SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Bulantı – J.P. Sartre

Posted by savaska Ekim 9, 2008

Bulantı: Jean-Paul Sartre
Çeviren: Selahattin Hilav
Can yay. Ocak 2008
239 sayfa
Roman Kahramanları: Antonio Roquentin, otodidakt, Any, Rollebon, Bayan Jeanne..

Günlük şeklinde yazılmış bir roman, anlatıcı-yazar, 1. tekil kişi.

İnsan yaşamı var olmaya çalışmakla geçer; bir bulantıdır her an. Zaman zaman düze çıkılsa da engebelikler her yanda. Her şey var, ben de varım, farkım olmalı mı, anlamlar yüklenmeli mi varlığıma… Var oluş devam eder, rasgele başlar, rasgele biter. Aralıkta kalan zaman da var olmakla geçer. Ne mutlu var olabilene. Doğum sancıları gibi, bir bulantı. Rollebon’u var etmeye çalışan Roquentin aslında kendi varlığının peşinde değil mi? Var oluşunu tamalayıp ölüp gitmiş Rollebon. Bunalarak, bulanarak okuna akıcı bir roman.

“Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. “(s.20)  “Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir.”(s.32)  “Noir Bulvasrı gelip geçenlere yaltaklanan burjuva sokakları gibi yılışık değil.”(s.42)  “Benim var olmaya hakkım yoktu.Rasgele ortaya çıkmıştım,bir taş. bir bitki,bir mikrop gibi var olup gidiyordum.”(s.117)  “Benim, varım, düşünüyorum öyleyse varım, varım çünkü düşünüyorum, peki niçin düşünüyorum? düşünmek istemiyorum artık; var olmak istemediğimi düşündüğüm için varım, düşünüyorum…çünkü..”(139)  “Var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rasgele ölür.”(s.182)

 “Roquentin, hiçliğini kavramış, bulantı deneyimini yaşamış” bir kahramandır. “Antonio Roquentin’in  deniz kıyısında çakıl taşına baktığında duyduğu ürküntüyü, ya da parkta bir ağacın kökü üzerine düşündüklerini anlatan sayfalar, kendilerine bir felsefe kitabında da yer bulabilirlerdi.” (s.318-319, Türk Dili Yazın Akımları Özel Sayısı, sayı:349)

…………………

“Bulantı” Fransız yazar Jean Paul Sartre´ın en temel eserlerinden biridir. Sartre yüzyılın en önemli filozofu olarak gösterilir. Paris´te doğmuş, 1905-1980 yılları arasında yaşamıştır. Felsefi bir özgürlük peşinde olan Sartre, düşünce sistemine radikal değişiklikler getirmiştir. Temel eserleri şunlardır: L´Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l´Ego (Benin Aşkınlığı), La Nausee (Bulantı),Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L´Existentialisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi)
“Bulantı” adlı eserinde Varoluş çabası içindeki Antoine´ın Bouville´deki hayatını anlatırken, Sartre romanın her cümlesinde ayrı bir ruh zenginliği ve var olma arayışındadır. Antoine yalnız ve özgür bir insandır. Bayağılıktan ve bayağı insanlardan tiksinir. Çevresindeki her şey; eşyalar. cisimler ve insanlar onu etkiler. Hiçbir şey onu hayata bağlamak için yeterli değildir.

Felsefeyi sokağa indirmek niyetinde olan Sartre. Bulantı´da Akademik Bir anlatımdan kaçınarak, sıradan insanları ve onların yaşamlarını ele almış onların varoluş çabalarını ortaya koymuştur.

Sartre bütün düşüncelerini varoluşçuluk (existentialisme) diye bilinen akım üzerine yoğunlaştırmıştır. Sartre´a göre İnsan sadece vardır. Belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan oluşurken bir taslak belirlenmemiştir. Önce varolur sonra kendi kendini gerçekleştirir. Yani kendisini nasıl yaparsa, öyle olur. Bir pipo ya da taş gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir
Sartre insan sadece vardır derken, insanın aslında yalnız bir birey olduğunu diğer insanların da yalnız olduklarını vurgulamış, bu yalnızlık ona korku vermiştir. Yalnızlıktan ve yalnız insanlardan korktuğunu Bulantı´ da şöyle anlatıyor.

“Henüz sekiz yaşımdayken Lüxemburg parkına oynamaya giderdim. Bir adam vardı. Gelip Auguste-comte sokağı boyunca uzanan parmaklığın karşısındaki kulübenin içine otururdu. …… Bizi korkutan bu adamın ne sefil hali nede boynunda çıkmış olan ve yakasına değen urdu. Bizi korkutan onun yalnızlığı idi.”

Onun bu korkusu bizi insanların içinde yaşadığımız gerçeğine götürebilir. Eğer biz insanlar içinde yaşıyorsak insanlara karşı bir sorumluluğumuz var demektir. Bu yalnız insan sorumluluklarını yerine getiremediği için mi yalnızdır yoksa insanlara karşı bir suç mu işlemiştir? Ve korku…

Varoluşçuluk felsefesinde sonsuz bir yargılama genişliği olduğunu yadsınamaz. Çevredeki her şey yargılanabilir; hatta onlara kişilik bile kazandırılabilir. Çünkü varlar. Onları görebiliyoruz, dokunabiliyoruz; hayatımızın içindeler. Onları yok saymamız, var olduklarını görmezlikten gelmemiz bilimci için, felsefeci için hatta her insan için kendini ve çevresini sorgulamaktan kaçmak olur. Bulantı´nın kahramanı Antoine canlı olmayan nesnelerden nasıl etkilendiğini şöyle anlatıyor: “Madem ki nesneler canlı değiller: İnsanları etkilememelidirler. Nesneler kullanılır, tekrar yerlerine konur, onların içinde yaşanır: Onlar aletten başka bir şey değildir. Ya ben, beni etkiliyorlar. Dayanılır şey değil. Onlarla yaşamaktan korkuyorum, sanki yaşayan hayvanlarmış gibi görüyorum onları.”

Görüldüğü gibi Sartre daha da ileri giderek “sanki yaşayan hayvanlarmış gibi görüyorum onları” diyor. Onlardan etkileniyor. Cansız varlıklarında bir ruhu olduğunu, onlarında bu dünyada insanların içinde yaşadıklarını düşünüyor. Hatta bu cansız varlıkların insanları etkilediğini savunuyor.

“Şimdi anlıyorum; geçen gün deniz kıyısında bir taşı elimde tutarken, ne hissettiğimi daha iyi hatırlıyorum. Tatsız bir bulantı anıydı. Nede tatsız şeydi öyle! Ve taştan geliyordu, bundan eminim taştan ellerime geçiyordu. Evet böyleydi. Tamamiyle böyle. Ellerin içinde bir çeşit bulantı.”

Derken, taştan ellerini bulantı denen şeyin geçtiğini zannediyor, ve onu sıfatlandırıyor, biçimlendiriyor. Antoine her şeyle birlikte yaşıyor herkesi her şeyi kendine arkadaş, dost olarak görüyor.

Nesnelerin her biri diğerlerine karşı varlar, gazeteyi bırakıyorum, ev fışkırıyor önüme; o da var önümde, uzayıp giden duvarı geçiyorum, uzayıp giden duvarla varım.

Antoine çevresindeki şeylerle birlikte var. Eğer onlar olmasa o da olmayacak, sanki yok olacak. Belki o çok acı çekerek yaptığı şeyi düşünmeyi bırakacak. Bir çok defalar düşünmemeyi denese de; başarılı olamayacak.

Örneğin şu ben varım diyen acı dolu geveleme: Onu çevreleyen benim. Varım, var olduğumu düşünüyorum. Ah bu var olma duygusu ne uzun bir şerit. Bende yavaş yavaş açıyorum onu. Düşünmeyi engelleyebilsem bari! Deniyorum, başarıyorum: Başım dumanla doldu gibime geliyor… Derken işte yeniden başlıyor.

Varlığını sorgulayarak geçirdiği Bouville´deki günlerini geride bırakmaya hazırlanırken Antoine´ın kafasında nesneler taşlar, pamaklıklar kadınlar, cafeler, çıplak ve ürkütücü yığınlar vardı.

Paris´e yerleşme planları yapıyordu ama belkide “Bulantı” duyduğu şeylerden kaçma niyetindeydi. Orada da var olacağını, çevresinde binaların, taşların ve kadınların olacağını biliyordu. Giderken: “Ben de gerçek olarak kalan tek şey, var olduğumu hissettiren bir varoluş.” diyordu…

Sartre´ın bulantısına birkaç cümle ile değinip onun genişliğini ve yoğunluğunu yakalamak çok zor. Aslında daha fazla kurcalamaktan kaçındım. Çünkü nereye varacağımı kestiremedim. Bulantıyı çevirirken yakalandığım o Bulantı krizlerine yakalanmaktan korktum. O günlerde bana da kitapta olduğu gibi zamansızca bulantı krizleri geliyordu. Bende Antoine gibi cisimlerden etkilenmeye başlamıştım. Arkadaş toplantılarında bir çok defalar onları anlamsız bulup, bulanıp yere yığıldığımı hatırlıyorum. Neyse ki kitap bitince onlarda bitti.

Bulantı´nın gerçek bir baş yapıt olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum, insanı nasılda sarsıyor…

Mustafa ÖZCAN

http://www.anafilya.org/go.php?go=7d331501d02e2

……………………………………….

Jean-Paul Sartre (tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre) (21 Haziran 1905, Paris – 15 Nisan 1980, Paris), ünlü Fransız yazar ve filozoftur. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra, her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında Varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl’a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. O, her şeyden önce bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir Entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.                                                

Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi’nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure’de, İsviçre’deki Fribourg Üniversitesi’nde ve Berlin’deki Fransız Enstitüsü’nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928’de Simone de Beauvoir’la tanıştı. II.Dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı sekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı.( 1943 )

1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve ” Les Temps Modernes ” adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği’ni desteklemiş, Fransa’nın Cezayir’e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.

Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Ödülünü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar verecegini düşünmüştür. ” 121’lerin Bildirgesi ” olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı’nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi’nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre’ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler’in Prag’a müdahalesinin ve Fransa’daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973’te Liberation’u kurmuştur.

1974 yılında Sartre’ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı’nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.

Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980’de Paris’te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlügün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar olarak belirtilebilir.

Sartre’ın Varoluşçuluğu : Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü ve daha cok da popülaritesini Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar sözkonusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir.

Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal’a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu belli bir sekilde anlasilan varolusculuk anlaminda bir felsefe egilimiidr elbette, yoksa varolusculugun argümanlarinin bir kismini, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa cok daha öncelerde, örnegin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb, de bulunmaktadir. Ama bir felsefe egilimi olarak Varolusculugu Pascal ile birlikte ele alip degerlendirmek yaygin bir tutumdur felsefe tarihi incelemelerinde.

Daha sonralari, Soren Kierkegard tam olarak belli bir sekil verir varolusculugun anlasilmasinda. Buna göre dünyadaki insanin varolusu bir problematiktir ve felsefenin sorusturulmasi bunun üzerine yürütülmelidir. ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varolusculuk öyleki hem edebiyat alaninda hem de felsefe alaninda etkili olmus ve cesitli sekillerde temsilcilerini bulmustur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varolusculuk dendiginde akla gelen ve modern varolusculugun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir.

Sartre’ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını, ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacagını belirler. Bu, “varoluş özden önce gelir” sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alcak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak sekillendirildiği, ama bununda siyasalı yadsımayan bir etik oldugu görülür. İnsan belirli bir bütünlügün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır yaşamı boyunca. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur bu felsefede, öyleki, insan kendi özgürlüğüne de mahküm edilmiştir, denilir. Kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır.

Öte yandan varoluşçuluk belirtildigi gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre’ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20.yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümaizmin kuramsala ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, özgül bir şekilde anladığı anlamda Hümanizmi vurgular kendi felsefi konumunu ifade etmek için. Varoluşçuluk Hümanizmdir’der Sartre ve bu şekilde bir metni vardır.

Bulantı, Sartre’ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sarte’ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı (” kendinde şey “), insana bulantı duygusu verir; cünkü gerceklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, ” kendi-için-şey ” dir, ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak “Varlık ve Hiçlik” kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı’da edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir.

BULANTI: Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin’dir. İlk kez yerde gördügü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını farkeder; çünkü bu anda varolusun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı.Dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı’dır bu. Sartre’a göre bu bulantı bizi varlıkların kendiliğinden varoluşlarından ve dolayısıyla anlamsızlıktan ayırır ve bilinçli bir varlık olma konumuna getirir.

Varoluşçu Marksizm: Sartre’a göre Marksizm esas itibariyle varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; Marksizm hümanizmdir, der Sartre.

Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, “çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu” saptamasını yapar. Bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi, ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur Sartre’a göre. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve “insanlık tarihinin tek geçerli yorumu”nun Marksizm ya da Diyalektik Materyalizm olduğunu söyler. “Hiç olmazsa zamanımız için”der Sartre, “marksizm aşılamazdır”.

Sartre ve Aydın: Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülemesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre’ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavir sergileyebilmiştir.

Bu bakımdan Sartre için, “çağının tanığı ve vicdanı” diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre’ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergiledigi aktif aydın tavrıdırda. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır.

Sartre’ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavrıdır.

Bu anlamda Sartre’ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sartre’ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski’nin sözünü onaylar niteliktedir; “her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur”. Bu söz Sartre’ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda Aydının tavrının da iyi bir açıklanması gibidir.

Eserleri:

  1. Varoluşçuluk, J.P.Sartre, Asım Bezirci, Say Yayınları.
  2. Altona Mahpusları, çeviren: Işık M. Noyan, İthaki Yayınları.
  3. Diyalektik Aklın Eleştirisi
  4. Edebiyat Nedir?, çeviren: Bertan Onaran, Payel Yayınları.
  5. Sözcükler, çeviren: Bertan Onaran, Payel Yayınları.
  6. Yazınsal Denemeler, Payel Yayınları.
  7. Bulantı, çeviren: Selahattin Hilav, Can Yayınları.
  8. İmgelem, çeviren: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları.
  9. Baudelaire, çeviren: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları.
  10. Ego’nun Aşkınlığı, çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Alkım Yayınları.
  11. İş işten Geçti, çeviren: Zübeyir Bensen, Varlık Yayınları.
  12. Varlık ve Hiçlik
  13. Duvar, çeviren: Eray Canberk, Can Yayınları.
  14. Çark, çeviren: Ela Güntekin, Telos Yayıncılık.
  15. Akıl Çağı (Özgürlük Yolları 1), çeviren: Gülseren Devrim, Can Yayınları.
  16. Yaşanmayan Zaman (Özgürlük Yolları 2), çeviren: Gülseren Devrim.
  17. Tükeniş (Özgürlük Yolları 3) (bazıları Ruhun Ölümü bazıları da Yıkılış olarak çevirmiştir), çeviren: Gülseren Devrim, Can Yayınları.
  18. Toplu Oyunlar, çeviren: Işık M. Noyan, İthaki Yayınları.
  19. Hepimiz Katiliz (Sömürgecilik Bir Sistemdir), çeviren: Süheyla Kaya, Belge Yayınları.
  20. Tuhaf Savaşın Güncesi, çeviren: Z. Zühre İlkgelen, İthaki Yayınları.
  21. Yöntem Araştırmaları, Kabalcı Yayınevi.
  22. Aydınlar Üzerine, çeviren: Aysel Bora, Can Yayınları.
  23. Yahudi Sorunu, çeviren: Serap Yeşiltuna, İleri Yayınları.
  24. Estetik Üstüne Denemeler, çeviren: Mehmet Yılmaz, Doruk Yayınları.

kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Paul_Sartre

VAROLUŞÇULUK

Reklamlar

Bir Yanıt to “Bulantı – J.P. Sartre”

  1. mehmet said

    Bulantı süper bir kitap herkese şiddetle öneriyorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: