SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Bizim Köy – Mahmut Makal

Posted by savaska Kasım 28, 2008

bizim-koy Bizim Köy – Mahmut Makal
Literatür Yay. Nisan 2008
16. basım 166 sayfa

 1950’de ilk baskısı yapılmış, Varlık dergisinde “Bir Köy Öğretmeninin Notları” adıyla yayınlamış, sonradan bu adı almış. Köy gerçeğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan notlar, anlatılar, öyküler… Bu çıplaklık bazılarını utandırmış, bazılarını utandırmakta hala, ayıp şeyler kimseye söylenmemeli düşüncesinden mi bilmem, zamanında da şimşekleri üzerine çekmiş, günümüzde de ismi bile yüz kırışıklığına(kibarca söylemek istedim) neden oluyor. Köyde doğdum, 1977, ilkokulu köyde okudum, 1988, “Bizim Köy”de anlatılanlar hiç de yabancı gelmedi bana, bizim köy…. Öğretmenlere, özellikle edebiyatı hala çiçek, böcük, din-hamaset, ahlak vb. görenlere, okutulmalı. ÖSS savsatasını edebiyat sanan zavallılar, ki öyle de belletiyorlar ÖSS-zede öğrencilere, aşağıdakilerden hangisi olarak yaşayan, yaşamları belirli seçeneklerin dışına çıkamayan, o seçeneklerde verili, oku, korkma, cıs değil bu anlatılanlar…  Gözlem gücü, doğal anlatın, acımasız-gülünç-trajik gerçekçilik…  İyi ki yazmışsın “Mamıt Hoca”….

Kitap Hakkında derlemeler:

“ BİZİM KÖY” DE ÖĞRETMEN, HAFIZ VE “ DENİZ FENERİNİN” DERİN KÖKLERİ

Aksaray’ ın Demirci köyünde 1930 yılında doğan yazar Mahmut Makal, 17 yaşında İvriz Köy Enstitüsü’ nden mezun olur ve kendi köyüne yürüyüş mesafesindeki Nurgöz köyüne öğretmen olarak atanır. Köydeki yaşamı ve gözlemlerini “ Bir Köy Öğretmeninin Notları” adı altında toplar. Sonradan adı “ Bizim Köy” olacak ve birçok yabancı dile çevrilecek olan “ Notlar” ın, Nisan 2008’ de yapılan son baskısında Adnan Binyazar’ ın yazdığı önsözde de belirttiği gibi, “ …saptananların çoğu, sorunlar köyden kente taşındığında görülecektir ki, bugün de güncelliğinden bir şey yitirmemiştir.” Yitirmediği gibi, aynı soygun şebekeleri, köylümüzü, göç ettiği bu ülkenin büyük şehirlerinin varoşlarında ve Almanya gibi ülkelerde de “ Deniz Fenerleri” ile takip edip, daha da geliştirilmiş yöntemleri kullanarak, din istismarı ile soygun düzenini daha büyük ölçeklerde başarıyla sürdürmüştür, sürdürüyor.

Mahmut Makal “ Bizim Köy” kitabında, binlerce yıldır değişmeyen ve değişmemesi için eli ayağı yobaz çıkar ağlarıyla bağlanan Anadolu köylülüğünü gördüğü gibi anlatıyor.

Köylülüğü bu şartlardan çekip çıkartabilecek, köy şartlarının içinden gelen, Köy Enstitüleri gibi kurumlarda aydınlanmış, Mahmut Makal gibi köy çocuklarıydı. Başkalarının bu şartlara bir gün bile dayanamayacağını “ Bizim Köy” kitabını okuyunca daha iyi anlayacaksınız. Bunun içindir ki, doğal olarak, yobaz çıkar şebekelerinin ve onların çıkar ortakları siyasi partilerin, öncelikli olarak ortadan kaldırmak istedikleri düşman, Köy Enstitüleri ve Köy Enstitülü öğretmenler olmuştur ve ellerine geçen ilk fırsatta da bunu yapmışlardır (1954’ te Köy Enstitüleri Demokrat Parti iktidarı zamanında kapatılmıştır).

Aşağıda Mahmut Makal’ ın “ Bir Köy Öğretmeninin Notları” ndan aldığım “ Hafız” başlıklı bölüm, bugün de karşı karşıya olduğumuz, daha da gelişmiş, uluslararası alana yayılmış ve güçlenmiş yobaz ağının 61 yıl önceki ibret verici durumunu anlatıyor.

**************

HAFIZ

Gani Çavuş’ un odasında oturuyoruz. Şubatın yirmi biri. Eşini görmediğim yaman bir tipi, sokakları süpürüyor. Derde, sıkıntıya ilişkin konuşmaların bini bir paraya.

Bu sırada kapı açıldı, efendi kılıklı bir genç girdi içeri. Bir elinde ufak bir bavul var. Paltosunun yakalarını kaldırıp çengelli iğneyle tutturmuş. Bir elinde de, kapının eşiğinde kulağından çözdüğü mendili tutuyor. Eli yüzü epey üşümüş.

Bu gencin, kim ve neci olduğunu daha bilmiyoruz. Giyinişindeki özenmişliğe hayran olurken, bir yandan da kendi halimden utandım. Ben bizim köyün insanlarına tamamen uymuşum. Yüzüm bu yaşta çizik çizik, tıraşım kaç günlük gözlerim kan çanağı. Pantolonumun her yanı elimle vurduğum yamalarla dolu. Yalvarıp yakarıp yirmi sekiz lira borca aldığım palto, ceketin yırtıklarını gizliyor, ama onun da iler tutar tarafı kalmamış.

Odanın içinde çıt yok. Bütün gözler yeni gelene çevrildi. Elleri tutmaz olmuş. İki delikanlı kalkıp yardım ettiler. Şapkasını çırptılar. Çıkarıp paltosunu çırptılar. Ayağını çözdüler. Geçip oturdu ya, hala bilmiyoruz neyin nesi olduğunu!

“ Hoş geldin. Nerelisin? Nereden gelip nereye gidiyorsun ağa… Sormak ayıp olmasın?” diyerek, Gani Çavuş dağıttı durgunluğu. Yolcu asık bir suratla ağır ağır söylenmeye başladı: “ Bendeniz Kırşehirliyim. Kayseri’ de Hafız Mektebi’ nde okuyordum. Şimdi bitirdim. Memleketime gidiyorum. Konya’ da bir tane derin hoca var dediler. Ondan ders alıp biraz daha büyüyecektim. Bu kış kıyamette Kayseri’ den oraya geçtim, o da sizlere ömür göçmüş. Orada harçlığım tükendi, pederle de aramız açık. Üç senedir ne bir mektup aldım, ne de para gönderdi. Konya’ nın en işlek camisinin hocasını buldum. Vaziyeti anlattım. O da âlim adammış. Beni camiye götürdü. Bir Kuran okudum cemaat hepten dudağını yaladı. (Bu sırada bizim odanın cemaati de dudaklarını ısırdı, bakışlar keskinleşti hafız çocuk gözlerde büyüdü de büyüdü.) Sonra bana seksen lira biriktirdiler. Altmış liraya bu paltoyu yaptırdım. Kaldı yirmi lira harçlık. Sen bununla memleketi bulamazsın. Şuradan Aksaray’ a geç seni köyden köye uçururlar, memleketi bulursun, diye buraya saldılar. Oraya gidince Çekiçlerli Mehmet Efendiyi bul dediler. Gelince evini aradım buldum. (Başşeyhin ilçede de bir evi vardır.) Bir gün konuğu oldum. Ulu Cami’ nin hocası da ziyansız hocaymış. Elli-altmış lira da oradan topladık. Dün Mehmet Efendi iki kişi kattı yanıma aşağıdaki köye geldim, Çimli’ ye. Efendi babanın hepinize selamı var, işte bu kâğıdı da o yazdı. (Çıkardı.) Çimli’den de iki kişi köyün altına kadar beni getirdiler, sonra döndüler. Çimli köyünün bir öğretmeni var. Çatlağın biri. ‘ Virmeyin!’ dedi. Orada bir gürültü çıkardı. Şıklarınan bozuştular. Sonra dışarıya kovaladılar gitti. Zaten bu eşşoğlu eşşeklerden ne hayır gelir. Sizin köyde yoktur inşallah öğretmen?…”

Ben yanında oturuyordum. Yüzüme baktılar. Öğretmen olduğumuz anlaşıldı. Ne yapabilirdim, ne söyleyebilirdim? Eşşekoğlu eşşeği sineye çekmek gerekti. Karlı dağlar, kara dağlar çevirmiş dört yanımı. Cahillik sarmış yöremi. Uçar kuş olsan kurtulamazsın, bir kaşık suda boğarlar adamı.

Burada tatlı sözle, akıl ve mantık yoluyla tartışma yapıp hak kazanmak, deveye hendek atlatmaktan zordur. Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin. Hoş nasıl gidersin, ayağın bağlı…

En iyisi boyun eğmek, ama o da kolay mı, gel bana sor. Gücüne gidiyor kişinin, betine gidiyor. Yerin dibine giriyor insan…

Kafam zonkluyordu. Şeytan her yanımdan dürtüyordu. “ Kalma bu hakaretin altında, Atatürk devrimlerinin öncüsüsün sen bu köyde. Öğretmen ordusuna uzatılan bu dili koparmak sana düşer.”

Ama gel gör ki, tek adam bu kadar kuvvet karşısında ne yapabilir? Zaten en büyük düşüncem buydu: Nasıl savaşmalı bu kara kuvvetle? Hangi dilden anlar bunlar? Düşünüyordum ama bir çıkar yol bulamıyordum. Kendi kendimi yiyordum sadece. O hala anlatıyordu:

“ Akşam, Çimli’ de Kuran okudum biraz. Sabaha kadar da zikir yaptık. O köyde şık olmayan kalmamış. Sizin burası nasıl bilmem?”

“ Aynı, hafız efendi, aynı!” diye karşılık verdiler.

Şeytan tüyü mü vardı bu adamda, nedir anlamadım ki. Sabahtan beri yanımda tir tir titreyen, hangi derdinden söz edeceğini şaşıranlar, coşup kabarıverdiler. Sürdürdü hafız konuşmasını:

“ Salmayacaktı Çimliler ya, zor kurtuldum ellerinden. ‘ Bahara kadar burada kal, köylere çıkar sana çok öteberi devşiririz’ dediler. Kalmayınca ben, beş altı kile buğday topladılar. Satıp parasını koydular koynuma. Benim asıl güvenim bura, sizin köy. Zaten Mehmet Efendi de öyle söyledi. Haydin bakalım bekliyok…”

Bir patırtı, bir gürültü… “ Kolay be canım, kolay!” sesleri. El sıkışmalar, kucaklaşıp öpüşmeler. Bir ucunu şakaya getirip, “ Gak git Mamıdefendi, yer kalmadı sana” diyenler mi ararsın?

Bu konuda saplantıları vardı. Normal zamanlardaki davranışı gösteremezlerdi.

“ Gitme” diyorlar ötekine. “ Gitme hafız efendi. Burada kal. Gittiğin yerlerde ne yapacaksın? Senin kısmetini biz toplar ayağına getirirük…”

Hafız, sabahleyin kesinlikle gideceğini, kısmetinin hemen toplanmasını ve kendisini götürecek olanların şimdiden hazır olmalarını buyurdu.

“ Sen hiç merak bile etme… Valla sırtımızda götürürük seni.”

Yaşının yirmi olduğunu söyleyen bu gence, bazı sorular sordum. Biraz da üzerine vardım. Somurttu: Hayır gülüp geçeceğim ama soygunculuğuna ne demeli? Üstelik bu topluma gerçekten hizmet edenlere de dil uzatıyor. Köylü hemen ondan yana çıktı:

Bırak efendi, bırak Allah aşkına. Daha sen onun eline su dökemezsin. Sen oku dur, adam dediğin böyle olur.”

Daha buna benzer, yenip yutulmaz ne sözler! Zaten önemsenmiyorduk, bu kez büsbütün aşağılandık. Aralarında bir kara çalı gibi durduğumu seziyorum. “ Gak git diyok sana, gak git” diye de kovdular. Akşam yakın olduğu için, camiye gitmek üzere kalkmışlardı. Birlikte dışarı çıktık. Koşarak geldi şık Celal, kolundan yakaladı hafızı:

“ Sen buradan gitmesen iyi olur. Senin için olduktan sonra her şeyin kolayını bulurduk. Çocukları da teslim ederdik sana. Köyümüzün şerefini yükselttiğin yeter. Çocukları sen alınca, öğretmen de bildiği yere gitsin.”

Hafızın haberini evden eve, odadan odaya çoktan ulaştırmışlar. “ Öğretmen ona da çattı yine” diye eklemeyi de unutmamışlar. Köyde ne kadar insan varsa, yığılmıştı odanın önüne. Yine öpüşüp kucaklaşmalar. Bizim çocukları bile çabucak benden soğutup, bağlamışlar hafıza. Her zaman her yerde bana selam verip yanıma gelen çocuklar, hafızın elini öptükleri gibi camiye kaçıyorlar, şu tipide yüzüme bakarak, bir de dudak büküyorlar yani. İçim sızladı. Tek başıma oracıkta öylece kalakaldım.

Tipi yamandı, ama kim bakar tipiye. Benim içim yanıyordu alev alev. Talip Apaydın’ ın “ Ne yapsın insan böyle olunca?” dizesini yineleyerek, içimden ağlıyordum. Bu kadar büyük bir acı duymamıştım yaşamım boyunca. Kendimi tutamıyordum, neredeyse hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım. Onlar camiye, ben okula doğru yürürken, arkamdan söylendiklerini işitiyordum:

“ Öğretmen mi, eğitmen mi ne karın ağrısı ise, atın şunları gitsinler be, karışmasınlar hacının hocanın işine bir daha. Ula gariptir didik a, tepemize çıkacak. Gelen konuğu sıkboğaz ediyor… Şunu temizleyin gitsin diyor kör şeytan!”

O akşam Gani Çavuş’ la konuşacak ve odada yatacaktım. Çünkü soğuk canıma tak demişti. Oturduğum yer dışarıdan besbeterdi. Yakacak da yoktu hiç. Tipi sobanın içinden esiyordu. Hem böyle bozuk havalarda çok garipserdim. – Garipsedim de, odaya çıkınca sanki teselli buldum- Gani Çavuş da içerlemişti onlara. Durumumu çok iyi anlıyordu.

“ Burada olmayacak, hangi birine söz anlatacaksın bu zibidilerin, eve gidelim” dedi.

Çoluk çocuk arasına da gidemezdim. Okula dönmekten başka çare kalmamıştı.

Lambada gaz yoktu. Çömlekte yağ yoktu. Cebimde metelik yoktu. Birkaç tane kuru ekmek vardı, onu da yemeye adam yoktu.

Dışarda tipi, içerde tipi vardı. Karnım zil çalıyordu. Burnum akıyor, gözlerim akıyordu, içim öylesine dolmuştu ki, yıllarca aksa bitmeyecek gözyaşım sanıyordum. Yatağa uzanmış, çırpına çırpına ağlıyordum:

“ Gidiyordum karanlık kaderler içinde…”

Şimdi hafız, artık mindere kurulmuş anlatıyordu. Ben olmadığım için daha rahatça atıp tutabilirdi. Belki küfürler savuruyordu yine bizlere? Şimdi hafızın elleri ayakları öpülüyordu kesinkes. Herkes hoşnuttu… İyi ama ben neciydim burada?…

Şimdi büyük kentlerde radyolar çalıyordu. Lokantalar, kahveler doluydu. Karınlar toktu, keyifler yerindeydi. Şimdi “ Vatan… Millet… Sakarya…” diye söylevler çekiliyordu. Kim bilir nerelerde, köy davasının hızlı adımlarla ilerlediğini anlatıyordu belki bir konuşmacı… Ve kara kuvvet koşar adımlarla yolunda yürüyordu. Kimsenin haberi yoktu bundan, kimsenin umurunda değildi bu…

Karabasan ağında sabahladım, yarı uyur, yarı uyanık… Kaskatı kesilmişti vucudum soğuktan.

Gani Çavuş’ un oğlu, birkaç taze ekmekle bir tezek getirdi öğleye doğru… Gani Çavuş, yaşadıkça unutmayacağım seni.

Çocuk anlatıyordu:

“ Sabaha kadar höykürerek zikrettiler, öğretmenim. Sabahnan camiden çıkınca buğday topladılar. Köyün dışına kadar cumbur cemaat uğurladık hafızı.”

**************

Mahmut Makal’ ın 61 yıl önce sorduğu soruları tekrar soruyoruz:

“ Nasıl savaşmalı bu kara kuvvetle? Hangi dilden anlar bunlar?”

Bu sorulara cevaplar 1920’ lerde ve 1930’ larda verilmişti:

Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, bağımsızlık, hukuğun üstünlüğü, sosyal adalet, herkese çağdaş eğitim, çağdaş sağlık hizmetleri ve fırsat eşitliği, haksız kazanca ve din istismarına izin vermeyen yapılanmalar, özgür düşüncenin önündeki dogmatik engellerin temizlenmesi…

İşte bunlar, insanların yeteneklerini, insanların mutluluğu yolunda mümkün olan en üst seviyelere çıkarmaları için gerekli ortamı hazırlayan, insanlık tarihinde defalarca isbatlanmış ilkelerdir.

Bin yıldır iktidarda olan (Atatürk dönemi hariç) karanlık güçlerin bizleri getirdiği ve götüreceği yer de ortadadır!

Yapılması gereken, üretimin, yaratıcılığın, toplumsal zenginliğin, mutluluğun ve barış içinde birarada kardeşçe yaşamanın kaynağı olacak bu ortamın yaratılması için, sadaka ekonomisinin, ranta dayanan çıkar ortaklıklarının, hortumlamaların, kamu mülkünün yağmalanmasının engellenmesi için, yoksulluğun ve işsizliğin ortadan kaldırılması için, iktidar olmak için, örgütlenmek, seferber olmak, yeni siyasi seçenekler ve çözümler ortaya çıkarmak, çalışmak, çalışmak, çalışmak olmalıdır!  kaynak

Kitap ve yazar hakkında görüşler;

Bizim Köy/ Orhan Kemal
Mahmut Makal’ın kitabını; bir hamlede yer, yutar gibi okuduktan sonra, elimde olmayarak “Yaşşa aslan!” diye haykırdığım zaman, saat gecenin üçüne çeyrek vardı.
Onu hiç tanımıyorum. Hiçbir yerde görmüşlüğüm falan da yok tabii… Gecenin üçünde beni heyecanlandıran bu delikanlıyı, alnından öpmek için önüne geçilmez bir istek duymuş, buna imkân olmayınca da kaleme kâğıda sarılmış, Bizim Köy hakkında bir methiye döktürmüştüm.
Ne zaman uykuya geçtim bilmem. Sabahleyin çok erkenden uyandığım zaman, akşamki heyecanı tekrar yaşadım ve karıma:
“Bu kitabı bugün oku!” dedim. “Derhal oku… Senden yemek falan istemiyorum. Öğleye kadar oku, üzerinde konuşalım!”
Öğle oldu, eve geldim.
“Nasıl?” dedim karıma, “okudun mu?”
“Okudum…”
“Nasıl buldun?”
Beni gözden geçirdi.
“Çok güzel amma…”
“Eee… Amması da ne?”
“Ah şey olsaydı…”
“Ne?”
“Bir noksanlık var bunda… Sen daha iyi anlarsın ya…”
“Ne?”
“Canım işte… Bu işlerin, yani köy ve köylü meselesinin kökünden halli için…”
“Anlıyorum, köy ve köylüyü kurtarmak için nasıl bir yol takip edilmesi lazım geldiği…”
“Tamam… Yoksa, mesele aynı gerilik, yalnız Mahmut Makal’ın ve Mahmut Makal’ların köyünde mi? Bizim şehirde burnumuzun dibinde yok mu? Pencereden bak… Sadece teşhirle bitmiyor ki iş…”
“O tarafını da başka Mahmut Makal’lar düşünsün karıcığım” dedim. “Temenni edelim, şehirli bir Mahmut Makal çıksın da, ‘Bizim diye bir kitapla; beton, çelik, elektrik, otomobil, radyonun yanı başındaki uçurumlardan bahsetsin…”
Tabii methiyemi yırttım. Çünkü Mahmut Makal, asıl methiyelere layık eserlerini daha sonra verecek, yahut Mahmut Makal’lar…
(Yaprak, sayı: 22, 15 Mart 1950)

Mahmut Makal’ın yurt sevgisi/ Orhan Veli Kanık
Mahmut Makal tevkif edilmiş diye duyduk. Sorduk, soruşturduk. Yetkili kimseler de bu haberi yalanlamadılar. Yalnız Başbakan Yardımcısı Nihat Erim, bu tevkifin Bizim Köy adlı kitabından dolayı olamayacağını söyledi. Ayrıca merkez teşkilâtının böyle bir tevkiften haberi olmadığı için de, işin, mahallin mülkiye amiri tarafından çevrilmiş bir iş olduğu tahmin edildi. Mahmut Makal hırsızlık gibi, adam öldürme, yahut adam yaralama gibi adi bir polis vakasından dolayı tevkif edilmişse, söylenecek söz bulamayız. Ama, bu sebep siyasi bir sebepse, söyleyecek bir iki sözümüz bulunur. Daha doğrusu, asıl o zaman, ne diyeceğimizi şaşırırız.
Çünkü Bizim Köy’ü yazan bir insandan, bu memlekete kötülük geleceğine inanamayız. Onun, bu yurdu, en az Niğde valisi kadar sevdiğini biliriz.
Bu inançta olunca da, böyle bir tevkife sebep olan hadiseyi öğrenmek, bunun ne olabileceğini sormak hakkımız değil mi?
Bize, Niğde valisinin, Mahmut Makal’ı bir hınçla tevkif ettirdiğini düşündüren bir haber duyduk.
Mahmut Makal Bizim Köy’de, köylülerin çorapsız olduklarını söylemiş. Kitabın uyandırdığı yankılar üzerine de vali, Makal’ın köyüne gitmiş. Karşısına birkaç köylü çıkarmışlar. O sırada Makal da oradaymış. Vali, köylülere ayaklarını uzattırmış. Sonra Makal’a dönüp:
“Bak, Mamıdefendi,” demiş, “köylülerin çorapları var.”
Köylünün refahını çorapla ispat etmenin gülünçlüğü bir yana, acaba bu sayın vali, amirlere bu gibi hallerde gösterilen manzaranın nasıl yaldızdan ibaret olduğunu bilmiyor mu? Kendisi, bulunduğu şehre büyük bir devlet adamı geldiği zaman, o zata, vilayetinin en bozuk, en sefil taraflarını mı gösteriyor?
Mahmut Makal’a söylediği sözden de belli; en küçük bir sızıltıya meydan verilmesine gönlü razı değil.
(Yaprak, Nisan 1950)

‘Bizim Köy’e dair/ Melih Cevdet Anday
“Bizim Köy” bende bir köylü romanı etkisi bıraktı. Konusu, kişileri, olayları, kavgası, meselesi… Hepsi tamam. Yani kitabı bir hamlede okuyup bitirdikten günler sonra, o köyde yaşıyor gibiyim.
Mamıdefendi’nin macerası, köylüler, köy odası, toprak hep aklımda. İişte bizde, şimdiye kadar okuduğumuz köylü edebiyatlarından hiç birine benzemeyen bir kitap. Bunun ötekilerden ayrılığı nereden geliyor. Çünkü onu bir köylü aydını, Türkiye’mizin şimdiye kadar tanımadığı yeni bir aydın kişi yazmış. Bence işin en önemli yanı bu. Köyü kendi içinden kalkındırmak gerektiğine inanıp paçaları sıvayan bir-iki vatansever, ileri kafalı eğitimci, köy enstitülerini kurdular. Mahmut Makal’ın köylerinden alıp, ezbercilikle değil de, yaratıcı eğitim yoluyla okuttular. Mahmut Makal’lar, kafalarında gelecek günlerin parlak ışığı, gönüllerinde bir yaratma aşkı, ama tek başlarına, ama kimsesiz, çoğu zaman da yardımsız kendi yollarına düşmüşler, savaşıyorlar. Daha çok haberler alacağız onlardan. Yurdumuzun gerçek yüzünü, işin içinde oldukları için, bize yetki ile gösterecekler. Kendi içlerine kapanmış aydınlarımızı uyandıracaklar, utandıracaklar.
(Yaprak, 1.4.1950)

Bizim köyden Mahmut Makal’a mektup/ Fakir Baykurt
Bence, köy enstitülerinde uygulanan bu eğitim töresinden sapmamak gerekirdi. Bugün Hindistan, Irak, Afganistan, Pakistan gibi bazı Asya memleketleri, bizden köy enstitüleri hakkında bilgi istemekteler. Ve kendi milli kalkınmaları için bu kurumları örnek tutmaktalar. Bu gerçek, köy enstitülerinin, oldukça geri kalmış ve geriliği uzun bir geçmişe doğru uzayıp giden insan topluluklarının kalkındırılmasında, kısa ve kestirme bir yol olduğunu gösterir. Ve şunu söylemek, bir falcılık olmasa gerektir: Böyle bizim gibi milletçe kalkınma yapmak zorunda olan, köylü çoğunluğu arkada kalmış her memleket, bu köprüden geçecektir.
Köy Enstitüleri de, yurdumuzda bütün yeni ve ileri kurumların karşılaştığı durumla karşılaştı. Köylü halkımız bile: “Vay, burada şöyle yapılıyormuş, kızlarla oğlanlar karışıkmış, kızlarla oğlanlar birlikte zeybet oynarlarmış, halay çekerlermiş!” gibi bağrıntılar havalandırdılar. Birtakım demagoji düşkünü adamlar, bu fırsatı kaçırmadılar. Halkın saflığını kötüye kullandılar. Bütün bunların etkisi, yönetken devlet adamlarına kadar sokuldu. Ve Köy Enstitüleri büyük bir değişikliğe uğratıldı.
Bize kültür gerek iyenim!…
(Varlık, Nisan 1950)

Bizim Köylerimiz/ Peyami Safa
“Bizim Köy”ün altında da mı bir kızıl parmak çıkmış? Bu küçük ve güzel kitabın yayın tarzında, onu sarıp sarmalayan propaganda havasında, aldatanların gizli telkinlerinde, aldananların sütunlar dolusu ve şişirilmiş metihlerinde şüphe verici unsurlar mı var? Bizde endüstri hayatı yeni başlamıştır ve bir proleterya kesafetini vücuda getirecek iş dolgunluğundan mahrumdur. Kırmızı propaganda köylerimize dadanmıştır. Komünist romanlarının ve hikâyelerinin çoğu, bu yurt atomunun ufacık dünyası içinde geçer.
“Bizim Köy” onlardandır veya değildir, fakat bazı doğru müşahedelerine rağmen, bize yazılmamış ve söylenmemiş bir hakikat getirmediği muhakkaktır. Türkiye’de samimi bir köycülük hareketi başladığı tarihten beri, bu konuda ekonomi ve folklor incelemeleri, sosyal müşahadeler, köylerimizin çeşitli ihtiyaçlarını belirten görüşler kitap, broşür ve makale serileri halinde çıkmıştır. Ben de meslek hayatımda köy öğretmenlerinden, muhtarlardan, köy aydınlarından yüzlerce mektup almış ve bir o kadar da yazı yazmışımdır.
Bir köy davamız olduğunu ve bu davanın bir tek köye ait değil, bütün köylerimize bağlı meseleleri kucakladığını biliyoruz. Gazetelirimiz, köy konusunda yazılmış esaslı kitapları okumamış olacaklar ki, bir küçük eserin içinde büyük hakikatleri yakalayanların coşkunluğu içinde, farkında olmadan, belki de gizli niyetlerin hoparlörü haline gelmişlerdir.
Köy davamız bir broşürle halledilemeyecek kadar büyüktür. Kendine has metotlarla incelenir. Küçük, dağınık ve şüpheli fikirlerin sesine takılanlar aldanırlar. Türk aydınının bu davayı daha esaslı, sağlam ve sıkı tutması lazımdır.
(Ulus, 12.4.1950)

Bizim Köy/ Sabahattin Eyuboğlu
Bizim Köy, ardı gelecek kitaplardandır. Gökte yıldız, bizde köy. Mahmut Makal bir tanesine öyle cömert bir yoldan giriyor ki, köyü bilen ve eli kalem tutanların işi kolaylaşıyor. Az kitap bu kadar kestirmeden geleceğin yolunu bulmuştur. Nasıl bulmuş? Ne sihir ne keramet: yalın bir dille yalın gerçeği anlatmaktan ibaret. Ama Mahmut Makal’ın, bu rahat edebiyata rahatça vardığını sananlar aldanır. Zamanımızda edebiyatın böylesine ancak ekmek gibi alın teriyle kazanılmış ve tadına varılmış bir kültürle varılabiliyor. Mahmut Makal’ın düşüncesi iş ve gerçek kadar kitaplarla da yoğrulmuş. Ama kitaplar, birçok yazarlarımızda olduğu gibi, gerçeğin önüne perde çekecek yerde, mevcut perdeleri kaldırmaya yaramışlar. işte akıyla karasıyla, zehiri balıyla, bizim köy: okuyun bakalım, bizim demeye diliniz varacak mı? Bu sözü anlattığı köyün köylüsü Mahmut Makal bile acı acı söylüyor: bizim olmayan, bizim olmadıkça da mesut olamayacağımız köy demek istiyor.
(Kitaplar Dergisi, Mayıs 1950)

Okurken…/ Nurullah Ataç
Öyle sanıyorum ki, edebiyatımızda bir Mahmut Makal çığırı, Mahmut Makal’lar çığırı açılıyor. Buna çok seviniyorum. Bizler, bizim kuşağın yazarları, yurt sevgisini söyledik, yurdumuzun güzelliğini söyledik, yurdu dolaşmamız, öğrenmemiz gerektiğini söyledik. Ama bizden sonrakilere örnek olamadık. Sözde kaldı bütün düşündüklerimiz… Sevdik biz de yurdumuzu, ama gözümüzde süsleyerek, püsleyerek sevdik, gerçeğe bakarak değil, düşler kurarak sevdik. Olsa olsa birkaç şehrini gördük, birkaç şehrinde durduk, köylerine dalamadık, korktuk dalmaya. Bugünkü kuşak, Mahmut Makal’lar kuşağı, bizim yapmadığımızı yapıyor, bize öfkelense, bize “Siz hiçbir şey yapmadınız, yurdu gerçekten öğrenmeye, anlamaya çalışmadınız” dese, hakkı vardır. Onların karşısında biz küçüklüğümüzü anlamalıyız. Biz kapalı odalarda düşüncelere daldık, cigara dumanları arasından köyler gördük, gerçekte olmayan köyler, gerçekte olmayan bir ülke… Yurdu da, yurdumuzla birlikte edebiyatımızı da bugünkü gençler, bu Mahmut Makal’lar kuşağı kurtaracaktır. Gerçeği onlar getiriyor edebiyatımıza. Onlardan sonra gelecek kuşak da o gerçekler üzerinde düşünecek, o gerçekleri düzeltmeye, iyileştirmeye çalışacaktır.
(Ulus, 15.12.1951)

Bizim Köy Patlaması/ Mehmet Başaran
Bizim Köy patlaması ayrıca pek çok kafayı sarsıyor, gözü açıyor, Anadolu’yu, halkı bulduruyor bize, tüm çalışmalarımızda toprağımızdan güç almamız gerektiğini kavratıyor… Palavra edebiyatının boşluğu sergileniyor. Edebiyatı sadece bir oyun, bir süs sayanları sarsıyor.
Mahmut Makal’ın tutuklanması, siyasal baskının artması, daha sonra ikinci yeni akımını gerekçe olacak düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, çalışmalarını engelleyemiyor Yaşar Nabi’nin. Panikleyenlere, sanat adına anlamsızlığa, karanlığa sapanlara karşın, aydınlık, gerçekçi tutumunu sürdürüyor. Asım Bezirci’nin “ayrık otları” diye nitelediği kaytarmacılığa karşı çıkıyor, yüz vermiyor ikinci yeniye: “Yeniyi değişen değer yargıları hazırlar, değişen bir çağ zorlar. Böyle kendiliğinden gelen bir yenileşme ihtiyacına karşı koymak nasıl elde değilse, durup dururken bir yeni ihtiyacı yaratmak, zoraki bir yeniliği topluma kabul ettirmek de o kadar imkânsız.”
Zaman, yazın emekçimizin ne denli haklı olduğunu göstermiştir.
(Varlık, 1981)  kaynak

Mahmut Makal:  Mahmut Makal, 1930 yılında Aksaray ilinin Gülağaç ilçesi Demirci Köyü‘nde doğdu. 1943 yılında İvriz Köy Enstitüsü‘ne başladı. Edebiyata şiirle başladı. İlk olarak 1945‘te “Türk’e Doğru” ve 1946‘da “Köy Enstitüsü” dergilerinde şiirler yazdı. Varlık Dergisi‘ndeki Köy Notları ile dikkat çekti. 1947’de İvriz Köy Enstitüsünü bitirdekten sonra 6 yıl köy öğretmenliği yaptı. 1950 yılında öğretmenlik yıllarındaki gözlemlerini Bizim Köy adlı bir kitapta yayınlayarak büyük yankı uyandırdı. Köy Edebiyatı akımının başlangıcı olarak anılan bu kitap nedeni ile tutuklanıp bir süre cezaevinde kaldı. Öğrenmenlikten sonra 1953 yılında Ankara Gazi Enstitüsü‘ne girdi ve o yıllarda Fransa’da Avrupa Sosyoloji Merkezine araştırma yapmaya gitti. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul adayı oldu. Sırasıyla Antalya, Ankara ve Adana bölgesinde İlköğretim Müfettişliğinde bulundu. 1971‘de İstanbul Sağır ve Dilsizler Okulu’nda Türkçe öğretmeniyken görevi bıraktı. 1971-1972 yılları arasında Bizim Köy Yayınları’nı yönetti. 1972 yılında Venedik Üniversitesi‘nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi.

Meslek hayatı 17 yıl sürdü. Kitapları ve düşünceleri yüzünden mahkemelerde yargılandı ve bir müddet cezaevinde yattı. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından müfettişliği elinden alınarak tekrar öğretmenlik statüsüne indirildi ve Sağırlar Okulu’na atandı. Eserlerinden bazıları Almanca, Rusca, Fransızca, İngilizce, Macarca, İtalyanca, Bulgarca, Lehçe, Romence ve İbranice gibi çeşitli dillere çevrildi. Makal 1967‘de Unesco tarafından dünya gençliğine örnek insan olarak seçildi.

Eserleri:

  • Bizim Köy, 1950, 1966 UNESCO ‘Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’
  • Köylümden, 1952 * Hayal ve Gerçek, 1952
  • Memleketin Sahipleri, 1954
  • Kuru Sevda, 1957
  • 17 Nisan, 1959
  • Köye Gidenler, 1959
  • Kalkınma Masalı, 1960
  • Eğitimde Yolumuz Nereye, 1960
  • İplik Pazarı, 1964
  • Kamçı Teslimi, 1965
  • Ötelerin Havası, (1965
  • Yer Altında Bir Anadolu, 1968)
  • Bu Ne Biçim Ülke, 1968
  • Zulüm Makinesi, 1969
  • Kokmuş Bir Düzende, 1970
  • Değişenler (Bizim Köy, 1975), 1977 Türk Dil Kurumu ödülü
  • Karanlığı Zorlayanlar, 1976
  • Köy Enstitüleri ve Ötesi, 1979
  • Bir İşçinin Günlüğünden, 1980
  • Kaynak
  • KÖY ENSTİTÜLERİNİN YETİŞTİRDİĞİ
    BİR ULU ÇINAR MAHMUT MAKAL İLE BİR ŞÖYLEŞİ

    Aziz ŞEKER: Bize kendinizi tanıtır mısınız?

    Mahmut MAKAL: Aksaray iline bağlı Demirci köyünde doğdum. Doğum tarihim 1930’dur. Okul çağım yaklaşırken, Cumhuriyetin aydınlığa açılmış yıllarında köylümün yaptığı okulda okudum. Cumhuriyeti kuranlarda Cumhuriyetin önemli eseri sayılan Köy Enstitülerinin birinde Toros dağlarının eteğinde kurulmuş olan İvriz Köy Enstitüsünde okudum. Yüksek öğrenimimi ise Ankara’daki Gazi Eğitim Enstitüsü’nde tamamladım.
    Çağcıl, demokratik bir eğitim gördüm. İvriz Köy Enstitüsüne giriş sınavını kazanıp kaydımı yaptırdığım tarih, 23. 03. 1943’tü. Okul kuruluş halindeydi. Güneşin vurduğu duvar diplerinde ders yapmaya başladık. Okulun bağ-bahçe ve yapı işlerine de karıştık. Derken, Nisanın ilk haftası içinde Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç geldiler. Eğitim seferberliği hızla sürüyordu. Ne Bakan makamında oturuyordu ne de Genel Müdür. Ne Enstitü Müdürünün makam odası vardı ne de öğretmenler odası. Ne de dört duvarlı derslik. Dekroli usulü açık hava okulu iş eğitimiyle sarmaş dolaş sürüyordu. Duvar dibi dersliğimize teftişe gelen Tonguç beni ayağa kaldırıp da soru sorduğunda yalnız akla karayı seçmedim, aynı zamanda bu seferberliğin anlamını da kavradım. “Nedir devletin vatandaşlarına karşı görevleri?” diye soruyordu, dersimizin yurt bilgisi olduğunu öğrenen Tonguç.
    Benden yanıt alamayınca, öğretmenimiz Mümtaz Sayın’a dönüp şöyle dedi: “Bunlar yedi yüzyıldır konuşturulmadıkları için çocuğun durumunu doğal karşılıyorum, konuşturun bunları. Konuşturun ve düşündüklerini söylemeye alıştırın. İlk yapacakları iş bu…”
    30.09.1947 tarihinde Aksaray’ın Nurgöz köyünde öğretmenliğe başladım. Bir yandanda yazıyordum.
    1950 başında Bizim Köy isimli kitabım çıktı. Çıktıktan üç ay sonra tutuklandım. Sonra ceza almadan salıverildim. 15 Haziran 1950’ de Celal Bayar’ın çağrılısı olarak Çankaya’ya çıktım. Bu esnada Cumhurbaşkanlığı Fransızca çevirmeni Nurullah Ataç’la tanışma olanağı buldum.
    1952’de Hayal ve Gerçek adlı ikinci kitabımı yayınladım. 1953 Ekim’inde Ankara Gazi Eğitim Enstitüsüne girdim. Bir yandan kitaplarım yayınlanırken, 1964 yılı ortalarından 1965 ortasına kadar Fransa’da Avrupa Sosyoloji Merkezine çalışma ve araştırma yapmaya gittim.
    1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul adayı oldum.
    1968 yılında öğretmenlikten istifa etmek zorunda bırakıldım. 1971–1972 öğretim yılında Venedik Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuttum. 1979 başında Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı tarafından danışman olarak atandım. Kültür Yüksek Kurulu üyeliği ve sekreterliği yaptım. 12 Eylül 1980’de bir süre Almanya’da kaldım.
    Antalya Aksu Köy Enstitüsü çıkışlı Naciye Poyraz ile evliyim. Ahmet ve Tezer isimlerinde iki çocuğum var.

    Aziz ŞEKER: Eserlerinizde Anadolu gerçekliğinin toplumsal ve kültürel kaynaklarından besleniyorsunuz. Anadolu insanını bir bütün olarak işliyorsunuz. Eserlerinizden, yazın hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?

    Mahmut MAKAL: İvriz’deyken şiir ve yazı yazıyordum. Yazdıklarım okulumuzun dergisi olan ‘İvriz’ de, Ankara’da çıkan ‘Ülkü’de, Eskişehir’de çıkan ‘Yayla’da, Konya’da çıkan ‘Ekekon’da yayınlanıyordu. Bir Köy Öğretmeninin Notları başlığıyla ilk yazım 1948’in Mayıs ayında Varlık’ta çıktı. 1950 başında yazılarımı adını Bizim Köy koyduğum bir eserde topladım. 1952 Şubat’ında Hayal ve Gerçek adlı ikinci kitabım yayınlandı.
    Köy bir kaynaktı, sürekli yazmak istiyordum köyü. Aralık 1954’te Memleketim Sahipleri adıyla üçüncü kitabım çıktı. Köy ve Eğitim, Yeni Ufuklar, Varlık gibi dergilerde yazılarım sürüyordu. Bizim Köy adlı kitabım 1966 yılında Uluslararası Eğitim Bilim ve Kültür Kuruluşu UNESCO’nun ‘Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’nü aldı.
    Değişenler (Bizim Köy, 1975) adlı kitabım 1977’de Türk Dil Kurumu ödülünü aldı. 1997’ye kadar 17 kitabım yayınlandı ve zaman içinde çeşitli basımları yapıldı. Bazıları Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca başta olmak üzere çeşitli dillere çevrildi. Fransız ve Belçika televizyon şirketleri köyümde belgesel filmler çektiler. Bu filmler çeşitli Avrupa televizyonlarında gösterildi.
    Edebiyatçılar Derneğine, Türkiye Yazarlar Sendikasına ve Dil Derneğine üyeyim.

    Aziz ŞEKER: İnsancıl ve toplumcu bir aydın, köy enstitüsü çıkışlı bir yazar olarak biliniyorsunuz. İlerici ve gerçekçi bir edebiyatınız var. Köy enstitüsü eğitim programlarını göz önüne alarak günümüz eğitim sistemini kısaca değerlendirebilir misiniz?

    Mahmut MAKAL: Köy Enstitüleri uygulaması, eğitim yoluyla köyü canlandırmak, toplumu etkilemek, yetiştirilecek yeni insanların çabalarıyla çağdaş uygarlık kervanının ardından yetişmek ereğine dönüktür. Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzdende Atatürk’ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmasına girdik. Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.

    Aziz ŞEKER: Yazarlık hayatınızda bu güne değin ne tür zorluklarla karşılaştınız?

    Mahmut MAKAL: 1949 Eylülünde ilk sürgünü yaşadım. Nurgöz’den aynı ilin Çardak Köyüne atadılar. İlk kitabımı çıkışından üç ay sonra gördüm. Görür görmez de Aksaray hapishanesini boyladım. Tutuklanmamın nedeni görünüşte kitabım değildi. “Demirci, kömürcü bir olacak bizim kuracağımız düzende” diyerek komünizm propagandası yapmıştım sözde. Bu iftiralarla kaç kişi, kaç kuşak harcandı… Bir aydan fazla tutuklu kaldım. Köy Enstitülerini kapatanlar, beni cezalandıranlar, onların ardılı iktidarlarla Demokrat Partiyle sürüyordu. Kitaplarımı yazarken, siyasal çevreler de sanki yazılmamasını istiyordu, tedirgin etmeyi görev biliyorlardı. Öğretmenlik yıllarım boyunca soruşturma ve maaş kesme cezalarından usandığım için 1968 Kasım’ında bu görevden istifa ettim. Yıllarca işsiz kaldım. Bu arada kitaplarımın geliriyle geçindim. Demirel hükümetleri döneminde Kültür Bakanı Ahmet Taner KIŞLALI’nın isteğiyle geldiğim Kültür Bakanlığı danışmanlığından düşürüldüm. 12 Eylül döneminde bir süre Almanya’da kaldım. Şimdi Ankara’da yaşıyorum.

    Aziz ŞEKER: Biraz özürlülerden bahsedelim. Edebiyat sanatı ve bilimi, özürlü insanlarımızın yaşam programlarında nasıl bir yere sahip olabilmeli sizce?

    Mahmut MAKAL: Özürlü dostlarımıza uygun eğitim programlarının hazırlanmasına 50 yıl önce Gazi Eğitim Enstitüsünde Özel Eğitim Şubesi açılarak başlandı. Mithat Enç dönem itibarıyla yoğun çaba sarf edenlerin başında geliyordu. Çok da emeği geçti. Eğitimcilerin, bilim adamlarının kısaca tüm duyarlı insanlarımızın gayretlerine bağlı, edebiyat eserlerinin özürlülerimizin yaşamlarına kazandırılması, bununla beraber olanaklar artırıldıkça okullar açılmalı, öğretmenler yetiştirilmeli, onlara özgü eğitim kurumlarının açılmasının yanında kitaplar basılmalı kısaca.

    Aziz ŞEKER: Ülkemizin koşullarında özürlü sorunsalının yazınımıza yansımaları hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

    Mahmut MAKAL: Hatırıma ilk gelen Mithat Enç’İn yazmış olduğu kitaplardır. ABD’li yazar Helen Keler’in yazmış olduğu eserler de örnek gösterilebilir. Özürlü sorunsalının yazınımıza yansıması ve buna ilişkin edebiyat yaratımlarının çoğalması öncelik konuyla ilgili bilincin gelişmesine bağlı. Körlere yönelik eğitimin-alfabenin gelişmesi her zaman bir başlangıç olarak algılanmalıdır. Bu olumlu yolda ilerlemeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Kendimden bir örnek vermek istiyorum. Ben Gazi Eğitim Enstitüsündeyken, gönüllü bir insan olarak, körlere kitap okumaya giderdim.

    Aziz ŞEKER: Edebiyat bilimi ve sanatı, toplumsal çelişkileri, toplumsal sorunları yansıtmada görev yüklenebiliyor mu yeteri kadar ve çözüm yolları gösterebiliyor mu?

    Mahmut MAKAL: Ötelerden beri süren bir tartışma günümüzde de sürüyor. “Sanat sanat için mi? Sanat toplum için mi?” Bunun gereksiz bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Bence her şey toplum içindir. Aydın olarak nitelendirdiğimiz okur-yazarların büyük bir kısmı fil dişi kulelerine çekilmiş, topluma yabancı, üretimden kopuk bir hayat sürüyorlar. Edebiyat eserleri olsun, bilim yapıtları olsun, gericiliğe-safsataya savaş açmalıdır, onlarla mücadele etmeli, sürekli devrime hizmet etmeli, kısaca uygarlığa yelken açmalı yani insanı görmeli. Toplumsal sorunlara ayna olmuş, onları yansıtmada görev üstlenmiş yapıtlar gerçek ve ilerici eserlerdir. Kalıcı olanlar da bunlardır ve kuşaktan kuşağa insanlık birikimlerinin taşıyıcısı olurlar.

    Aziz ŞEKER: Türkiye’de aydının / sanatçının yeri, toplumsal mücadelede hangi tarafta olmalıdır, hangi amaç için yazmalıdır?

    Mahmut MAKAL: J.P. Sartre’nin çok sevdiğim, benimsediğim bir sözü var. “Yazar aç milyarlar için yazmadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir” diye. Yazar, bence de emeğin, ezilenlerin, yoksulların kısaca toplumda yaşayan haklı insanların yanında olmalıdır.

    Aziz ŞEKER: Değişen sosyo-ekonomik yapı içinde, gelişen özürlü anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaşamın her alanında hissedilen bu sorun ne tür bir anlayışla çözüme ulaştırılabilir?

    Mahmut MAKAL: Topluma bir bütün olarak bakmak gerekir. Özürlü insanlar da, yaşayan toplumun insanları ve bir parçasıdırlar. Toplum sağlığına-eğitimine yönelik tüm çalışmalar özürlüleri de kapsamalıdır. Özürlü anlayışında değişen bir gelişme var. Bunun süreceğine inanıyorum.

    Aziz ŞEKER: Edebiyat sanatının varlığı ve sorumluluğu toplumsal gelişme sürecinde belirleyici olan temel kültürel unsurlardan biridir diyebiliriz. Bu nedenle edebiyatçının toplum karşısında tarafsız olmayan bir sorumluluğu var mıdır? Sanatçı eserlerinde toplumsal ihtiyaçları derinlemesine görebiliyor ve somutlaştırabiliyorsa, ihtiyaç kesimlerine yürekten inebiliyorsa (bir bilim adamı titizliğini ve bir sanatçı duyarlılığını sizin eserlerinizde görebiliyoruz) sorumluluk üstlenmiş oluyor mu tarihsel olarak? Siz kitaplarınızda Anadolu toplumsal yapısının ürettiği insan tipolojisinden yola çıkarak toplumsal sorunlara yer yer parmak basıyorsunuz. Biraz bahseder misiniz sanatçı, toplum ve eser diyalektiğinden?

    Mahmut MAKAL: Yazar, toplum esenliği için yazmalıdır. Kısaca toplumun malı olmalıdır. Edebiyatta temel öğe insan olduğuna göre, edebiyat insanı ve toplumu üretim yapısının değişmesi, toplumsal değişme süreci içinde izleyecektir. Sanatçı toplum adına sorumluluk yüklenecek, kişisel hırsı, bireyciliği geri plana itecek; toplum adamı olacaktır. Bazı eserlerimde, mücadele eden insanları işlemişimdir. Sürgün yiyen öğretmenler, greve giden işçiler, zor koşullar altında çalışan insanlar gibi…

    Aziz ŞEKER: Sanat eleştirmenleri son dönem edebiyata girmiş olan bir kaçış edebiyatı olgusundan söz ediyorlar. Bu türün tutulduğunu dile getiriyorlar. Sanat eserinin temelinde yatan nesnel gerçeklik, ‘insan ve toplumun’ tarihsel gerçeğine bağlı olmalı mı tam anlamıyla? Siz nasıl bir toplum özlemliyorsunuz eserlerinizde?

    Mahmut MAKAL: Edebiyat günümüz koşullarında toplumsallığını yitirmiş, toplumcu bir platformdan ayrılarak bir çıkmaza sürüklenmiştir. Yalnızca birey atmosferine yönelmiştir. Toplumsal konuları işlemeyen edebiyata ‘kem küm edebiyatı’ diyorum. Toplumcu sanat eseri yaşadığı çağın sosyal gerçeğini işlemeli. Tarih bilinci ise yaşama ilişkin her şeyin temelinde vardır. Gözden uzak tutulmaması da gerekir. Edebiyat adamının üretimi olan sanat yapıtı toplumun aynası olduğu noktada tarihsel gerçek olur. Bir örnek vermek gerekirse, filozof Marx, Balzac’ın eserlerinden her dem yararlanmıştır. Balzac’ın Goriot Baba’sı, Marx’ın çok hoşuna giden bir tiplemedir. Demek istediğim şey, bilim ve sanat iç içe düşünülmelidir. Bunlar birbirini tamamlayan uğraş alanlarıdır. Ama bir yerde bilim sanattan daha çok faydalanıyor. Eserlerimde işlediğim toplum özlemini tek cümle şöyle ifade edebilirim: “İnsanlığın kurtuluşu, sosyalizmin gelişmesine bağlıdır.” Eşit paylaşım, adaletli dağıtım, barış, demokrasi, yurtseverlik eserlerimde işlemeye çalıştığım ana temalardır.

    Aziz ŞEKER: Bizlere ‘mutlak doğrular’ diye dayatılan ‘yasallaşmış yalanlarla’ hep karşılaşıyoruz. Sanatın-sanatçının sağlıklı işleyen bir toplum oluşturulmasında katkısı yadsınamaz. Sanat toplumun yüreğidir özce. Günümüz resmi kültür haritasından demokratikleşme adına bahsetmek istersek acaba Kültür Bakanlığı, kültürel kaynaklarımıza, toplumsalın hümanist öğelerine, değerlerine sahip çıkmayı başarabiliyor mu yeterince?

    Mahmut MAKAL: Şu an için yeterine sahip çıktığını söyleyemeyiz. Ama şu da bir gerçek: geçmişin hümanist öğelerine sahip çıkmak için en azından bir uğraşı veriyor ve bunu sürdürüyor. Başarılı olabilmesi için de kültür adamlarına, aydınlara gereksinim duyuyor. Karşılıklı çabayla bunun başarılacağına inanıyorum. Devletin kültür politikası kendi kaynaklarımızdan beslenmeli, ilerici olmalıdır. Ulusumuzun karakterine en uygun eğitim kurumları kurulmalı, köy enstitüsü geleneğinden de beslenen, toplumsal aydınlanmanın köklü, aydınlıkçı bir eğitimle bağımsızlığa sahip çıkarak gerçekleşeceğine inanılmalı. Sürekliliği olan bir yapıya benzetilebilir bu.

    Aziz ŞEKER: Toplumsal yapının insancıllaştırılmasında sanatın-edebiyatın yeri ne olacaktır? Derin bir edebiyat tarihi bilinci günümüz koşullarında oluşturulabilecek mi? Bu bilinç toplum katmanlarını hoşgörü şemsiyesi altında birleştirebilecek mi?

    Mahmut MAKAL: Zaman içinde eğitim yoluyla oluşturulması gereken bir durumdur bu. Bilimsel, kültürel ve sosyal kaynaklar yurt kaynakları, uygarlık birikiminden yöntemli bir biçimde yararlanma, edebiyat tarihi bilincini oluşturur. Bu birikimlerden yararlanmasını bilen her ulus kuşaklararası bağıntıyı da geliştirecektir. Toplumsal katmanlar arasındaki hoşgörüde böyle gelişir.

    Aziz ŞEKER: İsterseniz son bir soruyla konuşmamızı bitirelim. Edebiyat eserleri ve sanatçılar toplumbilimsel ifadeyle, yaşadıkları toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkarlar ve gelişirler. Bu koşulları göz önünde tutarak hoşunuza giden son dönem şair ve yazarları söyleyebilir misiniz?

    Mahmut MAKAL: Eserlerin ve sanatçıların toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkması tezine katılıyorum. Ülkemizde 1940’lardan itibaren her yönden gelişen bir toplumla karşılaşıyoruz. Toplumcu hareketlerin ve düşüncelerin geliştiği bu yıllarda; ülke bağımsız, özgür koşullarda yetişen, yurdunu seven, toplumcu-sol görüşlü bilim adamları-yazarlara sahip. ‘Kırk Kuşağı’ olarak bilinen bir değer kuşağı var. Rıfat Ilgaz’ı, Orhan Kemal’i, İzzettin Dinamo’yu, Atilla İlhan’ı o kuşaktan gelen ve hâlâ etkisini sürdüren yazarları örnek verebiliriz. 50’li, 60’lı yıllardan itibaren bağımsızlığına gölge düşen, bağımsızlığını yitiren ülke koşullarında yetişen yazarlar tam anlamıyla yazar olamaz, çünkü yazmak için özgürlük, bağımsızlık şarttır. Ülkemizin nesnel koşulları bunun böyle olduğunu gösteriyor. Yani yazmak için özgürlüğün var olduğunu. Artık Anadolu’dan habersiz kitap yazan kent yazarlarıyla karşılaşıyoruz. Anadolu gerçeğini bilmeden kitaplar yazıyorlar. Toplumdan habersiz bir yazar kitlesi mevcut. Bozulmuş bir Türkçe ile olay örgüsü olmayan kitaplar yazan Orhan Pamuk verilecek ilk örnek.

    Aziz ŞEKER: Teşekkürler, sınırsız değerler yaratan sevgili Mahmut MAKAL.

    Mahmut MAKAL: Ben de çok teşekkür ederim. Şeker gibi Aziz arkadaş…

    kaynak

    Reklamlar

    Bir Yanıt to “Bizim Köy – Mahmut Makal”

    1. samet said

      bu kitabı yeni örendim şımdi masadan kalkıp gidip alacam özetini az okudum we okuyup yorum yapan yazarlara baktım sağlam edebiyatçılar okuyup yorum yapmış bende okuyacam

    Bir Cevap Yazın

    Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

    WordPress.com Logosu

    WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Twitter resmi

    Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Facebook fotoğrafı

    Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Google+ fotoğrafı

    Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

    Connecting to %s

     
    %d blogcu bunu beğendi: