyah Hatıralar Denizi], [Hayatın Anlamı]])

    kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Postmodern_roman

  3. savaska demiş

    1970 Sonrası: Modern ve Postmodern Eğilimler
    1970 sonrasında Türk romanında özellikle Oğuz Atay’ın (1934-1977) Tutunamayanlar (1971-1972) romanıyla birlikte kendini gösteren ve 1980’li yıllarda güçlenen yeni bir eğilim ortaya çıkar. Bu eğilimin iki önemli özelliğinden birisi romanın kendisini de bir roman konusu olarak ele alması, ikincisi de bireyin karmaşık iç dünyasına yönelerek bu dünyayı önceki romanlardan çok farklı anlatım teknikleriyle vermesidir. Tutunamayanlar romanı, bu özelliklere uygun olarak iç içe geçmiş veya üst üste binmiş üç hikâyeden oluşur. İnsanları ezen, yozlaştıran toplumsal düzen ve toplumun sahte değerleriyle uyuşamayarak sanata sığınan Selim Işık’ın intiharla sonuçlanan hayatı ilk hikâyeyi, Selim’in hayatını ve intiharını araştıran ve onun etkisiyle bir kişilik değişimine uğrayarak hayatı değişen Turgut Özben’in ruhsal dünyası ikinci hikâyeyi, bütün bu olayların yazılması ve kitap haline gelmesiyle ilgili gelişmeler de üçüncü hikâyeyi oluşturur. Böylece bu roman hem bir romanın doğuşu ve yazılışının hikâyesini hem de birbirine benzeyen iki kahramanın hikâyesini karmaşık bir anlatım yöntemiyle verir. Oğuz Atay bu yolla klâsik gerçekçi roman anlayışının anlatım tekniklerini yıkarak bu vesileyle hem geleneksel roman anlayışıyla hem de toplumun insanı ezen düzeni ve sahte değerleriyle alay eder. Bu, batıda gelişen modernist ve postmodernist roman anlayışlarının Türk romanına uygulanmasıdır. Açıkçası Tutunamayanlar’da James Joyce, Franz Kafka, William Faulkner gibi modernist romancıların ve Vladimir Nabokov ve A. Robbe Grillet gibi postmodern yazarların kullandığı anlatım teknikleri karmaşık bir şekilde kullanılmıştır.

    Atay’ın Tehlikeli Oyunlar (1973) romanı ve Korkuyu Beklerken (1975) adlı hikâye kitabında da uyguladığı bu teknikler, eserlerin yayımlandığı yıllarda lâyıkıyla değerlendirilememiş olmakla birlikte, özellikle 1980’den sonra büyük bir ilgi uyandırmış ve yazarı Tanpınar gibi gitgide artan bir ilginin odağı haline getirmiştir. Yusuf Atılgan’ın bir yalnızlığın bunalımlarını anlatan Anayurt Oteli de hemen hemen aynı tarihlerde (1973) ve benzer tekniklerle yazılmış diğer bir ilgi çekici romandır.

    1980’den sonra eser veren birçok hikâye ve roman yazarı eserlerinde bu yeni teknikleri kullanmıştır. Bu yazarlar arasında özellikle Bir Düğün Gecesi (1973) romanıyla Adalet Ağaoğlu’nu (d. 1929), fantastik bir özellik taşıyan Kılavuz (1990) romanıyla Bilge Karasu’yu (1930-1995); daha sonraki kuşaklardan da dedektif romanının bir çeşit parodisi olan Bir Cinayet Romanı (1989) adlı eseriyle Pınar Kür’ü (d. 1945), Arzu Sapağında İnecek Var (1989) adlı fantastik romanıyla Nazlı Eray’ı (d. 1945) ve yeni bir biçim peşindeki Sevgili Arsız Ölüm (1983) romanıyla Latife Tekin’i (d. 1957) sayabiliriz.

    Çağdaş yazarlardan Orhan Pamuk (d. 1952) ise benzer özellikleri taşıyan romanlarıyla günümüzde çok sözü edilen ve medya aracılığıyla geniş bir kitle karşısında tartışılan bir romancıdır. Onun özellikle Kara Kitap (1990) romanı birçok bakımdan Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını andırır. Klâsik gerçekçilik anlayışından uzaklık, anlatım yöntemleri, hikâye anlatıcılarının çeşitliliği, değişik üslûp ve söyleyiş özelliklerine sahip metinlerin varlığı iki romanın yapısal benzerlikleri arasındadır. Her iki romanda da bir arayış içinde olan kahramanlar, kişiliklerini bulduklarında kendi hikâyelerini yazmaya başlarlar. Bir roman veya hikâye yazmayı da konu edinmiş olan bu eserlerin farklı tarafı, Oğuz Atay’ın kahramanlarının Hamlet ve Don Kişot gibi batı edebiyatlarının büyük eserlerini, Orhan Pamuk’un kahramanlarının ise Binbir Gece Hikâyeleri, Mesnevi ve Hüsn ü Aşk gibi doğu edebiyatlarının büyük eserlerini kendilerine örnek almış olmalarıdır. Orhan Pamuk daha sonra yazdığı Yeni Hayat (1994), Benim Adım Kırmızı (1998) ve Kar (2002) romanlarıyla da büyük yankılar uyandırmış ve batı dillerine çevrilen eserleriyle dünya çapında ün kazanmış bir romancımızdır.

    Modern ve postmodern eğilimlerin roman ve hikâyeye hakim olduğu bu dönemde daha önceki dönemde yaygınlaşan toplumcu gerçekçi roman hareketine sokulabilecek eserler de elbette yazılmıştır. Özellikle 1971’de askerlerin hükûmete verdiği 12 Mart Muhtırası ve sonrasında gelişen olaylar birçok romana konu olmuş ve yazarlar, toplumcu gerçekçi bir bakışla halkı sömüren kapitalist burjuva düzenine karşı devrimci gençlerin isyanını anlatan romanlar yazmışlardır. Daha önceki romanlardan farklı olarak burada köylünün yerini halk, toprak ağasının yerini kapitalist burjuva sınıfı, dağa çıkan köylünün yerini de devrimci gençler alırlar.

    Erdal Öz’ün Yaralısın (1974), Fürüzan’ın 47’liler (1974), Sevgi Soysal’ın Şafak (1975) ve Samim Kocagöz’ün Tartışma (1976) romanları bu konuda yazılmış romanların örnekleri arasındadır.

    1980’li yıllarda toplumcu gerçekçi roman çizgisini terk ederek bireye ve yeni anlatım yöntemlerine yönelen Türk roman ve hikâyesi, elbetteki bu saydığımız isim ve eserlerden ibaret değildir. Ününü önceki yıllarda yapmış birçok yazarın bu dönemde de eserler vermesinin yanı sıra 1940’lı, 50’li ve 60’lı yıllarda doğan birçok roman ve hikâye yazarı dikkate değer eserler vermiş ve vermeye de devam etmektedirler. Bu isimler arasında Tomris Uyar (d. 1941), Sevinç Çokum (d. 1943) Alev Alatlı (d. 1944), Mustafa Kutlu (d. 1947), Mehmet Eroğlu (d. 1948), Selim İleri (d. 1949), Ahmet Altan (d.1950), Nedim Gürsel (d.1951) ve İhsan Oktay Anar (d.1960) gibi yazarlar ön plana çıkmış görünmektedirler..

    kaynak: http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF7E7F2B691D9F0097322E97719224DEB5

  4. savaska demiş

    türk romanında postmodern açılımlar üzerine bir okuma : şükran kozalı
    Bilginin günümüzdeki sunuluşu,pazarlanışı ve tüketimi, oldukça hızlı. Ama bir kitabın sayfaları ve yazarının duygu ve düşünceleri arasında uzun süre kalabiliyorum hâlâ. Yıldız Ecevit’in İletişim Yayınlarınca basılan yeni kitabından söz ediyorum.Bilgi boşluklarımı dolduran kitabı okurkenki yüreğimin gülümsemesini hiç unutmayacağım. Rahatlamıştı edebiyatsever kalbim, ihtiyacı olan bilgiyi aldığında hep öyle güler ve yazmak ister.Türk Romanında Postmodern Açılımlar’la bilinçsizce yapılan modern,postmodern tartışmalara yeni okurun aradığı dolulukta çözüm ve anlama teknikleri, akademik ve güvenilir bilgiler sunuluyor .

    Birkaç yıldır kolay anlaşılır metinler okuyarak haz ve hüzün almak istemiyordum. Hayatın gerçeğini, maddenin içindeki fırtınalı dünyadan geçirmeden yazılan romanları, eleştirileri,makaleleri,şiirleri okumak, yeteneğimi duraksatıyor gibiydi. Hiçbir şey netlik arzetmiyor ancak şeyler parçaları ve enerji halindeki dalga boylarıyla hissediliyordu. Yani büyük ve çok katmanlı bir olasılıklar evrenindeydik ve insan onun ancak bir elamanıydı. Muhalif mesajların geçtiği sesleri, sözleri ve onların metadolojik tasarımlarını da bilerek okuma ben’i gerçeklestirmeliydim.

    Bilgisayar, telefon, medya ağları içinde örümcek gibi dolanan insanı; bilginin konumunu ve sunuluşunu bir daha hatırlıyorum.Hafızamı duyarlı bir görev için azırladıktan sonra ‘Türk Romanında Postmodern Açılımlar’ın algısal zamanı ine girmeyi deneyliyorum. Madde ve gerçek iliskisinin sanat üzerindeki paratorluğu yıllardır sürer ve biz onların çatışma ve yenilenme, metamorfoza rama seyirlerini defterlerinden okuruz. Hatta yazarız. Edebiyat tarihine titiz bir bilgi birikimiyle başvuru, başucu kitabı hazırlayan Yıldız Ecevit’i yeni yazarlar, daha doğrusu yenilenmiş metinler yazmak isteyenler okumalı.Ben kendi adıma bunu söyleyebiliyorum.

    E (Einstein) = m x c² ( Kafka + Joyce ), eşitliğin ikinci tarafındaki kütle Kafka, ışık hızı Joyce…İşte bilimin edebiyat türevi..Ulysses zamanı en hızlı kullanan muhteşem bir içyolculuk, dilin kristal kulesi. “..yazar soyut dünyanın/bilincin, zamanını nasıl koruyacak? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır;bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir” (s:43).İşte yeni estetik buradan kaynak buluyor.

    Yıldız Ecevit’in kitabını okurken okuma zamanıma karışan ev taşıma işinin üzerimdeki etkisi yazıya girdi.Bahçelievlerdeki yirmi yıllık alışkanlıklarımı geriye dönmek üzere, Dikmen’in yabancı sırtlarına taşındım.Yeni evi sevemediğim için ötekindeki alışkanlık ellerime verdim kendimi.Bu imge çok pahalıya maloldu bana.O evde geziniyor,yiyor içiyor, yatıyor,düş görüyordum. Öyle ya yazarken istediğiniz elinizi,aklınızı kullanabilirdiniz.

    Gerçekliğin geleneksel estetik yapısını sıkı sıkıya içinde barındıran edebi eserlerden modern ve postmodern malzemelerle tasarlanmış, inşası kurgularda kalan yapılara uzanıyor Yıldız Ecevit.Ekonomik/toplumsal /sanatsal oluşumların mimarisini kuramcı ama oyunsever bir kimlik prizmasından geçirerek yazdığı kitabını bilene, bilmeyene, biliyorum diyene bir alternatif olarak sunuyor.

    Postmodern estetik, geleneksel estetiğin kalın çizgilerini kırıp koparmış ve dolayısıyla gerçeğin yaşlı yüzünde yenilemiştir zamanı. Roman teknolojisi, maddenin belirsizliğinin yarattığı bütün durumları geliştirip kurgu yaşamına sokmuştur.Tehlikeli Oyunlar’daki üstkurmaca, ‘Benim Adım Kırmızı’daki çoğulculuk, ‘Bin Hüzünlü Haz’daki romantizm, ‘Fındık Sekiz’in mistik anlatımının öne çıktığı inceleme metinlerinde özgür bir okuma / yazma deneylemesi gerçekleştirebileceğim için zamana ve rastlantıya, Yıldız Ecevit’e teşekkürler…

    Batı Romantizminin, ‘sonsuzluk özlemi, duygu, öznellik, gönül üzgünlüğünden alınan haz, doğa ve özgürlük tutkusu’ on sekizinci yüzyıl aklının egemen baskısına karşı geliştirilen bir özlemdi.Bizde de modernist ve postmodernist edebiyatla romantizm çok biraz gecikerek canlanıp yumurtasının kabuğunu çatlatabildi. Ya sabırdı! bu durum.Gerçek, artık ve ters yüz. Madde denildi mi akla ilk gelen, onun gerçeklik üzerindeki etkisi.İkisi birbirini içten kuşatarak dünyanın algılanışını insandan geçerek değiştiriyor. Böylece özgürlüğe ve sonsuzluğa dokunma hissiyle tanışıyoruz. İnsanın zamanları burada deviniyor çünkü. Bilinçaltının ağları arasında bir tragedya gizlense de, o labirentte insan yolculuğa ille de çıkmalı …

    Franz Kafka ile Einstein’in Prag’da Bayan Fanta’nın evinde buluşması bence geçen çağın en büyük olayı. Yıldız Ecevit bu bilgisini bizlerle paylaştığı için mutluyum.Çünkü edebiyattaki ürkekliğim hızlı bir şekilde cesarete dönüştü.Neden mi? Bilim ve edebiyat, madde ile gerçeklik birbirlerini etkileyerek hayata taşınıyorlar ve her şey bu birlikteliğin, bu aşkın ürünü. Bay Samsa ile Bay İzafiyet kendi alanlarında yarattıkları belirsizlik,anlamsızlık ve zamanı çok yönlü kuşatmalarıyla gerçekliği bombardıman ettiler.Sanat özgürleşti bir parçacık daha.

    Anlamsızlığı içinde, belirsiz gibi duran maddenin (parçacık / dalga boyunda), şimdilik, gerçekliği olasılıklarıyla kuşatmış ve bunaltmış durumda.Yani gerçek bulanık… İnsan bunları yazıyor, düşünüyor ve seziyorsa bu farkındalığı neyle, nasıl anlatsın? Zihnin bilinçaltı seviyesindeki karmaşıklığını dışına nasıl yansıtsın: Üstkurmacaya, çoğulcu anlatıma ,metinlerarası yolculuklara, modern imgelere gelip gidip kendisiyle içten içe oyunlar kurmalı… Chagall gibi bulutlarda yüzmeli, gittiği yerlere yağmalı düşler.

    Yeni estetikle yazılan romanlarla insan, evrenle ortak işleyen yapısını hissetti. Dokundu o büyülü sonsuzluğa.Yıldız Ecevit’in U. Eco’dan aldığı bir cümle gerçeğin tarihsel gelişimini iyice özetliyor: “Batı uygarlığı idealden somut gerçeğe sonra soyuta, oradan da olanaklıya giden bir yol” izliyor. Zihnimizdeki parçalanmışlık bizim hem özgürlüğümüz hem de yalnızlığımız. Bu halle örtüşen modernist, postmodernist teknikler, dıştan içe çevrilen yolculuklar, zamanın çizgisel geleneğinin bozulmasını içlerine aldılar. James Joyce, Kafka, Marcel Proust, italo Calvino yazdıklarıyla insana değişik, yeni bir biçimle dokundu. Düşünce ve algı sistemimizin tembel alışkanlığı,keyfi, sakinliği bozuldu. Göl maya tuttu. Üstelik okuduğumuz acayipliklerden, tuhaflıklardan, anlamsızlıktan haz alıyorduk.Kendimizi tanımaktan korkuyor ama tanımak da istiyorduk.Kişiye özel duygu ve düşünce sıçramaları gelişti.

    Kitapta şaire ipucu var: “Özde edebiyatın somut gerçekliği başka türlü söylemek için oluşturduğu ve alegori / simge gibi geleneksel metaforik oluşumları da içine alan üst-kavram imgenin mutasyona uğramış bir biçimidir modernist imge” (s:54)Yeni romanlarda imgenin yeri büyük. Şiir yüksekliğindeki anlatımla metin yazarına, hayata ve okuruna yabancılaştırılıyor.

    Alain Robbe-Grillet’in anlamla anlamsızlığı barıştıran cümlesini çok sevdim: “Dünya ne anlamlıdır, ne de anlamsız, vardır o kadar.” Lyotard’ın ‘postmodern durum’ dediği high-Tech; tüketim / iletişim / bilişim /medyanın olağanüstü hal ilan ettiği bir dönemi bütün karmaşıklığı ve hızıyla yaşıyoruz. Metinlerin içine yerleştirilen dinamit ateşleniyor, parçalanan gerçek birleştirilerek yeniden yazılıyor. Bu da postmodernizmin doğal hali.

    Bu ön bilgileri özetledikten sonra Türk Romanında Postmodern Açılımlar’da çözümlenen dört romanı bir üstokumacayla yeniden çözüm deneylemesi yapmak istiyorum.Bu bana özel, ne anladığımın özeti olacak. Altmışlı yıllardan sonra gerçekle maddenin arasındaki kaygan alanda gelişen postmodern yaşamın, gerçeğin katı, gülümsemesiz ve affetmez yüzünden, bir kaçış yüzünden olduğunu biliyoruz.Bu durum en çok da edebiyatı değiştirdi.

    Postmodern metinlerde okur metnin bir parçası olur.Kuantum mekaniğinde de özne ile nesne arasında, aynı biçimde dalga fonksiyonunda bir bağ vardır.Yani her şey birbirini etkiler, değiştirir.Hisseden parçalar birbirini tamamlar.Metni yazan ile metni yeniden üreten arasında bir duygu bağı, düşüncenin tartışıldığı bir diyalog kuruluyor. Yıldız Ecevit’in kitabında yaktığı lambaların ışığını hissederek yeniden üretim deneylemesiyle incelenen dört postmodern metinle diyalog kurarak bir eleştiri da çözümleme yapmak istiyorum…

    Deney 1-) Tehlikeli Oyunlar:

    Oğuz Atay.Varoluş kurgusal ve oyunsal düzlemde kaygan bir dille, pastel dokunuşlarla bir tasarım kazanmış.Romanda üç düzlem var: 1- Somut yaşam, 2- Kurmacanın yaşamı (dilsel düzlemde), 3- Hikmet’in iç dünyası.. Roman daha başında uyku parantezine alınarak bir belirsizlik konuyor. Yani okurla peşin pazarlık yapılıyor.Zamanla ve ada öykücüklerle parçalanmış bir yapıda, zihinsel resim mozayıklarıyla, an’larla buluşup ayrışıyor. Hikmet’in (H)’si ve Sevgi’nin (S)’si kalıyor kimliklerinden.Her şey görünmez parçaların enerjisiyle ateşleniyor sanki.

    ‘Tehlikeli Oyunlar’ hayatın kurgularla, imgelerle inceltilip görünmezlik hafifliğinde ‘yavaş kullan aklını’ dedirten bir sis lambasının içine yazılmış.Romanın saati eski sadece. Çünkü zamanı ışık hızıyla çalıştırıyor Oğuz Atay. Bu romanı okumadan okudum. Şu yararı oldu. Karşıdan ısındığım bu kitapla en kısa zamanda tanışacağım.

    Romandan çok iyi seçilmiş cümlelerle bir üstokumaca içindeyim: [kendi oyunu (nu) ...gerçek olarak yaşamaya karar verir] (s:351), [eğer iyi yazabilirsek iyi bir oyundur] (s:265), [ ben kimdim kimi canlandırıyordum] (s:106) , [Ben de sizleri üçüncü çoğul şahıs yaparım: Onları dinlemezler. Ben de birinci çoğul şahıs olurum.] (s:86). Burası romanın bir öykü adacığı. Dalgalar vuruyor,düşündürücü,anlamlar üst üste. Durup düşünüyorum……………………… [Kasketimi çıkararak bütün bayanların W’lerini selamlasaydım] (s:131).Ulysses’le metinlerarası dilsel bağlantı kuruluyor bu cümleyle. [kaleminin ucu bit[er]. Bilge Hikmet’i terkedemez. Çünkü ona [terkeden kadın rolü verilme[miştir](s:454)

    Romanın kurgusu içinde yer yer metinlerarası sıçramalarla zamansal farklılıklar kapatılarak birleştirilir;aynı çağa taşınır, paylaşılır: [Steinbeck’in pamuk ve şeftali toplayan işçileriyle birlikte acı çekeriz, Hamlet’in meselesine katılırız.] der Oğuz Atay günlüğünün bir yerinde.

    ‘Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet’i gecekondunun ha-ha-ha’sıdır. Roman içinde yankılanır acı kahkahası. Üstkurmacada yazar kendi yarattığı albay ile tartışır iç konuşmalarını.Ona duyurur yabancılaşmış sesini.Parça parçalardan yapıştırıp yeniden bakmaya çalıştığı kimliğini kurgular.Elindeki her şey, aklındaki her durak, kurgudan ibarettir.

    Oğuz Atay günün tartışmalarına ‘Tehlikeli Oyunlar’dan katılıyor: [Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular,sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım,o sayfada sarardım.](s:77)

    Birinci deneylememdeki okumada,üstkurmacanın malzemelerini,yazar/okur arasında başlanan oyunun izleyicisiyim şimdilik.

    Deney 2 – ) Benim Adım Kırmızı-Orhan Pamuk.

    Oğuz Atay’ın dediği gibi bu roman da belli bir sayfasında sararmış, açık, bekler,durumda kalmasın istiyordum. Ama postmodern bir metni okumak haz almak için bir ön bilgi hazırlığı yapmalıydı yeni okur olmak isteyen. Bu arada Varlık Dergisinde Yıldız Ecevit’in ‘Benim Adım Kırmızı’yla ilgili geniş bir çözümleme yazısı çıktı. Çetrefil metni bir problem çözüyormuş gibi okuyarak ayrı bir haz aldım doğrusu. Yıllardır bir okur olarak uzaklaştığım Türk romanına ‘Benim Adım Kırmızı’yla döndüm.Orhan Pamuk bu yeni metninde Doğu’nun kültür ögelerini eski Türk sanatlarıyla kaynaştırıp yirminci yüz yılın avangardist edebiyat biçimlerinden geçiriyordu.Birikimini çok iyi kullanan, ya da yazarken araştıran Pamuk, romanını ‘minyatür sanatı,meddahlık, halkbilim ve tarihi’ni eğlenceli, gerilimli ve merak uyandıracak, yer yer romantik bir dille biçmlendirip kurgulamış. Çoğulculuk ilkesi metnin dokusundaki esas renk. Romandaki ağız çokluğu bir karnaval havasında, zamanları birleştirip barıştırdığından karşıtlıklar/bakışımlılık uyum içinde.Şeyler birbirlerini etkilemeden yoruma ve yeniden üretime açık bir biçimde yan yana: Tanrı,şeytan, ruh ve madde, güzel, çirkin, köpek, at, ağaç, insan, Kara ile Şeküre,Hüsrev ile Şirin ve Ferhat, Kuran âyetleri,kırmızı mor,,, ağız birliği içinde…Yap-boz oyunu, labirentli bilmecelerde çıkış yolunu bulmanın keyfiyle, rahatlığıyla bilinçaltının külleri ateşleniyor. Düşüncenin karşı kıyısından romana bakınca bir yazan da siz oluyorsunuz.

    Orhan Pamuk polisiye izleğini, aşkın kabalığını ve inceliğini, yaratımın üslup alanındaki tartışmalarını çift kodlu (nesnel/düşsel) sürdürüyor.Bir bakıma sanatçı romanı olan ‘Benim Adım Kırmızı’, estetik bütünlüğünde siirsel/romantik/minyatür/öykülemelerle , Hüsrev ile Şirin’in mistik aşkıyla yer yer buluşuyor.

    ‘Benim Adım Kırmızı’ 16. yüzyılda üslup çatışması nedeniyle öldürülen nakkaşların katilinin bulunması üzerine kurulur. Nakkaşlar şimdiye kadar yan yana gelmemiş bir biçimde aynı zamanda dedektiftir. Kitap bir polisiye roman gibi başlar ve biter. Bazı yerlerde gerilim, bohçacı Ester’le yabancılaştırılıp, unutturulur, okur üstkumaca düzleme taşınır. Nakkaşlar kılıç ve kalkanla dövüşürken birdenbire resim sanatı üzerine konuşmaya başlarlar. Burada da gerilim filtre edilir.

    Kırmızı, kanlı canlıdır romanda. Ve romanın üstüne damlar. Bu damlada gül, gelincik, dudaklar,aşkın fısıltısı, yürek,, vardır. Çocuklar, manav, yatak odası, argo, porno,oğlancılık, belden aşağı deyişler kendine söz alanı bulur.

    Harflerin bir yay gibi çekilerek, anlatımın resimlenmesi,minyatür kırmızısıyla boyanması romanı epik bir metne dönüştürür. Meddahlar çözüm üreten kişiler olarak kullanılır.Renklerin estetiği çeşitli duygulardan yansır, çağrışımlarla hatırlarsınız, ‘çiçek rengi şarkılardan’. Kırmızı, bir roman kişisi gibi konuşur.

    Estetik bir biçim olan metinlerarasılık, aslında metnin yeniden üretilmesidir.Kuran âyetleri, Gülün Adı, Ferhat ile Şirin, Attar,Gazzali, Dante yeniden dokunur. Orhan Pamuk soluk bir rüzgâr estirir Benim Adım Kırmızı’da. Kara ile Şeküre suda bir surettir.Okur kurmaca metnin içinde gizli bir yerde durur. Kitap,lar’a dönüşür. Sayfalar sararır ve insanlara benzer bir şekilde oradan oraya koşuşturur.Dünya boşluğa düşer.Son sözü okura bırakır kurmaca metinler.Bu postmodernist estetiğinin bir koşuludur.Orhan Pamuk sanat görüşünü Orhan/Şeküre/Şevket üçgeninde belirler. Kitap boyunca tartışılan şey sanatın sorunsallığıdır.

    ‘Benim Adım Kırmızı’ okuru yönlendirmez; betimleyicidir. Bu avangardist metin, okurun içinde iz sürer. Çoğulcu ve ucu yeniden üretime açık olan metinler Türk okuruna yabancıdır. Yeni estetikle donatılmış sanat ürünleriyle diyalog kurmak istiyorsak buraya kadar gelen öncü bilgiler yeterli.. İşte Yıldız Ecevit’in kitabı bu görevi üstlenmiş.

    Deney 3- Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş :

    Önce şu saptamayı yapmalı: H.Ali Toptaş avangardist, çoğulcu estetiğin en ucunda, soyut ürünler veriyor. ‘Postmodern kokteyli’nde elitist / biçimci bir sunuluş var.

    Yazmadığında yazan kendini özleyen bir yazardır o. Yaşamın kaotik, grotesk katmanlarını, ‘eşzamanlı ve çoğulcu’ biçimde açarak,fantastik, masalsı, romantik imgelerle boşlukları görünür kılmaya çalışıyor. İşi soyut olduğundan işçiliği zor. Bin Hüzünlü Haz, uzun metrajlı bir şiir filmi bence. Bir şiirden geriye neler kalıyorsa öyle bir duygu özeti içindeyim.

    Benim Adım Kırmızı’yı okumak için hazırladığım ben, Bin Hüzünlü Haz’ı da okuyabildi. Hiç doğmamış olan Haraptarlı Nafi ‘Hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum’diyerek girişte romanın kurmaca boyutunu ortaya koyuyor. Plastik orman yangını,sanal deniz suyuyla söndürülür.Ve sonra bu küllerden imge kuleleri kurulur.Okur da yazarı gibi, [uçsuz bucaksız bir sessizliğin ortasında tek başına]’dır. Bin Hüzünlü Haz’ın içinde. Hayalet kahraman Alaaddin’i bulmak umuduyla, kaotik / grotesk algılamalarla zamanda gezinir.[hayal ede ede], [bile isteye]. Postmodern kurgular birer hüzünlü mantar gibi ürer yazarın iç avucunda.Tabiidir ki yaşamın bu başa çıkılmaz,yorucu saçma hızı, yaşamın düşlenmesine ve içteki aynadan ikinci elden yansımasına neden olur.

    Belirsizliğin siyahı, beyaz içinde; [..olasılığın şarkıları..olasılığın masalları..olasılığın gülüşmeleri..olasılığın horultuları.. olasılığın ayak sesleri]’yle grileşir.(s:113). Artık gri, okurun da en yorgun düşen enerjisidir.Bin Hüzünlü Haz’daki polisiye ögeler gerilim, romantizm, heterojen karmaşık ve eklektik. [bir tekrar yığını halinde üzeri [n]e çullanan hayatın ağırlığına katlanabil[mek]içindir yapılan her şey. Kurmacanın sınırsızlığı sınır çiziktirir bir yerde, belirsiz, belli.

    [kalbi yeşilinde,neşeli kıvrak bir ıslık]’la. anlatı ormanında gezen H.Ali Toptaş üstkurmacanın katları arasında gerilir.Metin kendisi bir anlatıcıdır. Alaaddin’le masalsı bir hikaye zemini üzerine oturtulduğundan sonuçta hâlâ okur bir hüznün içindedir. Hayat alnına her okurla bir harf daha koyar.

    Yoğun imge hücrelerinden dokunmuş roman, taa en başından okurla uyum sağlayamaz, sağlar, postmodernizmi reddeder ya da algılarsınız. Bin Hüzünlü Haz, anlam katlarında soyut figürler çizer. Kâh Alaaddin, kâh yazar [alacakaranlık bir zamanın derinliklerine doğru belki yüzlerce yıl durup dinlenmeden yürür]’ler..

    .Deney 4 – Fındık Sekiz – Metin Kaçan:

    New Age (yeni çağ) postmodern metinlerin çoğulculuk ilkesi mistik/aşkın/kozmik paradigmalar zincirine bağlıdır. Rasyonalist/determinist değerlerin karşısındadır. Duygusal zekâyı, Uzakdoğu felsefesini, bilime katar. Yani bilim ve mistisizm yan yanadır. Einstein ve Heisenberg’in buluşlarında mutlak gücün bir parçası, salkımın tanesidir insan.

    Fındık Sekiz, tasavvuf ile bıçkın/külhani anlatımı birleştiren bir kitap. Yine üstokumaca; okumadan okuma yaparak, inceleyeceğim bu postmodern metni. Şimdiye kadar kendi türü içinde farklılık arzeden şeyin ‘tarz’ olduğunu söylüyor yazarı Metin Kaçan. Haa şunu anlıyorum: Ağır Roman’ın özgür kişisi Gıli Gıli, değişmek, metafizik bir töre’nin içinde Fındık Sekiz’in Meto’su olmak istiyor. [taklaya düşen martı[nın] kendine gelme[siydi] bu istek.

    Ruhun temizlenmesi Tanrıya ulaşmanın şartıdır. Bu yolda Hayat, Bahar, Çiğdem kadın isimleriyle metafore edilen doğal bir kaynaktan geçer Meto.Ve Metin Kaçan hidayete erer. Doksan sayfalık Fındık Sekiz bu kadar ayrıntıyı, çözümü, dil felsefesini acaba nasıl yedirdi kendine?

    Renk simgeselindeki ayrıntılar yeni değil.Her okur bilir ki kırmızı cinselliğin rengidir. Sonra [küstah kırmızı, çekingen sarı, utangaç yeşil, akıllı beyaz](s:17) doğrusu bende durup düşündüğüm bir duygu yaratmadı.Pek zanaatkârca bulmadım bu yanyanalıkları. Bir başka hoşsuzluk, [bu ıslak ve kızıl havada kaderiyle karşılaşacağı âna pergel sallıyordur](s:22). Pergelin sallanmasındaki resimde dilin yarattığı estetik bir durum yok bence. [..yağmurun gökyüzündeki pamuktan annesinden ayrılırken ağladığı gibi.] (s:72,73). Anne ile çocuk, yağmur ile pamuk kişiselleştirilmesinde de sıradan bir çağrışım var gibi…

    Fındık Sekiz, kendi türü içinde, kabuk değiştirerek, ya da organ yenileyerek bir üst duruma geçen bir metin belki. Ama Benim Adım Kırmızı’daki çoğulcu yaratımın işçiliği, duyguları,çeşitliliği, estetiğin sindire sindire, yavaşça beliren güzellikli hafiflemiş yüzü Fındık 8’de bana görünmedi.

    Türk Romanında Postmodern Açılımlar’ı okurken kitaptan özetlediğim ön bilgilerle dört metin okudum. Benim Adım Kırmızı ve Bin Hüzünlü Haz’ı bire bir okuyarak diğer ikisini okumadan okuyarak üstokumacaya taşıdım.Edebiyat tarihinin bilimsel gelişmelerden aldığı etkiler, insanın varoluş sürecindeki duygu ve düşünceleri, üretimleri özetlenmiş. Dört örnek mikroskop altında bilimsel bir yöntemle incelenmiş.Yıldız Ecevit bu kitabında da zamanın dokusunu,bilimsel etik anlayışıyla buluşturmuş. İncelediği yapıtları, türleri içindeki ayrılıkları, farklılığı, doku uyuşmazlığı,bağışıklık sistemindeki açmazlarıyla, çok ayrıntılı ele almış.Türk Romanında Postmodern Açılımlar böyle bir güvenirlilik taşıyor. Doğal bir yönsemeyle kalemim ve duygusal zekâm, üstokumacam, Benim Adım Kırmızı’yı türlerin içinde başat bir karakter olarak gördü.O tam bir kırmızı, kıpkızıl,doğal.. Sanatçı romanı, evet bu doğru. Çağını aşan, çoğulçu hoşgörülü, avangardist, şiirsel, ve biraz da romantik bir kitap. Metinlerarası zenginlikleri kendi dokusuna çok iyi uydurmuş. Alıntılık arzetmiyor. Metnin her satırı estetik anlamları kat kat katlamış. Aç açabildiğince, gör gerebildiğince ve tut ucundan, kozmik bir noktaya as,,,

    Yıldız Ecevit’in kitabı yazarkenki coşkusunu yinelenen satırlar arasında hissederek ben de dalgalandım bu üstokumacada. Emek vererek okuduğum ve yeniden ürettiğim Türk Romanında Postmodern Açılımlar, hafızamın en derin yerine ömür boyu kullanılmak üzere kaydedildi. Kilitlenmiş olan her kitabı bu anahtar kitapla açacağım umudu bende hep taze kalacak.

    ŞÜKRAN KOZALI (Varlık Dergisi Temmuz 200l)

    kaynak:http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/11205sukrankozaliturk_postmodern.htm

  5. selvi demiş

    yeni hayat gerçekten süper bir roman gözümü kıpırmadan okudum 1 günde bitirdim gerçekten çok güzel bana acı geldi…orhan pamuk bütün romanları güzel keşke dizi olsaydı

    • ekrem demiş

      Selvi Hanım, keşke siz de romanı bir günde değil de bir ayda okusaydınız. Belki anlamanız kolaylaşırdı; romandan ve yazardan bahsederken daha düzgün bir ifade kullanmanız kolaylaşırdı. Gene de tebrikler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: