Rüzgar Dolu Konaklar – Bejan Matur
Yazan: savaska Nisan 12, 2009
Rüzgar Dolu Konaklar – Bejan Matur
şiir, Metis yay, 1999, 114 sayfa
“Rüzgara sürdüm gözlerimi acıyla”
“Pencereden göründüğümüz kadarmış hayat”
“Dünya buhardandı bizse acıdan”
“Ne sorumuz vardı soracak hayata / Ne de cevabımız bakışlarımızdan başka”
“Bir ömre kaç ölüm sığdırılır.”
“Sırtımızdan jiletle akıtılan kan” ; sanırım Anadolu’da, daha çok da doğuda bir gelenek. Ay tutulması sırasında çocukların teneke çalmalrı da.(Teneke Trampetler). Yaşamla iç içe bir şiir, Rüzgar Dolu Konaklar ve Bejan Matur’un şiiri. Doğal ve imgesel bir söyleyiş. “Acılarından güç alan/ bir yolcuydum artık hayatta”. Rüzgar, dağ, anne, meşe
sık kullanılan kelimelerden. Hikayeler anlatıyor şair bize; Rüzgar Dolu Konaklar’ın, Yaşlıkız Tanrıça’nın, Melekler’in; Ay Gecesi Masallar anlatıyor bir de, ağıtlar… Bir varmış bir yokmuş, bir şair varmış, doğudan doğan, masallar diyarından, modern şiirin dağına tırmanan eteğindekilerle.
Bejan Matur, (d. 14 Eylül 1968 Pazarcık), şair, yazar ve düşünür.
14 Eylül 1968 tarihinde Maraş’ın Pazarcık ilçesi Maksutuşağı Köyü’nde doğdu. Ortaokul ve lise eğitimini Gaziantep’te tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
İlk kitabı Rüzgâr Dolu Konaklar ile 1997 yılında Halil Kocagöz Şiir Ödülü ve Orhan Murat Arıburnu Şiir Ödülünü kazandı. Şiirleri Adam Sanat, Defter, Ekin Belleten ve Yazıt dergilerinde yayımlandı. Şiirlerinden yapılmış bir seçki 2004 yılında “The Temple of a Patient God” adıyla İngiltere’de Arc yayınevi tarafından, Almanca-Fransızca diğer bir seçki ise Winddurchwehte Herrenhauser adıyla 2006′da Lüksemburg’ta PHI yayınevi tarafından yayımlandı.
Hâlen, Zaman Gazetesi’nde dil, Alevilik, Kürt Sorunu gibi çeşitli konular üzerine yorum yazıları yazmaktadır. 2008 yılında kurulan Diyarbakır Kültür Sanat Vakfı’nın kurucu başkanıdır.
Şiir Kitapları:
kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bejan_Matur
ŞİİRLERİ:
Allahın Çocukluğu
DİĞER ŞİİRLER
| Rüzgar dolu konaklar | |
Doğduğumuzda
Bizim için yaptırdığı sandıklara
Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz
Bir zaman sonra
Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgar
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.
Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.
Sırtımızdan jiletle akıtılan kanın
Karıştığı uzun ırmağa
Bırakıldığımızda
Annemiz bu kadarını istemezdi
Bu yüzden
O uyurken
Uzaklaştık
Diyorduk sulara.
Gidişin kendisinden artakalan
Her şey, herkes burada.
Ben buradayım
Kardeşlerim yitikliğiyle burada
Annem elbiseleriyle
Erkek kardeşim savaş korkusuyla
Babam burada hiç uyanmış olmasa da
Dünya eksilmiş etrafımda
Bir düş sanki olanlar
Uzayan ve uzadıkça acıtan
I
Annemiz
Siyah kadife elbisesini olkadığında
Saçlarını düşürerek bakışlarına
Babamızı hatırlardı:
Beyaz bir dağda olduğunu söylüyordu onun
Beyaz ve her bahar küçülen bir dağda
II
Hepimizden büyük olan
Ve uzaktaki savaştan korkan
Erkek kardeşimiz
Dönmeyince bir daha
Biz de korktuk savaştan.
Ama savaş değildi onu bırakmayan.
Gelmirken yanımıza
Atıyla uyumuş
Babamızın karşısındaki karlı dağda
Annemizin yüzü azaldıkça
Omuzları küçüldükçe annemizin
Şaşındık hangi dağa bakacağımıza
III
Evimizin uzun sofasında
Kadife elbisesi uzayıp
Gümüş başlığı ağırlaştıkça
Bolardıkça gümüş kemeri
Annemiz benziyordu baktığı dağlara.
Baharda inceliyordu kabuğu
Ama ulaşamıyorduk ona.
Ölüyordu
Bu defa gerçekten eriyordu
Bir daha görünmedi sofada
IV
Her kış kaybolan
Ve baharda ortaya çıkan
Bir ağaç oldu annemiz
Dövmeleri olan bir meşeydi o
İniltisi geliyordu kulağımıza
V
Annemiz
Her gece siyah kadifesiyle
Dolaşıyordu dağların arasında
Kökleri olmayan bir meşeydi o
Suskun, arasıra ağlayan
Ayrılmadan daha
Toplaşır gölgesine annemizin
Fısıldaşırdık aramızda
Tanrım n olur bağışla
Evimizi bağışla tanrım n olur
Dokunma sofamıza
Orada gülebiyoruz ancak
Orada adamakıllı susuyoruz
Orada ağzımız bizim oluyor
Dokunmasak da
Görüyoruz annemizi uzaktan
VI
Soğuklar başladığında
Atlılar gelmişti bizi almaya
Yaşlı ve tahaf atlılardı
Korkutmuşlardı bizi
Kar yağmıştı bakışlarına.
Ve hiç konuşmadan bizimle
Bakmadan ellerimizin küçüklüğüne
Konaklara götüreceklerdi bizi
Rüzgarla uğuldayan konaklara
VII
Annemiz
Babamızın ve kardeşimizin ortasında
Usulca uyurken
Uzaklaştık yaşlı atlılarla.
Boynumuz ağrıdı geriye bakmaktan
Gözlerimiz uzadı her kıvrımda.
Ama boşuna
Boşuna bizim ağlayışımız
Hastalığımız boşuna
Yönü yitirmişti atlılar
Dönemedik bir daha
VIII
Dağlardan yuvarlanan taşlar gibiydik.
Dörk kızkardeş
Gölgesiyle derinleşen vir vadide
Artık bizim olmayan
Yatağımızı aradık
Aradık yatağımızı günlerce.
Kaç dağ gittiysek
O kadar uzaktık birbirimizden
O kadar yalnız dendimizle
IX
Ne son ne başlangıç
Ne içeri ne dışarı
Oradaydık
O taştan dünyanın ortasında.
Yollarımız uzadıkça
Annemizin dövmeleri kararmakta
X
Ayrılacaktık herbirimiz
Bir yolağzında.
Ama önce kim
Kim korkacaktı
Yoldan
Geceden
ve yaşlı atlıdan.
Sıramız yoktu
Bu yüzden ürperiyorduk her ayrımda.
Ben kalmıştım sona
Önümde uzanan dar yolla
Acılarından güç alan
Bir yolcuydum artık hayatta
XI
Geldiğimde rüzgar dolu iki konağa
Günlerce uyudum
Kilimler ve bakırlar arasında.
Rüzgarı sevebilirdim
Kapılar ve pencereler olmasa
XII
On yılım geçti rüzgarla
Üşüdüm her konakta
Konuşmanın ne anlamı var diyorum
İnsanın yankısı olmazsa
Suskun konaklar gibiydim
Kapıları gittikçe çoğalan
XIII
Gümüşler ve atlar azaldıkça
Taşınıyordum oradan oraya
Yıldızların sesini tanıyordum
Güneye yaklaştıkça
XIV
Geceleri
Yalnız ve budala ay
Bana benziyordu
Bir tuhaflık vardı gülüşümde
Büyüyordum.
Aşkı düşünüyordum arasıra
Efendisini gövdenin.
Hangi gece uykusuz kalsam
Toprak kokuyordum
Ve çıktığım her yolculukta
Yorgunluğuma aldırmadan
Düşler kuruyordum.
Yolların korkutmadığı bir zamanda
Yoksulluğuyla alay eden
Yeşil gözlü bir adam çıktı karşıma
Gözleri koyulaştı adamın
Yaşlandıkça
XV
Çocuklarım oldu o yeşil gözlü adamdan
Biri askerdeyken, diğeri kızıl saçlı olan
İki oğlan.
Ve gelinim,
Her gece kızıl saçlı oğlumla uyuyan.
Üşürdü hep
-yenge ayakların ne sıcak-
Derdi ona sokolarak.
Onüç yaşında iki çocuk
Uyurlardı her gece fısıldaşarak.
O gecelerden birinde
Yağmur girmişti uykusuna.
Saçlarını bana bırak
Saçlarını bana bırak
Diyen yağmur,
Büyülemişti oğlumu uykuda.
Saçlarını rüzgarla yıkadığı
Tepeye çıktığımda
Görünen ova
Sular altındaydı
Bulutlar yapışmıştı toprağa.
Bir kıpırtı bekliyordum
Bir ses
Oğlumu gizleyen sulardan.
Arkamda toplanan köylüler
Uçları yanan sopalarla
Karanlığı hatırlattılar bana.
Duramazdım
İndim buharlaşan toprağa.
Çamurlar arttıkça
Gücüm yetmiyordu karanlığa.
Üşümesinden korkuyordum yine
Saçlarının kirlenmesinden.
Bir ses
-Ölmüş- dediğinde
Üşümüyordu artık oğlum
Sessizdi yağmurdan.
Yüzüm çamurlu ve keder içinde
Taşıdım gövdesini,
Saçlarını taşıdım ellerimde.
Yüzükoyun bindirildiği at
Tepeyi çıkarken
Işık sızdırıyordu gizlice.
XVI
Yeşil gözlü adamın
Bıraktığı yatakta
Yaşlanıyorum tavana baktıkça.
Artık
Anneminki kadar uzun eteklerim.
Saçlarım uzun
Oğlumun kızıl saçlarından.
Kısa sürdü her şey
Yolculuklar
Ölüm
Ve konaklar
Hiçbir şey kalmadı etrafımda
İsten kararmış sütünlardan başka
Gücümü toplamalıyım son defa
Saçlarım kına kokmalı
Elma çiçekleri olmalı suyumda.
Ve tanrı beni duyuyorsa
Daracık bir mezar istiyorum ondan
Konakların büyüklüğünü
Uğultusunu unutturan
|
|
Bejan Matur: “Şiir insan ruhunun kalesi” (SÖYLEŞİ)
Şiirlerinizden yetiştiğiniz coğrafyaya gidelim. Konak, yol, dağ, savaş, kuşaklar… Nasıl bir ortamda büyüdünüz?
Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in göç ve iskan politikalarından epeyce nasibini almış bir şehir Maraş. İnsanda Anadolu’nun doğusu orada başlıyormuş duygusunu yaratan bir tür eşik. Bir geçiş yeri. İskan yasalarıyla yan yana yerleştirilmiş pek çok azınlığın birbirlerine yabancı olduklarını hep hatırlattıkları bir yer. Bu hatırlatmada her biri diğerinin yabancılığını duyururken, kendi de hep yabancı kalacağını bilmenin acısıyla iğreti durur. Ve bu iğreti durumu daha da ilginç kılan oradaki sosyolojik terslik. Orada toprak sahibi ve varlıklı olanlar Alevi-Kürt aşiretleri. O topraklarda çalışmaya gelenler ise Osmanlı’nın yüzyıl başında dağ köylerine yerleştirdiği Balkan Türkleri. Ben orada, toprakları olan bir ailede doğdum. Geleneksel olanla modern hayatın iç içe olduğu bir ortamda. Şiir sonuçta gerçeğin değil, imgelerin dilini kullanır. Ve şair denilen kimse bir tarih duygusuna sahip olan kimseden başkası değildir. Bir şair içinde büyüdüğü dünyaya bakarken yüzyılların ötesine bakabildiği ölçüde evrenselleşir. Kısacası, şairler ve yazarlar kendi coğrafyalarını taklit etmez, o coğrafyayı yeniden yaratırlar.
Şiirlerinizde yol, göç, uzaklar ve yitiriş, en çok dikkat çeken imgelemeler. Yerleşik hiçbir şey yok gibi. Sahip olmak mı üretir, yoksun ve yerleşik olmamak mı?
İnsana hayal kurduran, ona tutku yaşatan sahip olmadıklarıdır. Macera biriktirmek istiyorsanız yola çıkmanız gerekir. Bundan sadece fiziki yolculuğu değil, iç yolculuğu da kastediyorum. İnsan köyünden hiç ayrılmadan da tüm evreni algılayabilir. Bu anlamda felsefi düzeyde kullanıyorum göçü de, yerleşik olmamayı da. İnsanın dünyadaki gel-geç varlığına bir yorum getirebildiği ölçüde fikirler ilgimi çekiyor. Statüko bu anlamda insanın arayışını gölgeler. Ruhu kısırlaştırır. Trajedya kahramanını ilginç ve zengin kılan arada oluğudur.
Tarihi, soy ve geçmişi irdeleyen şiirlerinizde duygu ikinci planda kalıyor. Diliniz ise sade ama saklı kavramlar ve imgeler dikkat çekiyor. Sizinki nasıl bir şiir etkinliği?
İnsanlığın başlangıcından itibaren, şiir dünyayı yorumlamanın, algılamanın en temel yollarından biri olageldi. İnsanlığa ait ilk kutsal metinler de dahil olmak üzere, kitaplı dinlerin dili bir tür şiirdi. Bu anlamda şiir kökleri arkaik dünyanın yorumlanışına dek varan bir sanat etkinliğidir. Belki de bu nedenle şiirin modern dünyada pek yeri yok. Modern hayatın dili şiirin üzerini örtecek kodlardan kurulu. Modern hayatın şiire hakkını teslim etmeyişinin nedeni, şiirin insan ruhunun kalesi oluşudur. Çünkü bize insan oluşumuzu hatırlatan tek gerçek etkinlik, sanat etkinliğimizdir. Ve şiir tüm sanatların ana kaidesidir. İçinde şiir taşımayan herhangi bir sanattan söz edemezsiniz. Şiiri yoksa o sanat sıradan ve eksiktir. İyi şiirin ne olduğuna dair pek çok şey söylenebilir. Benim de, teorik düzeyde cümlesini kurabileceğim bir şiir tarifi olabilir ama burada sözünü etmeyi istediğim daha yalın ve primitif bir ölçüt; güçlü bir şiirin üzerinde bir okumada çözülemeyecek bir düğüm bulunur. Bu düğüm bir okumada çözülmediği gibi her okumda okura farklı bir duygu yaşatır.
Kimileri şiiri duygu etkinliği, kimileri de dil etkinliği olarak yorumluyor. Size göre nedir?
T. S. Eliot, “şiir duyguların ifade aracı değil, duygulardan kaçma aracıdır,” der. Tabii bu söz taşınamayacak derecede güçlü duyguları olanlar için geçerli olabilir. Bana göre, zekadan bağımsız bir duygulanımdan söz edilemez. İnsan duygusu eskiyip, köklendikçe onda düşünceye dönüşür. Bu anlamda şiir başlangıçta dinamiği duygu olan bir güçle şairine gelir. Ayrım şairin yönteminde ortaya çıkıyor. Kimi şairler büyük narsistler olduklarından kalemlerinden otomatik olarak çıkan her şeyi biricik ve olmuş ve büyük sayarak, üzerinde oynamadan yayımlar, okuruyla paylaşır. Benim de aralarında olduğum bir kısım şair ise; dışavurumcu bir yöntemle ortaya çıkardığı ilk metni, okuruyla paylaşmadan önce bir işçilikten geçirir. Adına zanaat denen bu süreç o şair ne kadar mükemmeliyet tutkunuysa o derece eziyetli seyreder. Sizin de sözünü ettiğiniz dil etkinliğidir bu aslında. Bir tür elmas işçiliği. Sözcüklerin yontulup parlatılması, fazlalıkların atılması. Şairin zekası, matematik bilgisi yaptığı işin rafinelik derecesini belirler. Ve hatta ben biraz daha ileri giderek mimari ve müziğin kurallarının şiir için de kullanılabileceğini iddia ediyorum. Özellikle bir kitabın kuruluşunda bu disiplinlere dair bir fikriniz bir ritim duygunuz yoksa o kitabı kolay okutamazsınız.
1980 öncesi politik dönemde edebiyat gibi şiir de politize olmuş ve politikanın yedeğine düşmüştü. Sizce şiir bugün nasılı İçerik itibariyle neyi işliyor?
Gerçek sanat, insanı ve onun yeryüzündeki oluş serüvenini konu alır. Ve bunu yaparken, gündelik, politik kategorilere yüz vermez. Politik gerçeklerin zamanla değişeceğini bildiğinden yüzeydeki sorunlara ve acıya değil, daha derindeki, insana içkin olan acılara değinir. Tarihin her döneminde olduğu gibi, bugün de şiirini sadece gündelik politik ve sosyal kategoriler üzerinden kuran, kolaycı ve popülist şairler var. Ayrıca 80 öncesinde hayat daha politikti. İnsanların tek ve ortak bir ütopyaları vardı.
Gerçek şiirin boşalan yerini, popüler duyarlılıkla beslenen, kitlesel duyguları onaylayan, şiir dışı metinler doldurdu. Şiir adına yapılan kimi kasetlerin yaygın olarak dinlenmesi de bunun kanıtı. Gerçek şiir direnebilecek miı Öncelikle, popüler sanatla iyi sanatı ayıralım. Ayrı oldukları için de karşılaştırmayalım. Böyle bakarsak, gerçek şiirin bir şeye karşı direnmesi diye bir sorun da kalkmış olur ortadan. Zaten bir şiir popüler alandaki kirlenmeden yara alır hale geliyorsa hiçbir zaman iyi olmamıştır. Gerçek şiire popüler alanın kiri bulaşamaz. Belki kalabalık ve gürültü nefes aldırmaz bir süre ama zamana kalacak ve kazanacak olan yine iyi şiirdir.
Şiirin gerçeğiyle şairinin gerçeği çoğu zaman ve birçok örnekte çelişkili olmuştur. Şiirlerinizde yitirilmişe ağıt yakarken gerçek hayatta nasılsınız? Zamanın hangi boyutunu yaşıyorsunuz?
“Gerçeğin zamanı yaşadığımız andır. Giderek de bunu daha çok kavrayan şiir olacaktır. Düzyazı işi daha çok zamana bırakır,” der John Berger. Şiir geçmişi ve geleceği buluşturan bir anın sonsuzluğu duygusunu yaşatan bir etkinliktir. Bu anlamda sanırım “şimdi” ilgimi çekiyor. Yaşadığı ana kendini bırakamayan insan yaratıcı olamaz.
Aşkı, sevgiyi ve güzelliği hep erkek şairler işledi. Siz bu tanımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her alanı olduğu gibi edebiyat alanını da erkekler doldurduğu için aşkı da sevgiyi de erkekler yazdı. Edebiyat, kadınlar tarafından çok boş bırakılmış bir alan. Böyle olunca da aşağılamaya müsait bir alan halini aldı. Erkek gözünden bir kadınlık yorumu, bazı prototipler çıktı. Ve bunlar genellikle fettan, baştan çıkarıcı, sevmeyi bilmeyen bir kadın tiplemesine eşlik eden betimlemelerdi. Oysa bir tek kadınlık durumu olmadığı gibi, kadına ait bir tek karakterden ve sevme biçiminden de söz edilemez. Sonuçta yazı yazan kimse kendini anlatır. Kendi içindeki kadını ve erkeği konuşturur.
Kürtlüğe dışarıdan baktığınızı söyleyenler var…
Ait olduğunuz bir şeyi algılayabilmek ve doğru görebilmek için dışına çıkmak gerekmez mi zaten?
Başka bir söyleşimde de ifade ettim. Bizler seçmediğimiz, içine doğduğumuz kimlikleri bir süre sonra kader gibi yaşamaya başlıyoruz. Halbuki ait olduğunuz kimliğin size dayattıklarının tek hakikat olmadığını fark etmekle o kimliğe de haksızlık etmemiş olursunuz. O kimliğe ait zenginliğin bizi oluşturduğu doğru ama onu tek gerçek olarak algıladığınızda, insanın yeryüzündeki macerasına kulaklarınızı kapatmış olursunuz. Faşizme kadar giden dar düşüncenin kaynağı da budur.
Bir söyleşinizde “Ölü dil”den söz ediyorsunuz. Ölü dil Kürtçe mi? Kürtçe yazmıyorsunuz ancak dört kuşaklı bir aile ortamında yetişen biri olarak bu dilin bilinçaltınızdaki yeri nedir?
Hangi dilde düşünüyorsanız o dil sizin yaşayan dilinizdir. Rüyalarınızı da yaşayan dilinizde görürsünüz. Ben Kürtçede düşünemediğim gibi, rüya da göremiyorum. Bu anlamda Kürtçe benim için neredeyse hafızaya terkedilmiş bir dil. Ve bu anlamda bende yaşamayan bir dil. Bilinçaltını çocukluk yaşantıları belirliyorsa eğer, Kürtçe bilinçaltının oluşumunda oldukça önemli bir yere sahip. Fakat bu varlık Kürtçenin anlamından çok, seslerinden oluşuyor. Kürtçenin seslerinin zihnimde yarattığı etki, şiirimin ritminin kuruluşunda mutlaka etkili olmuştur.
İlk kitabınızda yitirilişe yakılan ağıt, ikincisinde buna bilinçli bir karşı koyuş görülüyor. Son iki kitabınızda neyi işliyorsunuz?
Ayın Büyüttüğü Oğullar, kendi coğrafyamla kurduğum ilişkiden ve yolculuklarımdan kalan imgelerden doğdu. İki bölümden oluşuyor, Soyağacı ve Akdeniz. İlk iki kitabımda başkalarının hayatına bakmış, onları anlamaya çalışmış biriyken bu son iki kitapta anlattığım uzak acılar benim başıma gelmiş gibi bir dil kullandığımı fark ettim. Onun Çölünde bir aşk kitabı. Üç ayrı aşk işleniyor. Aşkın kronolojisine göre düzenlenmiş kısa aşk şiirlerden oluşan bir bölümün yanında iki uzun aşk şiirinden oluşuyor.
Söyleşi: Mehmet Sebatlı, Ayrıntı Edebiyat, Aralık 2002