SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Suskunlar – İhsan Oktay Anar

Posted by savaska Nisan 22, 2008

suskunlar Kısa boylu, kalın sesli Kalın Musa. Veysel Efendi, Kalın Musa’nın veremli, naif oğlu. Muhayyer Hüseyin, yeğeni Veysel’e kemençe hediye eder. Babasının yasaklamasına rağmen, çaldığı ezgilerle herkesi büyüler Veysel. Davut ve Eflatun, ikiz, Veysel’in oğulları…

Barba Malaki’nin meyhanesi. Kör Bağdasar(kemençeci), kanuni Kirkor, Davud(udi)…. Rakip saz heyeti; Amin, Gülabi, Meymenet.  Kanuni Asım, uğursuz Çargah makamı, uğursuz sokak. Davut’un, Asım’ın girdiği sokağa girmesi… Sokakta olağanüstü sesler, fısıltılar duyar Davud. Yolun tam ortasında genç bir kadın. Neva. Aşk. Annenin gelişi ve… tehdit, sonra kendilerine musallat olan bir adamdan kurtarılma isteği.

Abalı Fellah Cami müezzini. Fırtına İmam. Bilal-i Habeşi sesli.  Mahallenin yeni sakini Hacı İskender (Pereveli İskender Efendi), kısa boylu, asık suratlı, din alimi(!) Vaazları, “küfür saydığı musiki” ve Kalın Musa ailesiyle selam sabahın kesilmesi mahallelice.

Hızır Paşa, sevdalı oğlunu neşelendirsin diye Veysel Efendi’yi çağırır. Veysel, hüzünlü bir melodi çalar. Zaten dertli olan Hızır Paşa’nın oğlu erir, ölür. Veysel Efendi, Baba Cafer Zindanı’na atılır.(şeriata göre) “ellerinde haydar denilen o bilek kalınlığındaki sopalarıyla içeride kol gezen acımasız zindancılar…”

Davut, Neva serhoşu. Liman, Mısır Çarşısı, Bedesten görüntüleri….

Hüseyin Efendi’nin, kahveyi satma girişimi. Hamamcı(fırsatçı). kahveye gelen Neva’nın annesi. Neva’nn diğer aşığı Asım. Esrarengiz kağıtta yazılı zirgule semaisi. Asım, Neva’ya musallat, ama ölü….

Kalın Musa’nın, oğlu Veysel’i kurtarma girişimi. Kapıcı Ağa’yı yemeğe davet etmesi.Zümrüdüanka’yı feda. Ki bu, gözü gibi sakındığı, belediği tavuğudur. Sonuç, hiç…rüşvet sonuçsuz…. Aşırı üzüntü nedeniyle Kalın Musa’ya inme iner. Hem tavuk gitti, hem elde var sıfır…

Davut’un, semaiyi incelemsi ve çalmaya başlaması, Asım’ın hayaleti ile karşılaşma…

DÜGAH 

Eflatun’un gözden kaybolması, annesi Goncagül’ün mezarına gitmesi. Sesler duyar, yüzüne nur iner. Odaya kilitlenir Eflatun. Hiçbir dua, büyü fayda etmez ve senelerce odada kilitli kalır Eflatun. Eflatun’u çağıran ses. sofu, kıskanç bakkal. Azametfüraş Zat. Darphane kapısı ve dilenci. Çemberlitaş Hamamı ve gelene geçene sataşan tellaklar. Kapışan arzuhalciler. Büryan kebabı ve Obur Adam.  Cellat Kara Ali. Bir paşa. Ak sakallı ihtiyar, kölesini döver. Eflatun kendisini çağıran sesin peşine düşmüştür, kendisini çağıranın bu adam olduğunu düşünür, ama bir kez daha yanılmıştır.  Ayyaş kayıkçı, Eflatun’u Galata’ya geçirir, muskaya karşılık.  Rum tüccarın para sandığı parçalanır, paralar her yana saçılır. Eflatun’u çağran bu tüccar da değildir, üstelik parayı toplamaya yadım etmeye çalışr ve dayak yer. “O ana kadar, kazara da olsa tam yedi kere görünüşe aldanarak hata işlemiş, kendisini çağırdığı zahabına kapıldığı yedi efendiye, kah hayır işleme, kah ilgi ve kah nezaket namına tebelleş olup bu zevatın ağızlarının tadını kaçırmıştı.” (s.119)  Eflatun, Galata Mevlevihanesine gelir, burada iyi karşılanır, burası “insanlara ‘Gel’ diyenler”in yeridir. Ve senelr boyu Eflatun’un kulaklarından eksilmeyen ses “ney” sesidir. “Ney”i öğrenmeye karar verir.

“küKalbinde taşıdığı nefret duygusu nedeniyle burnundan soluyan bir Mevlevi dervişi”…  Galata Mevlevihanesi Şeyhi Nuvarih Bursevi’nin cenazesi. “Suskunlar” diye anılan kabristan….

Derviş ve İbrahim Efendi, Firavun lakaplı kişinin işkence yapıp köle olarak sattığı kişilerdir. Firavun, seneler sonra dergaha katılmış, şeyh olmuş, Nuvarif Bursevi’den başkası değildir. Kötü değil, iyidir kazanan.

Eflatun dergahta kalır, ney öğrenmek için. Ama zaten o kulağına gelen ses… ney sesi… Ney üfleyebiliyosur, Eflatun. Şeyh İbrahim efendi şaşkındır…

SEGAH

Davut, notaların sırrını hala çözememiştir. Asım’ın hayaletinden kurtulmak için “fenni bir hayalet avcısı” tutar. Hayalet avcısı, Asım’ın hayaletiyle baş edemez, kaçar…

yeni bölüm neyzen batın Hazretlerine duayla başlar. Yedikule Kahini, geleceğe ve geçmişe dair her şeyi bilen, çok okuyan bir zattır. Bu zatın bir gün eşeği kaybolur. Eşek, üç gün sonra 7 kör kahin (7 ünlü kentten) ile gelir. “Neyzen batın’ın oğlu Zahir Efendi’mizin geleceği” kehanetine inanç…

Çemberlitaş Hamamı’nda bir adam, genç softalara sataşır : ” Bu okuduklarınız mühmelattır, yani boş şeylerdir. Felsefiyyat okuyun daha iyi.” üstelik rakı içer bu adam, zındık..Asesler gelir, içki içen, fıkıh ilmini ilim olarak görmeyen bu adam, kadı karşısına çıkarılır. Kadı sorguya başlar, adam, beklenen “Zahir”dir, sorular eksiksiz cevaplar, serbest bırakılır.  Zahir şarkı söyler, kalabalık peşine takılır. 7 kör adam, Zahir’in çevresini kuşatır, ona secde eder.

Cüce efendi2nin (Pereveli İskender Efendi), şarkı ve içki üzerine yobaz vaazı. Cüce Efendi’nin kulağına gelen ses ve böylece “musikideki şeytan ruhuna giriverdi”…

Rafael, “hayatını ilme adamış biri sayılırdı”. Pislik içinde yaşar… Tabip(!)   “Kabadayılarnasıl ki leşleriyle anılıp korku salıyorlarsa, Rafael de naaşlarıyla yad edilip dehşet saçmaya başladı.”  Hasta Tağut, Rafael’in hasta ettiği lazar… Tağut, dergahtan gelen sese tahammül edemez. Tağut, Bursalı aracılığıyla “iki Mevlevi”ye eziyet ettirir.

Zincirli han. Çete. 19 kişi. Dokuzlar. Çete reisi Çapraz Bayram. Güreşçi İsmail(horoz..). Heybet, çetenin haracını toplayan, hülleci. Köse Zehra, Heybet’le evlenen, hülle kazası, gecenin işi…. Bayram’ın göğsünde bir sızı. Hiçbir hekim deva bulamaz. Bir otacı kadın, bu ağrının vicdan azabından kaynakladığını söyler ve kendini dine vermesini öğütler. Bayram, Cüce Efendi’ye varır, ondan aman diler.  Cüce Efendi coşar, vaaz…ağrı geçer, İmana gelir Bayram.

Tamburi Gülabi’nin cenazesi… Çete’nin, Bayram’ın çetesi, Kanlıcakapı Hanı’nı basması, ancak yakalaycakları kişinin kaçması..(Muhteşem Neyzen Batın’ı).   Gülabi’nin biraderi Meymenet’in de öldürülmesi. Şeyh İbrahim Efendi’nin “ney”i kusursuz üflemesi ve bununla gururlanması. Çevredekilein alay konusu olması, Zahir’in alaycılara engel olması…

İdris Dede, yusuf Dede, Davud, duydukları kanun sesi.. sır.. Zahir’in bu sırrı açılayacağını söylemsi. “Rafael’in, üzerinde deneyler yapa yapa tıp ilmini öğrendiği Lazar”ın, Zahir’e verdiği kağıtlar.. Sonato. Re Minor. A.Perevelli. A. Prevelliyi araştırma…

 Konstantiniye esir pazarı. Kethüda Efendi. Katip İbret, 200 akçe rüşvet karşılığı Alessandro Perevelli ile ilgili bilgileri bulur. “Cüce, uzun parmaklı, çalgızcı, Asım’a satılmış.” İki Mevlevi dervişi “Fesubhanallah” çeker….

Sofuayyaş. Muhayyer Hüseyin efendi’nin evi önü. Davut, Zahir, Lazar içeridedir. Kalabalık, “zındık, dinsiz” nidalarıyla evi taşlar. İki derviş, öğrendiklerini anlatırlar. Zahir, Kalın Musa’ya yumurta verir. Anka Kuşu yumurtası. Ama… Lazar kusar, hem de çil çil altın; Rafael’in altınlarını. Kalın Musa, sağlığına kavuşur, Musa’nın sakladığı altınlar ortaya çıkar. “Cimri Musa”…

Cerrahpaşa Mezarlığı. Zincirli Han’ın karili Kabil ve iki yeğeni, mezarlığın ortasına çilingir sofrasını kurarlar, Amin’i çuvaldan çıkarıp boğarak öldürürler(Kardeşleeri Gilabi, Meymenet gibi.)

Bir zamanlar Hızır Paşa’nın konağı. Aşçı ve yamağı. Yamak, aşçıbaşının yerine geçer. Yamak, “Yasak Tad”ın peşinde, Adem’i cennetten kovduran.. Konaktan kovulan yamak. Zahir Hazretleri ile karşılaşır. Ramazan ayı. İftar. Rakı ve kavun. Zahir’in söylediği şarkı, coşan şakirtler..

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”

“Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur.”

“İnsanlara neui söylediğimi ve onları neye davet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesini anlatmış, hepsini neye davet etmiştim. Kulağı olan işitti.” s. 231

Bağdasar’ın biraderi Kirkor’un cesedi Cerrahpaşa Mezarlığı’nda bulunur. Hüseyin Efendi’nin evi, sofularca basılır, müzik aletleri parçalanır. Yakuta isimli bir santuri bu yobazlara, Zahir2in yerini söyler. Zahir linç edilir, beyni dağıtılır.

kabil ve yeğenleri mezarlıkta. Kardeşler, babalarını öldürenin amcaları Kabil olduğunu öğrenmişlerdir. İntikam. Kabil, ölür. Kardeşler, eşyaları paylaşırken anlaşmazlık çıkar, kerdeş kardeşi öldürür. “Şimdi Kabil sensin.” amca, ölürken iki çocuğunu yeğenine emanet eder. Lanet sürecektir,  nesilden nesile. Yeni kabil, çuvalı açar, Bağdasar’ı öldürür.

Devrin sadrazamı. Zincirli Han’a baskın. Çapraz Bayram ve adamları zindana atılır. Veysel hapisten çıkar. Şeyh İbrahim Dede Efendi katledilir. Şeyh İbrahim’in bıraktığı mektup. Davut’a, Eflatun’u, Tağut ya da Azazil’den koruma görevi.

Davut, Rafael’in evine gelir, Tağut’u öldürmek ister, Tağut’un dilini(bir yılandır) koparır. tağut’un yardımcısı bir “cüce”dir.

Alessandro Pereveli2nin hikayesi. Asım’ın esiri; Asım’ın müzik öğretmeni; Asım’a verdiği beste karşılığı kazandığı özgürlüğü, dine ymnelmesi, hitabet yeteneği ve Pereveli İskender Efendi’ye dönüşmesi, vaazlar vermesi… Asım’ın, Neva’ya aşık olması, yataklara düşmesi. Neva’yı gören “cüce” de aşık olur Neva’ya. Nefret. asım, bir saz semaisi besteler. Cüce bu eseri dinleyince çok etkilenir, kızar. Asım, bu beste ile ilan-ı aşk edecektir, Neva’ya. Cüce, Asım2ı öldürür, Asım2ın bestesini bozar, beste artık aşkı değil nefreti anlatmaktadır. Cüce, bir sonat besteler. Tağut’la buluşur, Tağut ona ölümsüzlüğü vaad eder. Cüce, asım’ın değiştirdiği bestesini Neva’nın kapısına bırakır. Yedi musiki üstadını öldürmek isteyen Tağut. Cüce, İbrahim Efendi’yi öldürür. Öldürülen yanlış kişidir ve Tağut bunun farkındadır…. Sonra…..sonrasını okuyunuz….

EK:

1- SUSKUNLAR’IN SİMGE(ME)SEL DÜNYASI

2-* Anar Makamı

 

Reklamlar

4 Yanıt to “Suskunlar – İhsan Oktay Anar”

  1. savaska said

    SUSKUNLAR’IN SİMGE(ME)SEL DÜNYASI
    Bize masal içinde masallar anlatan İhsan Oktay Anar’ın son romanı Suskunlar, İletişim yayınları arasında çıktı. Romanlarını, ele aldığı konuya ait geniş bir sözcük dağarcığıyla yazan Anar, son romanını da musiki etrafında kurar; tabii ki, musikiye ait oldukça geniş bir dağarcıkla. Bu konuda öylesine gayretkeştir ki, musikiye uzak biri için sözlükler de kâr etmez; tıpkı Amat’taki gemi ve denizcilik terimleri gibi.

    “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi.” Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh; üçüncüsü Segâh; dördüncüsü Çârgâh; beşincisi Pençgâh; altıncısı Şeşgâh ve Tanrı’nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh’dır. Heftgâh makamının niseb-i şerife sayısı da yedidir. Yedi sayısı, Suskunlar’da çok önemli bir simgeye dönüşür ve roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlar; Konstantiniye’nin yedi musiki üstadı birer birer öldürülür. (Öldürülen bu yedi üstada ‘Yedi Suskunlar’ demekte de bence bir sakınca yoktur.) Romanın son bölümünde Yedikule Kahini’ne yedi arkadaşı bir ayna hediye ederler. Kahin rüyasında yedi şehrin (Kahire, Urfa, Basra, Hicâz, Trablus, Kazan, Bağdat) yedi kahinini (Bilâl, Heybet, Abbas, Mesût, Zeynel, Selâhattin, Munkasım) görür. Dünyanın ikinci hakikatini göreceği bu aynada, yaşanan yedi olayı müşahede eder ve roman böylece son bulur.

    Elbette roman sadece ‘yedi’ simgesi üzerine kurulmamıştır. Zaman, mekan, kişiler, olaylar hepsi birer simgedir. Azazil, sonra Tağut olacaktır; Kabil, İsmail Dede, Alessandro Perevelli ya da Pereveli İskender Efendi yani çembalo üstadı cüce; herkesi kendine âşık eden Nevâ; Bâtın, Zâhir, Dâvut, Eflâtun, Kalın Musa, Veysel Bey, Bağdasar, Gülâbi, Meymenet, Âmin, Firavun ya da tersinden Nuvarif, Muhayyer Hüseyin Efendi ve daha niceleri aslında roman boyunca kişileri temsil eden özel isimler olmaktan ziyade birer simge olarak vardırlar. Örneğin Kabil, ismiyle müsemma bir şekilde romana cellad olarak girer; ama Kabil öldürüldüğünde onun katili artık Kabil olmuştur ve o da sonraları aynı şekilde öldürülecek yine katiller yeni Kabil’ler olarak devam edecektir. Ya da elleriyle bir felçliyi iyileştiren Zâhir. O da ‘oniki’ kişilik şâkirtiyle birlikte oturduğu iftar sofrasında kendisi için hazırlanan kavunu ve rakıyı şâkirtlerine üleştirir ve: “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!” der. Görüldüğü gibi bu atıflar açıkça Hz. İsa’nın ‘son yemek’ olarak bilinen Hıristiyan anlatısınadır. Zaten yemek sonrası ‘Yâkuta’ isimli bir santurî onu ispiyon eder. Zâhir başından ve ellerinden bir tomruğa bağlanarak işkenceler altında uzun bir yol yürümek zorunda kalır.

    Simgeler sayesinde gizemli bir hâl alan romanda, iç içe anlatılan hikayeler de aslında yap-bozun parçacıklarıdır. Belki de bu nedenden dolayı roman sanki baştan sona doğru kurulmuştur. Aslında ilk sayfaları okuduğumuzda olay ya da olacak olanlar bize anlatılmıştır. Ama anlamlı bir bütüne ulaşabilmek için, anlatı boyunca serpiştirilen parçacıkları bulup yan yana getirmek zorundayızdır. Örneğin Cüce Efendi’nin niye musiki düşmanı bir adam olarak camide vaaz ettiğini anlamak için, romanın son bölümlerindeki parçaya ihtiyacımız vardır. Ya da romanın hemen başında ihtiyar bekçinin Yenikapı Mevlevîhânesi’nde karşılaştığı hayâletin ne/kim olduğunu öğrenebilmek için de sabırla, dikkatle, heyecanla cümlelerin peşinden gitmek zorundayızdır.

    Okuduğumuzun kurgu olduğunu, zaten romanın da bu kurgu için yazıldığını bize ihsas ettirmesi postmodern edebiyatın önemli unsurlarındandır. Öyle ki, her şey sadece bu ‘kurgu’ içinde anlam kazanır; anlamı da sadece bu yapı içinde geçerlidir. Hayata, yaşanmışlıklara, tarihe, insana dair hiçbir atıf yoktur. Romanın dışındaki her şey sadece üzerinde anlaştığımız kodlar olarak değerlidir; yani romanla iletişim kurmamız için gerekli olan konvansiyondan başkaca bir değeri yoktur. Zaten postmodernlere göre hayat da bir kurgudan ibaret değil midir? Üstelik kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya inkılâp edip durduğu bir gerçeklik çevrimi içinde değil miyiz? “hayatında öyle bir olay olur ki, buna inanasın gelir! Bir de bakarsın ki, bu masal gerçeğin ta kendisiymiş!” Böylesi bir gerçeklik anlayışı elbette insanın bağlandığı, tutunduğu, kendisini tanımladığı temel değerleri değersizleştirmektedir. Tarih, tarih olmaktan; inançlar, inanç olmaktan, görünen dünya, göründüğü gibi olmaktan çıkmakta ve sadece romanın kurgusu içinde bir anlam kazanmaktadır. Kaçınılmaz olarak olaylar, olgular, gerçeklik romancının dünyagörüşüne göre anlamlı bir bütüne kavuşmaktadır. Binlerce yıllık simgeler romancının elinde bambaşka bir simge-simgelenen ilişkisine dönüştürülmektedir. ‘Sultan Ahmed-i Sâni Han Efendimiz’in’ devrinde, mevlevîhâne ve camiler etrafında kurulan romanda (belki Eflâtun hariç tutulabilir) herkes bir şekilde günaha bulaşmaktadır; daha doğrusu günah içinde debelenmektedir. Olumlu bir tip neredeyse hiç anlatılmaz. Amat’ı da semitik dinlerin neredeyse ortak bir biçimde anlattığı yaratılış alegorisi etrafında kuran Anar; sökonusu romanında da kişileri kendi kurduğu simgelerle çizmişti: içkinin, afyonun; alaverenin, dalaverenin gırla gittiği bir anlatışla.

    Simge esasen nesne merkezli bir göstergedir. Nesneyle simge arasındaki simgeleme ilişkisi açıktır, bilinebilirdir. Anar, simgeyle simgelenen arasındaki bu ilişkiyi kırarak romanında onları ‘inançları’ etrafında yeniden biçimlendirmekte ve böylece Müslümanların binlerce yıllık simgelerini tanınamaz, bilinemez; dahası kirletilmiş, günaha bulaştırılmış bir hâle sokarak ‘düşük’leştirmektedir. Zaten böylesi bir düşükleştirme gerçekleştirilmeden sözkonusu simgeleri postmodern romana taşımak olası değildir, akıl işi değildir. Zira sadece bir eğlence, haz ve dahi anlatmanın keyfi, anlatmanın eğlencesi olarak yazılan bu tür romanlarda zaman, mekan, kişiler, olay ve olgular da bu hizmete binaen vardırlar. ‘Kendi’leri olarak var olmaları, romana bir ‘büyük anlatı’ olarak hakikati, gerçeği dayatma riskini taşırlar. Oysa postmodern romancı bir hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi göstermek, anlatmak derdinde değildir. Zaten genellikle tarihe ve polisiyeye sığınmaları da bu nedenledir. Güncel olandan kaçmanın başkaca yolu yoktur. Tarihin güvenli uzamı (ki tarihi de ‘retro bir senaryo olarak’ inşa ederek) romancıya keyfî bir artalan her zaman sunar. Böylece bir şeyi seçmek; yanında ya da karşısında olmak zorunda kalmaz.
    “Kur’ân-ı Kerîm’i koruyan Allah, Tevrat’ı ve İncil’i niye koruyamamış da kâfirler bu kitapları tahrif edebilmişler?” diye satıraralarına ‘zekice’ sorular yerleştiren Anar; ayet, hadis alıntılamakta; kelâmi konulara atıflar yapmakta ve birçok İslam âlimini isimleriyle romanına taşımakta da herhangi bir beis görmez. Çünkü onun için her şey sadece romanda kullanılan birer ‘malzeme’den ibarettir. Ayrıca postmodern romanın ‘ansiklopedist’ yanıyla da uyum içindedir.

    Herkesin bir sesin, bir nefesin, bir nağmenin yani Hayat Nefesi’nin peşinde koştuğu böylece belki de ölümsüz olacağına inandığı (Tağut tarafından inandırıldığı) romanda; ‘Eflâtun, yegah perdesinde karar eder ve Yaradan’la, yegahta yekvücut olur. İbrahim Dede de Ene’l Hakk demeye ihtiyaç duymayan Eflâtun karşısında secde eder’ ve böylece bir vuslat yaşanır. Bir başka vuslat da; Dâvut, Araban eseri çaldığında yaşanır: Herkesin âşık olduğu Nevâ kapının önüne çıkar; ikisi birlikte göklere doğru bir ışık olarak yükselen Âsım’ı görürler. Nevâ’nın ses, sedâ anlamını düşünürsek peşinde koşulan ‘sesi’ daha rahat anlamış oluruz. Bir de romanın başındaki Mevlânâ’dan yapılan alıntı bizim için çemberi tamamlar ve roman kendi üzerine kapanır: “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”
    Artık Yedikule Kâhini’nin gören tek gözüne de ihtiyacı kalmamıştır: “Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule Kâhini’nin yegâne gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflâtun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.”
    CEMAL ŞAKAR

  2. savaska said

    Anar makamı
    İhsan Oktay Anar, bir önceki romanı Amat’ı okuyabilmek için yedi yıl bekleyen okuyucularını bu kez üzmedi. Adını musiki makamlarından alan üç bölümden oluşan Suskunlar, yine Osmanlı’nın hüküm sürdüğü devirlerde, “Sultan Ahmed-i Sânî Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde” geçen neşeli, heyecanlı, fantastik ve de felsefi bir roman. Amat, denizcilik dünyasına dair bir hikâyattı. Suskunlar’sa musikinin, musikiye duyulan aşkın, sessizliği de kapsayan seslerin, insana üflenen nefesin, iyilikle kötülük arasındaki kavganın romanı.
    “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü.” Anar da, romanın, kişilerin, mekânların ve olayların yaratıcısı olarak ‘Yegâh’ bölümüyle başlamış hikâyesini anlatmaya…
    Aslında hikâyelerini demeliydim; çok zengin, mizah yüklü ve şaşırtıcı bir hayal gücünden fışkıran hikâyeler. Belli bir zamana ve mekana yaslanmasıyla tarihi, barındırdığı metafizik ve mistik öğelerle fantastik, fail-i meçhul cinayetleriyle polisiye türe göndermeler yapan bu hikâyelerle kimi zaman İstanbul’un yoksul mahallelerine, kimi zaman paşa konaklarına misafir oluyoruz. Mevlevihanelerinden saz meclislerine, ürkütücü zindanlardan çetelerin barındığı karanlık hanlara, köle pazarlarından Galata borsasına kadar uzanan mekânlarıyla geniş bir İstanbul panoraması çizen Suskunlar’da büyük tarihin sessizliğe mahkûm ettiği insanlarının sesleri çınlıyor. Hızır Paşa’nın dokuz katlı mehter takımında kös tokmaklayan Kalın Musa’nın; armudî kemençesiyle can alan kırk dokuz yaşındaki mahdumu Veysel’in; Beyazıt’ta, tamburîlerden neyzenlere, kanûnîlerden kudümzenlere kadar bir alay musikî meraklısının gelip meşk ettiği bir çalgılı kahvehane işleten, Kalın Musa’nın öz kardeşi Muhayyer Hüseyin’in; hayaletiyle dehşet salan kanûnî Âsım’ın; Musa’nın torunları Davud ve Eflatun’un; oniki parmaklı cüce Pereveli İskender Efendi’nin; Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri ve oğlu Zahir’in; Mevlevi Şeyhi Neyzen İbrahim Dede’nin; insanoğlunun kadim düşmanı Tağut’un sesleri biraz daha yüksek perdeli. Daha az sahne alsalar bile, Davud’u, Asım’ı ve Pereveli İskender Efendi’yi aşkıyla tutuşturan güzeller güzeli Nevâ’nın, geleceğin olduğu kadar geçmişin bilgisine de vâkıf, zehir gibi tarihçi Yedikule Kâhini’nin, göklerdeki büyük hakikati gördükleri için gözleri kör olan Kahire Kâhini Bilâl, Urfa Kâhini Heybet, Basra Kâhini Abbas, Hicâz Kâhini Mesût, Trablus Kâhini Zeynel, Kazan Kâhini Selahaddin ve Bağdat Kâhini Munkasım’ın, tabâbet yeteneğinden ziyade ‘naaşlarıyla’ yâd edilen vücudu su yüzü görmemiş tabip Rafael’in, Süleymaniye Câmii’nin altındaki ârâstanın ön cephesine bakan kahvehanede, takım taklavatıyla müşteri bekleyen hayâlet avcısının, Zincirli Han’ı mesken tutan ‘Dokuzlar’ çetesinin her bir fedaisinin, Kostantiniye’deki musikî üstadlarından Gülâbî, Meymenet, Âmin, Kirkor ve Bağdasar’ın, Zincirli Han’ın katili Kabil ve aynı zamanda yeğenleri de olan iki yamağının ve saymayı unuttuğum diğerlerinin sesleri de ahenkli. Sonuçta bütün bu sesleri Konstantiniye ahalisinden mürekkep tuhaf bir koro eşliğinde, kendine özgü bir makamla besteleyip sözcüklerle icra etmiş Anar.

    ‘Hayat veren nefes’
    Bu kadar çok kişi, mekân ve yan hikâye barındıran bir romanı özetlemeye çalışmak beyhude, ama yine de çok çok kısaltılmış bir özet verelim; Bâtın Efendi ve oğlunun Kostantiniye’ye gelmesi, Kostantiniye’deki musikîde en derin, en bilge ve en usta olan yedi kişiden altısının eleneceği, ve seçilenin kulağına Bâtın Efendini, kendi neyinden en mukaddes nağmeyi üfleyeceği, yani ‘hayat veren nefesi’ dinleteceği duyulması, yukarıda adı geçen roman kişilerinin hayatlarını etkileyecek, kaderler kesişecek, türlü kötülükler ve cinayetler işlenecek ve iyilerle kötüler arasında büyük bir kavga başlayacaktır..
    Suskunlar, diliyle, üslubuyla, anlatma şehvetiyle, fantastik öğeleri, kişi, mekân ve hikâye zenginliğiyle Binbir Gece Masalları’nı hatırlatıyor. Ancak anlatmanın büyüsüne teslim olup söylemek istediklerini unutmamış Anar; bütün bu parçaları, romanın ana motifi her hikâyede, her kişide, her olayda ortaya çıkacak şekilde birbirine bağlamış. Zaman zaman hikâyeyle doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen kişiler, sanki nedensizce ortaya çıkıyor ve geriye hiçbir ipucu olmaksızın ortadan kayboluyorlar. Roman yine de dağılmıyor. Bu sayede hayatın kendine özgü, düzensiz, o dakika yaşanmakta olanla alakasız anlarını yakalıyoruz. Yakalıyoruz, çünkü “gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen aylardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur.”
    İhsan Oktay’ın bütün romanlarında görülen insan, eşya ve hikâye çeşitliliği zirvesine Amat’ta ulaşmıştı. Bir kalyon maketine benzetmiştim Amat’ı; hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, en küçük ayrıntısına kadar neredeyse gerçeğinin bire bir taklidi olan maketlere… Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkarlık hem zanaatkârlık isteyen, hem ustalık hem hamallık gerektiren bir işti. Sanatkârlık, zanaatkârlık, ustalık ve hamallıkta daha da ileri giden Suskunlar’sa diliyle musikiye, tasvirleriyle minyatür sanatına uzanıyor. Anar, kulağına gelen her sesi büyük bir titizlikle görselleştirmiş. Sadık okuyucuları bir yana, hiçbir edebiyatseverin kayıtsız kalmayacağı bir dille yapıyor bunu. Eskidiği varsayılan kelimler, ifadeler, deyimler ve deyişler Anar’ın kaleminden yeniden hayat bulmuş. Farklı bir düşünce ve duygu sistemini açığa çıkaran, alışılagelmiş olandan küçük sapmalar ve anlam kaymaları, böylelikle ortay çıkan mizah, dış dünyayı olduğu kadar iç yaşantıları da ortaya koyan diyaloglar, varlıkların durumlarını gösteren -zamana ve mekâna uygun- sıfatlar, anlam zenginliği katan pekiştirmeler, vurguyu artıran ikilemeler, kısacası duygu ve düşünceyi iletmeye yarayan bütün dil araçları kusursuzca kullanılmış.
    Amat’ta da benzer bir dil vardı, ancak gemicilik terminolojisinin ağır basması, dili biraz ağırlaştırmıştı. Suskunlar’da böyle bir sorun yok. Bilmediğiniz kelimelerin bile bir anlam kazandığını göreceksiniz. Tam bu noktada bir alıntı yapmak gerekiyor. Özellikle Eflatun’un bir sesin çağrısına uyup Sofuayyaş mahallesinden Galata Mevlevihanesine yaptığı o uzun Ulyssesvari yolculuktan;
    “Gelgel Çıkmazı’nın köşesindeki Tiryaki İlyas Dede Hazretleri’nin türbesini geride bırakan Eflâtun, Tekir Kasap’ı da geçince Bodrum Câmii’nin yukarısındaki, tâ fetih öncesi devirlerde Rûm sultanlarınca yaptırılmış, ama şimdi subaşından kaçan berdûş ve âvârelerin barınak bildikleri, incir, köknar ve servi ağaçlarının gölgesindeki saray vîrânesine vardı. İşte burası, genişçe ve nispeten temiz tutulmuş kalabalık bir yolun köşesindeydi. Bu yol ise, sefer ilân eden Padişâh Efendimiz ve hizmetkârlarından, başlarında yatırtmalı börkleri ve sırtlarında kırmızı çuhadan kaputlarıyla yeniçeri zâbitlerinden, vezirlerden ve paşalardan ibâret Alay-ı Hûmâyûn’un, yeni ülkeler fethetmek amacıyla geçit resmi yapıp yola çıktığı Dîvân Yolu idi.”
    “(…) Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz’in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa’nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey’in evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane’nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usûl vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini’nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane’nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmibir kesik el çivilenmişti.”
    Görüldüğü gibi, büyük bir ciddiyetle kaleme alınan ifadeler aynı zamanda yoğun bir mizah da barındırıyorlar. Böylelikle yanılsamanın gerçekliğine bir şerh düşüyor yazar; metin kurmacalığını itiraf ederken, sanat yapıtını o yüce şaka konumuna geri döndürüyor. Zaman zaman anlatının akışına kapılsanız bile, size kurmaca bir dünyada olduğunuzu hatırlatan -gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve uslubunu taklid ederek yeni hayaller kuran- yazarın ironik diliyle kendinize geleceksiniz. Bu andan sonra ne tarihi roman diyebilirsiniz Suskunlar’a ne de fantastik edebiyata havale edebilirsiniz romanı. O kendi kurallarını kendisi koyan bir roman.

    İçeriğin ta kendisi
    İhsan Oktay’ın romanlarındaki dili ve üslubu ağır, yoğun ve gösteriş heveslisi bulanlar olabilir. Ben bu biçimin içeriğin ta kendisi olduğunu ve yazarın muhalefetinin tam da bu biçimde vücut bulduğunu düşünüyorum. Kelime ve cümlelerin klişeleştiği, sözcük dağarcığının fukaralaştığı, düşüncenin yazıdan dışlandığı, herkesin hazır fikirleri sahiplendiği bir dünyada dilsel yoğunluğu tercih etmenin kendisi bir uyuşmazlık tavrıdır. Jameson’dan bir alıntıyla sürdüreceğim; “Üslup, aynı şeyi söylemek gücünü sürdürebilmek için her gün daha karmaşık mekanizmalar geliştiren Kızıl Kraliçeye benzer; geç kapitalizmin ticaret evrenindeyse, ciddi yazar, okuyucunun somut hakkındaki uyuşmuş duygusunu, dilsel sarsmalar yoluyla, fazla tanış olunmuş şeyleri yeniden kurarak ya da tek başına bir tür kesik kesik adlandırılmamış yoğunluğu barındıran fizyolojik şeylerin daha derin tabakalarına çağırarak yeniden uyandırmak zorundadır.”
    Üstelik sadece kendi güzelliğiyle böbürlenen bir dil değil Suskunlar’daki. Anar’ın bütün yapıtlarında rastlanan felsefi tartışmalar kişilere, kişi adlarına, hikâyeciklere, kısacası metnin tamamına yedirilmiş. Yaratma tutkusundan hakikat arayışına, iyilik kötülük karşıtlığından insani zaaflara, görmeyen kulaklardan duymayan gözlere, işitmeyen kalplere, akıl ve zihin arasındaki karmaşık ilişkilere dair pek çok şey çıkarabilirsiniz. Ya da bütün bunlarla ilgilenmeyip keyifli bir okuma anına teslim edersiniz kendinizi. Kaçınılması gereken ‘Suskun’ları kategorize etmeye çalışmak, tek bir anlamla sınırlandırmaktır.
    Puslu Kıtalar Atlası ilk ve en başarılı romanıydı. Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyabın Hikâyeleri onun gölgesinde kaldılar. Amat’la -Puslu Kıtalar Atlası’nı aşamasa da- yeniden bir çıkış yakaladı Anar. Ne yazık ki birçok -hem de önemli- yerine değinme fırsatı bulamadığım Suskunlar’sa tam bir ustalık dönemi eseri. Belki de İhsan Oktay külliyatının en iyisi.

    A. ÖMER TÜRKEŞ

  3. dilara said

    saqolun hocam yazılıya burdan calışcaz artık 😀 bi ara kendisini okuruz =)

  4. halil said

    Suskunlar romanını okuduğunuzda insanın içine hoş bir tat bırakıyo. Bu tadı ise hem okurken sanki bir masalın içindeymişçesine oluyorsunuz hem de kendinizi Osmanlı dönemindeki hayatın içinde gibi hissettiriyor sizi. Bunu yazar, kullanmış olduğu o zamanın kelimeleriyle tasvirleriyle yaşattırıyor . İşte dediğim gibi okurken bir suskun olup kahramanın arkasından giderken buluyorsunuz kendinizi. Bu çok güzel bi duygu..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: