SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Kaçak Yolcu – Hüseyin Atlansoy

Posted by savaska Ocak 5, 2009

kacak-yolcu-huseyin-atlanso Kaçak Yolcu – Hüseyin Atlansoy
 kaknüs yay. 1998, 87 sayfa

Öğleyi hızla geçerek
bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman.
Yaşlı ve yorgun ruhum
vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan

Gülücükler öpüşler sunuyor bana
kırık bir kapıdan odama sızan akşam
Keklik sekişleri ve ötüşlerle
göz kırpımlık bir anda beliren doğrudan.

Katlanarak akıyor duru bir su zaman
artık hiç bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Bedenim gibidir ruhum da
kalabalık önünde soyunmaktan utanan.
Öylesine mahcup başını yerden kaldırmayan
hayır hayır bahsetmeyeceğim ben ruhumdan.

Ah! devinen kanı bedenimin bir dursa
bahsetmeyeceğim ben artık hiç ruhumdan.
bulunsa sabah gibi bir taş başucumda
dinlenecek ruhum da su uğultusundan (SU UĞULTUSU)

Kaçak Yolcu Hüseyin Atlansoy (Satın Almak için resme tıkla)

 

Hüseyin ATLANSOY: 1962 Mihalıççık, Eskişehir doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunu. Kırıkkale Üniversitesi’nde Yüksek Lisans yaptı. Şiirlerini Diriliş, Yönelişler, Yedi İklim, Bürde, Kayıtlar, İpek Dili, Dergâh, Kaşgar ve Hece dergilerinde yayımladı. Felsefe grubu öğretmenliği yapıyor. Kitapları: İntihar İlacı (Bürde Yayınevi,1991); Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi (Yediiklim Yayınevi, 1987) Şehir Konuşmaları (Yazı Yayınevi, 1990); İlk Sözler, (Kaknüs Yayınları, 1998); Kaçak Yolcu (Kaknüs Yayınları 1998); Karşılama Töreni (Hece Yayınları, 2005). 1990 Yazarlar Birliği Şiir Ödülü.

Reklamlar

2 Yanıt to “Kaçak Yolcu – Hüseyin Atlansoy”

  1. savaska said

    Arabı Beyaz
    I
    İki şeye güleceğim geliyor: biri, zencinin parmaklarının ucunu siyaha boyaması, diğeri de bir körün dışarıyı seyretmek için pencereden başını dışarıya çıkarmasıdır.
    Fîhi Mâfih, Mevlâna

    İnsan yalnızca konuşmak için konuştuğunda gerçekleri söyler.
    Susan Sontag

    80’li yıların şiirinden söz edildiğinde hatırlanması gereken önemli isimlerden biri kuşkusuz Hüseyin Atlansoy’dur. Hatta, niye söylememeli, yeteneği temel kıstas kabul edersek, hatırlanması gereken ilk isimdir bana göre.

    Hüseyin Atlansoy ilk kitabıyla kendi şiirinin zirvesine oturur. İntihar İlacı bu bakımdan Cahit Zarifoğlu’nun çıkışını anımsatır. Aynı yüksek özgüven aynı agresif dil tavrı içindedir. İyi silahlanmış, kendi sesini ürpertiyle bulmuş bir şair, herkese nasip olmayacak bir ilk kitap: İntihar İlacı.

    Atlansoy ilk müdahelesini oyun aracılığıyla ortaya koymaktadır. İntihar İlacı’nda (ve Atlansoy şiirinin bütününde) oyun önemli bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Deformasyon, çok anlamlılık, çağrışım, yoğunlukla kullanılan metonimi oyuncunun temel araçlarıdır. Oyun oynayan bir çocuk hüviyeti ve hürriyeti. Bu yüzden davetkâr bir şiirle karşı karşıyayız. Buluşlar, sürprizler (‘şaşırtmaca’lar değil) şiiri iyiden iyiye bir câzibe merkezi haline getirir. Bu davetkârlık bana Melih Cevdet Anday’ın çok sevdiğim bir dizesini anımsatıyor. ‘Kollarımı açınca ben çarmıhım’.

    Şiir sıçrayarak, ufuk ve alan değiştirerek, İlhan Berk gibi söylersem ‘aralık’larla ilerler. Bu bakımdan Atlansoy’un şiiri zaman zaman öne sürüldüğü gibi ‘dağınık’ ya da ‘savruk’ değildir. Şiirde derli topluluk arayan ‘geleneksel’ göz bu şiirin yoluna çıktığında çok toz yutacaktır. Dil şair özneyi ve alışık olduğumuz anlam evrenini hızlı ve geniş adımlarla ardında bırakarak ilerler.bu bakımdan ‘bozguncu’ bir şiirdir. Hafiftir, uçarıdır. Dünyaya yukardan, kuşbakışı bakmaktadır. Menziller arasında oluşan boşluklarda kanat sesleri duyarız.

    Turan Karataş, Atlansoy’la ilgili yazısının (Hece, Şubat 2004) girişinde, bu şiirle ilgili olarak “tatlı bir şaşkınlık” yaşadığını naiv bir biçimde ifade ediyor. Hakikaten yukarda sözünü ettiğim nedenlerle, özellikle İntihar İlacı’na ve Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ne dimdik baktığımızda yaşayacağımız kaçınılmaz son şaşkınlıktır. Deyim yerindeyse şiirin çekirdeğinde bir boşluk bir sessizlik karşılar bizi. Öte yandan bu dosdoğru güneşe baktığımızda başımıza gelen geçici körlüğe, kamaşmaya benzer. Bu yüzden bütün esmerlik, zencilik iddialarına rağmen bu iki kitapta sarışın bir şair, hatta güneş gibi bir şairdir Hüseyin Atlansoy: “Babam; gözleri görmeyen bir güneş!” (Kente Karşı Atlar, Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi) , “Ani bir güneşle mahremliklerini farkeder/Eline el değdirmezdim bulut gibi kızların” (Yanlış Kalkan Bayrak, Şehir konuşmaları). Sarı sıcak bir renktir, bilinir. Hareketi çevreden merkeze değil merkezden çevreye doğrudur. Yakınına sokulmak pek mümkün değildir, reddeder. Atlansoy şiiri de sırrını çabuk ele vermez. Güneş insan yüzlerinde, bahar yapraklarında, kubbelerde yansırken bakmak güzeldir. Ama güneşin ruhçözümünü gerçekleştirmek için mutlaka bir gözlüğe, bir prizmaya ihtiyacımız vardır.

    Hüseyin Atlansoy şiirinde önemli bir unsurdur ironi. Özellikle İntihar İlacı, ironi (ve kuşkusuz zeka) dozu yüksek bir kitap olmakla birlikte, bu yargı İlk Sözler toplamı için de geçerlidir.* Yalnız dikkat etmek, Atlansoy şiirindeki ironi ile sözgelimi bir Cemal Süreya şiirindeki ironiyi aynı kefeye koymamak gerekir. Cemal Süreya’da ironi yıllar içinde şiirin aleyhine gelişim göstermiş, kendisine doğrulttuğu bir silah haline gelmiştir. Hüseyin Atlansoy bu hataya düşmedi. Ama bana göre aynı ölçüde yanlış bir başka şey yaptı. Yer yer kara mizaha varan (“/hey dur, atlama/hem pike çekmek yasaktır/hem çuhayı yırtan öder burda”, “The fish don’t talk about the water”, Tayfa, İlk Sözler) bu ironiyi Kaçak Yolcu ile kesti attı. Oysa ironi Atlansoy şiirine yapışıktır. Şiirin içinden şiirle birlikte doğar.

    Yukarda Cemal Süreya’dan bahsetmişken bir noktaya daha değinmekte fayda var. Bu gün İkinci Yeni diye adlandırdığımız şiir üzerinde özellikle Bölge adlı şiiriyle Apollinaire’in ciddi etkileri olduğu bilinir. Şimdi eğer Hüseyin Atlansoy şiiri ile İkinci Yeni arasında bir ilişki kurulacaksa özellikle bu açıdan bakmak gerekir diye düşünüyorum ben. Çünkü Cemal Süreya dahil, İkinci Yeni şairlerinin hepsinden daha isabetli bir ilişki kurmuştur Atlansoy, Apollinaire ile.

    Hüseyin Atlansoy İntihar İlacı başta olmak üzere şiirinde otobiyografik unsurları, gündelik hayatın çeşitli ayrıntılarını bol bol kullanır. Söz konusu unsurlar şiire yedirilebildiğinde şiiri bir tuzak olan muğlaklıktan kurtarabildiği gibi yaşantının (deneyimin) sahiciliği ve şairin trajedisiyle yüzleşmemizi sağlayabilir. Bununla beraber doğrusu şiir açısından oldukça tehlikeli bir iştir bu. Otobiyografik unsurlar, gündelik hayatın (okura ulaşması güç olabilecek) ayrıntıları, baskı altına aldığı şiiri boğabilir veya en iyi ihtimalle anlaşılmayı güçleştirebilir. İntihar İlacı’nda “yedilerde akşam simidi sıcak”(Çirkin Gece Kuşu), “siz İstanbul’a yakışmayan caner gönyeli yerleşikleri”(Rutubet) gibi mısraları ancak Eskişehir’de bir Yediler Parkı, Caner Gönyeli’nin de bir Şehir Hatları vapuru olduğunu bilirsek hakkıyla anlayabiliriz. Buna rağmen ben bu yaklaşımın (özellikle ilk iki kitapta) Atlansoy’un şiir mizacına uygun olduğunu iddia edeceğim. Hüseyin atlansoy’a yakıştırılan ‘delikanlılık’ vasfının da yukarda sözünü ettiğim agresif (hırçın) tavırdan olduğu kadar otobiyografik unsurlar ve gündeliğin ayrıntılarının sakınımsız/pervasızca kullanılmasından kaynaklandığını sanıyorum.

    İntihar İlacı’nda benim en sevdiğim şiirlerden biri de Ha İçi Boş Ha Dolu Dışı Maun Bir Tabut adlı şiirdir. Bu şiir aynı zamanda Atlansoy’un tarihle kurduğu ilişkiyi göstermesi bakımından da ilginçtir. Atlansoy şiirine tarih çoğu zaman fantastik bir unsur olarak girer, masallaştırılır. ‘yer kapmak için yerli filmlere koşan’ Atlansoy, tarihi, filmlerde olduğu gibi popülarize eder. Öte yandan bu sayede, doğulu/müslüman bir şair olarak ülkemizin yaşadığı kültürel dönüşümü, bu dönüşümün insan ilişkilerine yansıyan olumsuzluklarını eleştirme fırsatı bulur. Kaçak Yolcu’da yer alan Kılıç Ve Kadeh gibi örnekler, tarih ilgisini derinleştirdiği ölçüde Atlansoy’dan oldukça güzel şiirler okuyabileceğimizi gösteriyor.

    II

    Bütün bu hünerler ve süsler aynen, incileri aynanın arkasına yerleştirmek gibidir. Halbuki aynanın yüzünün bundan haberi olmaz. Ona temizlik, parlaklık lazımdır.
    Fîhi Mâfih, Mevlâna

    Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi, İntihar İlacı ile aynı çizgide yürümekle birlikte daha gergin bir kitaptır. Bu gerginliğin müsebbibi şairin derinleşme kaygısıdır.

    İlk kitabını çıkaran bir şairin, üstelik bu kitap şiire yeni bir soluk ve edebiyat çevrelerinde ses getirmiş bir kitapsa, şiirinin sıkı bir muhasebesini yapması kaçınılmaz olacaktır. Bu kitabın başarısı Hüseyin Atlansoy’u şaşırtmış yahut ürkütmüş olabilir. Çeşitli övgü ve eleştirilerle karşılaşmış ve bunlardan, kuşkusuz belli ölçüde, etkilenmiş olsa gerektir. Öte yandan zaten kitap, şairi için bir muhasebe olanağını ifade ettiği ölçüde önem kazanır. Kaçak Yolcu’ya varan yolda bu muhasebenin ilk izlerine Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’nde rastlarız. Çeşitli örnekler mevcut olmakla birlikte özellikle Kuyruğunu Toplayan Maymun, Bir/İ adlı şiirleri bir de bu açıdan okumakta fayda var.

    Bu muhasebenin imaj düzeyinde özellikle ‘sis’ aracılığıyla yapıldığını görüyoruz. İntihar İlacında ‘sis’ olumsuzlanmaz. Yer yer kar körlüğü yer yer de kızılderililik (solukbenizlilik) üzerinden ‘sigara içimleri’ ile birleşse de beyazlığıyla öne çıkar. Şair bir film projektörü gibi ışığını eşyaya düşürmektedir. ‘Sis’ henüz barışık olunan şiirsel eylemi, isterseniz ilhamı diyelim, işaret etmektedir. Hoşnutsuzluk Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi ile başlar. Burada ‘sis’ ilk kez beyazlığı ‘örten’ bir şey olarak belirir. (“sigara içimleri/talan etmiştir gülümseyişleri”, Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi ve “elinde sigara çocuklara süt akacağına yemin ediyor”, Mikail vs.). Hoşnutsuzluğun, sıkıntının veya çekişmenin şairin ilhamına, şiir tekniğine ilk yansımaları Şehir Konuşmaları’nda ortaya çıkacaktır. Şehir konuşmaları Atlansoy şiirinde bir dönüşümün gerçekleştiğini haber veren örneklerle doludur.

    Atlansoy şiirinin ilk dönemiyle ilgili belirtilmesi gereken önemli bir husus da şudur: İntihar İlacı da Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi de birer ‘kitab’tır. Bir şiirler toplamı, derlenmiş şiirler olarak bakamayız bu kitab’lara. Şehir Konuşmaları ve Kaçak Yolcu ise içlerinde yer yer küçük adacıklar oluşsa bile önünde sonunda şiirlerin bir araya getirildiği birer derleme görünümündedir. Bir bütünlüğü ima etmezler. Oysa hem İntihar İlacı hem Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi bir tohumun neşv ü nema bulmasını andırırlar. Şair bir bitmemişlik duygusu içinde, şiire yeniden yeniden saldırır. Birbirini doğuran, birbirinin içinden geçen imajlarla şiirini örer. Numaralandırmalar, alışık olmadığımız iç başlıklarla bir ağaç gibi dal budak salar şiir. Yeni okumalara çağırır.

    Yeri gelmişken söylemek gerekir. “Sâkî yorma kendini/karadır gözlerim olamam çakır”, “/seviyorum/hacıyatmaz değil çünkü yaşamak/” gibi muhteşem açılışlarla şiire girebilen, şiirin içinde de sık sık patlayan bir şair olarak Hüseyin Atlansoy’un, kitab bütünlüğüne yatkınlıktan olsa gerek, özellikle Kaçak Yolcu’daki ‘bağımsız’ şiirlerde gözlenebilir hale gelen bir final zaafı vardır.

    Atlansoy, renklerin psikolojik açılımları üzerinde kafa yormuş, şiirinde renkleri bir ressam hassasiyetiyle kullanmıştır. Hatta kendi şiirini de renkler vasıtasıyla düşünmektedir. Yukarda iddia ettiğim gibi ilk dönemine sarı (beyaz), ikinci dönemine ise mavi (siyah) renkler hakimdir.** Öte yandan ayna, ses (kulak-kesilmek→kulakmemesi→küpe→süt) gibi temalar, ateş ve nur, su ve toprak karşıtlıkları şiirinin ana gövdesini ve diyalektiğini oluştururlar. Sonuç: kendini tamamlayan kartal, kendi kuyruğunu ısıran yılan. Bir Yunan Bilgesinin dediği gibi “gece ve gündüz bir ve aynı şey”dir.

    Atlansoy’un Şehir Konuşmaları ile başlayan ikinci dönemini değerlendirecek sağlam temellendirmelere ulaşmak henüz mümkün gözükmüyor. Kaldı ki şair “sarı ile siyah kardeş olacaklar/susturulmuş cinnetin kötü çocukları” (Hurç, Kaçak Yolcu) derken poetik bir açılıma işaret etmektedir. Bununla birlikte ikinci dönemde ironinin yerini örnekse Tarancı’da olduğu gibi sıcak, insani duyguların aldığı, daha yalın insanlık hallerinin kavranmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Atlansoy artık daha genel kodlarla oynamakta, yer yer (Kaçak Yolcu’daki Uğultu bölümünde olduğu gibi) şehre sırtını dönmekte, tabiata meyletmektedir. Doğrusu ilhamın rengi değişmiştir. Hareketi ‘mavi’de olduğu gibi çevreden merkeze derinleşir. Ayna bu kaygıyla taşınmaktadır (“aynalar yüzüme ısınıyor, siliniyor sis”, Ağaç, Kaçak Yolcu). Lâkin şiir mizacı denen şey bu olsa gerek, dili önceleyen bir tavra yatkın olduğu için Atlansoy şiiri zaman zaman ani irtifa kayıpları yaşar. Sanki şair tam bir şey söyleyecekken şiiri elinden kaçırmış gibidir. Şiir şairine yahut şair şiirine direnmektedir. Fakat her şairin zaman zaman ‘zayıf’ şiir yazmaya hakkı vardır. Kaldı ki şiirin hacim ve derinlik kazanması için riskleri, ‘acemilik’i göze almak gerekir. Hüseyin Atlansoy gibi samimiyetini çoktan ispatlamış, şiiri seven, şiirin içinde olan, açıkçası hayranlık duyduğum bir şairin bu badireleri tez zamanda atlatacağını, şiirini türk şiiri içinde layık olduğu yere taşıyacağını umabiliriz.

    * İroni ve bir zeka gösterisi olarak anılmaya değer: “fizik kanunu diyorlar yansıma, eh/şimdi söyle yağmur prototipi he mi gözlerim”, Rutubet, İntihar İlacı.

    ** “bir mavi bir zenci istanbul”, (Deli Deniz Gömleği Seni İstanbul Giymeyeceğim, İntihar İlacı, aynı mısra; “Şapka Uçuran Rüzgar”, Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi). Ayrıca, “Oysa mavi merkezde toplanan bir hareket geliştirir (kabuğuna büzülen bir salyangoz gibi) ve insandan uzaklaşır. Birinci daire fırlayıp göze batar, ikincisi gözü derine çeker.

    Bu etki açıkla koyu farkı eklendiğinde daha büyür: sarının etkisi açıldıkça (yani beyaz katıldığında) güçlenir, mavinin etkisi koyuldukça (siyah katıldığında) güçlenir. Bu gerçeğin önemi şu husus fark edildiğinde daha da büyüyecektir: sarı açığa (beyaza) öylesine yaklaşan bir renktir ki, çok koyu bir sarı hiç olamaz. Demek ki sarıyla beyaz arasında fiziksel anlamda derin bir akrabalık vardır; aynı biçimde maviyle siyah arasında da: çünkü mavi siyaha yaklaşan bir koyuluk gösterebilir. Bu fiziksel benzerlik dışında bir de manevi benzerlik vardır, ki bu içsel değer olarak iki çifti (sarıyla beyaz bir yanda, maviyle siyah öte yanda) birbirinden kuvvetle ayırarak her bir çiftin eşlerini birbirine çok yaklaştırır.” Vasili Kandinski, Sanatta Zihinsellik Üstüne, Çev. Tevfik Turan, Yapı Kredi Yayınları, syf. 67.

    Ali Duman
    Hece, Ekim 2005, Sayı:106

    Alıntı: http://www.siirpenceresi.com/poetikmetinler/aliduman.htm

  2. savaska said

    Hüseyin Atlansoy: Şiir yazmasaydım bir hayatım olmazdı (SÖYLEŞİ)

    O bir kaçak yolcu. Şiiri aramaya çıkan bir ‘Evliya Çelebi’. Kıyıda bir İntihar İlacı şairi. Muhalif bir duruşu ‘zenci’ bir sureti var. ‘Her zaman ve her yerde Kızılderili’.
    Uzun yıllardır merkezden uzak mütevazı bir hayat sürüyor. Hüseyin Atlansoy’dan (44) bahsediyorum. 80 kuşağının en önemli şairlerinden olan Atlansoy’un 1983-2005 yılları arasında yazdığı şiirler, Hece Yayınları tarafından ‘Su Burcu’ adıyla bir kitapta toplandı. 2005’in son günlerinde okurla buluşan Su Burcu, Atlansoy’un ‘İntihar İlacı’ (1985), ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ (1987), ‘Şehir Konuşmaları’ (1990); ‘İlk Sözler’ (ilk üç kitabın toplamı-1998); ‘Kaçak Yolcu’ (1998); ‘Karşılama Töreni’ (2005) adlı kitaplarıyla, çeşitli dergilerde yer alan kitaba girmemiş şiirlerinden oluşuyor. Son yirmi yılda Türkçenin güzel şiirlerinde imzasını gördüğümüz Atlansoy’la söyleşmek üzere Ali Çolak ve Can Bahadır Yüce’yle İstanbul’dan yola çıktığımızda kar yağıyordu. 4 saatlik bir yolculuktan sonra şairin öğretmenlik yaptığı Bilecik’in Bozüyük ilçesine vardık. Sobadan yayılan sahih sıcaklıkta çaylarımızı yudumlarken Atlansoy’la şiiri, aşkı, İstanbul’u, hüznü kısaca hayatı ve ölümü konuştuk.

    Toplu şiirler’i yayınlamak için henüz erken değil mi?

    Toplu şiirler için genç miyim? Aslında gencim; ama bu şöyle de görülebilir: İlk üç kitaba ‘İlk Sözler’ adını vermiştim. Hem şiirimin başlangıcını göstermesi açısından hem de bu sözlerin yeni olduğunu belirtmek için. Üstü kapalı bir iddiayı da saklıyordu o isim. ‘Bu yeni bir sestir, yeni bir nefestir buna dikkat edin’ ipucunu vermek için öyle bir başlangıç düşünmüştüm. Ondan sonra gelen ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’ aslında ikinci bir blok. Bu ikinci blokla birinci bloku bir araya getirdikten sonra, üçüncü ve son bir adım düşünüyorum. Bu son adımın da ‘son sözler’ olacak bir özellik taşımasını istiyorum.

    Kitaba neden ‘Su Burcu’ adını verdiniz?

    Biraz Alaaddin Özdenören’e vefa borcu. Alaaddin Bey’in vefatından önce bir yazısında kısa bir değinisi vardı, Hüseyin Atlansoy’dan kendim için seçtiğim iki dize diye: “su burcuna esimli / dalgalı mavi kader çizgini”. ‘Kılıç ve Kadeh’ şiirindeki bu dizeleri kendisi için seçmiş. Doğrusu ben bundan etkilendim. Kitabın ismini ‘Su Burcu’ olarak düşündüm. Benim için ayrıca bir özelliği daha vardır bu ismin. Biz topraktan geliyoruz ve toprağa gidiyoruz. Ama gitmeden önce ve başlangıçta suyla bire bir ilintimiz var. Ona da işaret olsun diye bu ismi koymaktan çekinmedim.

    Cahit Zarifoğlu, güncesinde ‘kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum’ der. Atlansoy, toplu şiirlere bir okur gözüyle bakabildi mi?

    Kitap yayımlandıktan sonra baştan sona okudum ve “Aslında ben çok şiir yazmamışım” dedim, “tek bir şiir yazmışım”. Yazdığım bütün şiirler tek bir şiir olabilecek özellikte. Bu noktada ben şairlerin çok fazla şiirleri olduğuna inanmıyorum. Bir insanın hep aynı kızı sevmesi gibi şairlerin de sanıyorum tek bir şiirleri var.

    Tek şiirden ne kastettiğinizi biraz açabilir misiniz?

    Şair bir söz söyler. O sözün öncesinde sessizliği söyler, gücü yetiyorsa manasını söyler. Bunu bir imge huzmesi eşliğinde yapar. Simgelerden yararlanarak renkleri bezeme çalışması olarak kullanabilir. Diyelim ki, eğer bir canı var ise gökyüzü onun kanat çırpmasına yarar ancak.

    Toplu şiirlerin ilk dizesi “Sabret gönlüm fırtınaya vakit var”. Kitabın son şiiri de “içimde başlayıp diner/nice tanımsız/fırtına ve rüzgar/öyle serseriyim ki/okyanusu geçtim kaldım kıyıda” dizeleriyle son buluyor. Yaklaşık 25 yıllık bir serüven ve ‘kıyı’da bir Hüseyin Atlansoy. Neler diyeceksiniz?

    Darmadağın oluşluğa hazır bir zihnin, fırtınaya hazır bir şairin 25 yıl aradan sonra bir anlamda kıyıda kalmasının da kitabı ‘Su Burcu’. Okyanusu geçiyorsunuz ve kıyıda kalıyorsunuz.

    Peki bu yolculuk nasıl geçti?

    Bu yolculuk muhteşemdi. Belki doğruydu, belki yanlıştı; ama ben bu yolculuktan büyük keyif aldım. Hep yolda olmayı, bir yol üstünde bulunmayı ve bu yolu tamamlamayı seçtim diyebilirim.

    Şiirlerinizde de yoğun bir yolculuk teması var. Bir kitabınızın adı da ‘Kaçak Yolcu’. Hüseyin Atlansoy, yol ve yolcu vurgusuyla ne söylüyor?

    Belki iki şeyi birden söylüyor. Yol izleğini yol düşüncesini sanatın şiirin önemli bir yeri olarak görüyorum. Şöyle, genelde yolculukları yatay, çizgisel olarak düşünüyor insanlar; ama yolculuğun yatay özelliğinin dışında bir de dikey özelliği var. Bu dikey özelliği; Peygamberimiz’in Miraç hadisesinde yaşadıklarını örnek alarak, bundan beslenerek sanatta bir miracı gerçekleştirmek… Yolculuk bu şekilde de anlaşılabilir. Yatay bir genişleme değil, dikine doğru bir derinleşmeyi de bünyede taşımak önemlidir, diye düşünüyorum. Sanatta hem yatay düzlemin hem dikey düzlemin, ikisinin bir arada düşünülmesini önemli buluyorum.

    Turan Karataş sizin için ‘bir şehir şairi’ diyor.

    Doğru. Biz sonuç olarak şehirliyiz, ben şehirliyim. Söylediklerim, şehre ilişkin sözler. Şehir bir anlamda, bizim şiirimizde bezeme çalışmalarını yaparken söyleyeceklerimizi diyalog biçiminde aktarmamıza da imkan veren bir özelliğe sahip. Yani şehirde sizin konuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz insanla karşılaşma olasılığınız istatistik olarak bile daha fazladır. Çünkü biz medeniyeti de taşıyoruz. Bu medeniyet, şehir merkezli bir medeniyet.

    Şehir imgesi en çok İstanbul ile giriyor şiirinize.

    Önce kent merkezlerindeydim, daha sonra taşraya doğru giden bir serüvenim oldu. Şu anda da taşradan kent merkezlerine doğru giden ikinci bir serüven yaşıyorum. Birisinde merkezden çevreye, diğerinde çevreden merkeze doğru gidiyorsunuz. Tabii bu ikisinin farklı özellikleri şiirlerde de gözüktü. Kimi şiirler merkezden çevreye yayılan renklerle bezendi, kimi şiirler ise çevreden merkeze doğru giden renklerle…

    İstanbul, şiirinizde daha çok hüzün ve acıyla birlikte yer alıyor. Bu arada İstanbul’dan uzun yıllardır uzaktasınız.

    İstanbul’u özlüyorum. İstanbul’u dışarıda yaşamak biraz acı verici. Bir özlemi sürekli büyütüyorsunuz. İstanbul’un öyle uzakta olması hoş bir dalga huzuru da vermiyor değil. Acı ve hüzne gelince; biz taşradan İstanbul’a geldik. İstanbul’un bir vurdumduymazlığı vardır, sizi anlamamakta direnir. Belki kendi açısından haklıdır. Ama siz daha çok haklısınız. İstanbul’u İstanbul yapan ana etken sizin kalbinizdedir. Dolayısıyla İstanbul’un size verdiği acı, hüzün sizi daha çok etkiler. İstanbul’u İstanbul yapan ana ruh sizdedir; ama İstanbul sizi terslemektedir, umursamamaktadır. Bu sizi tabii ki üzer.

    Toplu şiirlere baktığımızda zamanla şiirinizin sesinin yumuşadığını, daha içimize seslenir olduğunu görüyoruz. Özellikle ölüme ve aşka bakışınız farklılaşıyor.

    Ölüme yaklaştıkça ciddiyet artıyor. Başlangıçta ölebilen tek canlının insan olduğunu bilmezsiniz. Diğer canlılar ölmezler ama insan ölür. Bu bilgiye sahip olduğunuz anda bunun verilecek hesabı vardır. Ölümün ağırlığını hissedersiniz ve gardınız düşer. Şair bir cehennemi yaşar ve birtakım eserler ortaya koyar. Koyduğu eserler ve şiirinin biçimsel özellikleri kendisi için bir araf niteliği taşır. O araf aracılığıyla bir cennete ulaşabiliyorsa ölümü çok daha ciddi bir şekilde düşünmeye başlar.

    Yine şiirlerinize baktığımızda görüyoruz ki Atlansoy her dönemde ‘zenci’ ve ‘her yerde Kızılderili’.

    Ben bunu bir şiirde dört ana başlığa indirmiştim. Zenci suret, şehit söz, darasız ses, son sükut. Yani bu bir anlamda bizim de genel niteliklerimizi veren ya da günümüzde insan olmanın özelliklerini veren dört ana yol idi. Biz zenci bir surete sahibiz, şehit bir söze namzediz, son sükut bizim derinliğimizdir. Darası alınamayacak bir sesimiz vardır. Bu dört seyreltme, yoğunlaştırma aslında bütün bir serüveni de açıklayacak özellikte. ‘İntihar İlacı’nda beni de hırpalayan müthiş bir atmosfer vardır. Benim en çok sevdiğim kitap olan ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ -çok gariban kalmış bir kitaptır bu yüzden çok severim- direnmeyi gösteren bir kitaptır. ‘Şehir Konuşmaları’nı tekrar sükuna ermek için atılmış bir adım olarak görüyorum. ‘Kaçak Yolcu’ ve ‘Karşılama Töreni’, kendinden emin olmanın rahatlığı içindedir.

    Hüseyin Atlansoy ortada gözükmemeyi tercih etmiş bir şair. Ne gazetelerde ne TV ekranlarında ne de şiir gecelerinde sizi görebiliyoruz. Atlansoy nasıl bir hayat yaşıyor?

    Artistik bir hayatım yok. Kendimi denetleyemediğim gösteri anları dışında çok sakin bir hayatım var. Şairlerin bir özelliği vardır; ne yapsalar, ne etseler bir türlü görülmekten kurtulamazlar. Belki bu medyada, televizyon ekranlarında olmaz; ama yaşadıkları ortam neresiyse insanlar onu görüyorlar. Bu görüntü zaten ona bir şekilde acı vermektedir. Ben de bunun medyatik kısmından uzak kalayım istedim. Medya ortalamaya ilişkindir. Niye ortalamaya razı olalım ki?

    Şiirde ‘ironi’den hiç vazgeçemiyorsunuz?

    İroni keyiflidir. Şu anlamda keyiflidir. Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır ironi. Bunu kullanabilmek, dozunda tutabilmek çok önemlidir. İroni bir eseri uçurabilir. Sıkı kanat sesleri çıkarmasına neden olabilir. Bu yüzden ironiden altı yedi yıl kadar uzak durdum. Bu kararımdan iki yıldır vazgeçmiş bulunuyorum.

    Mesleğiniz gereği yıllardır taşradasınız. Taşra, şiirinizi nasıl besledi?

    Birkaç taşra var, birkaç da şehir var. Şehir ve kenti birbirinden ayırarak düşünmek lazım. Yaşadığım yerlerden bir kısmı Batılı anlamda kentlerdi. Yani ilişki biçimleri açısından Batılı özellikler gösteren kentlerdi. Kimileri ise şehirdi. İstanbul bir şehirdi, Tokat bir şehirdi, Eskişehir daha çok kentti. Taşra noktasında düşündüğümüzde de Tokat’ın taşrası ile Bilecik’in taşrası birbirinden farklı özellikler gösteriyordu. Buralarda ortak olan bir nokta vardı: Sözün hâlâ değerli olması, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde sözü merkeze alan bir yaklaşım içinde bulunmaları. Bu benim için çok önemliydi. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için su yatağı oluşumu gibi bir şey oldu. Bir akış için bana imkânlar hazırladı.

    Mezkezdeki edebiyat tartışmalarını izleyebildiniz mi?

    Bir dönem yaklaşık 5 yıl dergi ve gazete takip etmedim. Bana çok anlamlı gözükmedi. Fakat yedi sekiz yıldır epey bir ümitliyim. Türk şiiri, Türk edebiyatı iyi bir noktaya gidebilir. Ama bir metal yorgunluğu göstermezse. Bu metal yorgunluğu şudur: Uçaklar uçuşa çıkarmış, dışarıdan bakıldığında bir arıza yok; ama uçuştan kısa bir süre sonra düşermiş. Uçmaktan dolayı gelen bir yorgunluk oluşurmuş. Böyle bir yorgunluğa girme tehlikesi olabilir. Türk şiirinin bu tehlikeyi de atlatabileceğini düşünüyorum.

    Son dönemde edebiyat dergilerinde yer alan “Şiir ölüyor mu, şiir geri mi çekiliyor?” tarzı soruşturmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten Türk şiiri endişe duyulacak bir durumda mı?

    Türk şiiri endişe duyulacak durumda değil, tam tersine çok sıkı donanım içinde. Ve doğrusunu söylemek gerekirse ben şairlerimizi tutuyorum. Şairlerimiz iyidir. Kimisi şairliklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kendilerini hakan veya çar gibi görebilirler. Ama şiirimiz iyi yolda.

    Son dönemde çok tartışılan “80 şiiri” konusunda ne düşünüyorsunuz? Tartışmalara ilişkin ne söylersiniz?

    80 şiirinin şiirimizde iyi bir damarı temsil ettiğine inanıyorum. Şiirimize bir açılım imkanı sağladı. O dönemden sıkı ve iyi şairler çıktı diyebiliriz; Necat Çavuş, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Adnan Özer, Osman Konuk, Osman Hakan. Bu kötü bir fotoğraf değildir. Bu dönemselleştirmeler ne kadar doğru bilmiyorum; ama 80 şiiri, şiirin kendi ölçütleri içinde değerlendirilebilmesinin, tekrar edebiyatın ve sanatın ölçütleriyle ele alınmasının önemli bir durağıdır.

    Bir yazınızda “Ben şiirden kaçıyorum, öyle uzaklaşıyorum ki şiir beni kaçtığım ilk lahzanın sferinde yakalıyor.” diyorsunuz. Şiir tarafından ihmal edildiğiniz anlar olmadı mı?

    Kimi şairler şiirlerini bitirdiğinde keyiflenirler. Bu iyi bir şeydir. Ama şiir benim için belirli bir ölüm özelliği gösterir. Bir şiiri noktaladığımda ben tükeniyorum. Bu tükeniş de bana acı veriyor. Ama bu kaçışların hemen her defasında yakalanıyorum. Şiir yazmaya başladığım ilk beş yıl boyunca şair olduğumun farkında değildim. Hep şiirden kaçmak isterdim. Yazamayabilseydim yazmazdım; yazmaktan kaçamadım. Küpün iyisi aslında sızdırmayanıdır. Biz sızdırmama özelliğini gösteremedik.

    Peki şiir yazmasaydınız ne olurdu?

    Çok kötü olurdu. Bir hayatım olmazdı sanıyorum. Ben anların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve bu şiir anları çok damıtılmış anlardır. Bunları yaşamamak benim için -acı vermesine rağmen- hayatımın alabildiğine anlamsız bir noktaya kaymasını getirebilirdi. O zaman kendime ve başkalarına zarar verebilirdim. Şiir benim için hem sığınak oldu, hem sağanak oldu diyebilirim.

    Şiirinizi besleyen kaynaklardan bahsetsek…

    Ben güzel bir çocukluk geçirdim. İlk dokuz yılım Mihalıççık’ta geçti. Daha sonra Eskişehir’e geldiğimde çok canlı bir edebiyat ortamı vardı. Altıncı sınıftan itibaren yaklaşık bir altı-yedi sene çok yoğun ve sıkı okudum. Ahmet Kot’un kütüphanesi emrimdeydi. Burada bir kütüphane devirdiğimi hatırlıyorum. Alberto Moravia’dan Kemal Tahir’e, Şeyh Galip’ten Sezai Karakoç’a kadar çok ciddi bir beslenme içindeydim. Hem Doğu hem Batı klasiklerini bu dönemde okudum. Eskişehir’deki çevre benim için büyük bir avantaj oldu. Bu dönemde Atasoy Müftüoğlu’nu, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Ebubekir Eroğlu’nu keşfettim. Daha orta ikinci sınıftayken, 1984’te ilk romanımı çıkarmayı düşünürdüm. Fakat şiir oldu, iyi ki de şiir olmuş.

    Daha sonra İstanbul’a geldiniz…

    Önce 1979’da geldim. Bu dönemde çevrem edebiyatın içindeydi. 82’de gelişim, Yönelişler dergisine denk düştü. Yazdığım ilk şiir ‘Batıda Kan Var’ yayınlandı. İlk üç şiir çıktıktan sonra ‘Tamam artık ben artık yazmayayım, yazmadan da daha iyi bir şekilde yaşayabilirim’ dedim. Fakat ilk üç şiirden sonra şiirden kaçamadım.

    Şiirinizde yoğun bir aşk ve lirizm var.

    Ben bunun farkında değildim, İhsan Deniz söyledi. İlk kitabım ‘İntihar İlacı’ çıktığında bu kitabın atmosferi dışında bir şiir vardı, ‘Yağmurlu Prenses’ diye. Ben de o damarı kazmaya devam ettim.

    Hüseyin Atlansoy nasıl anılmak ister?

    Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim. Ve sıkı bir şair olarak anılmak isterim.

    MURAT TOKAY

    Su Burcu/Hüseyin Atlansoy /Hece Yayınları

    Alıntı:
    http://kitapzamani.zaman.com.tr/?hn=48

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: