SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Güneş Tutulması 1999 – Lale Müldür

Posted by savaska Ocak 29, 2009

gunes-tutulmasi-1999Güneş Tutulması – Lale Müldür

YKY, Ekim 2008, şiir, 87 sayfa

50
Aşkın sismografını bağlayın
Çılgınlaştı duygular
Güneş manyak bir adama dönüştü

58
Sallandım ben Tuala
Doğanın kızgın beşiğinde sallandım
Geceyarıları sokakta
Serserilerle uyudum
Eskisi gibi olamam artık
Soğuğum biraz
Ya da daha sıcağım
Millenium çiyden
Bir yüzük taktı bana

Güneş Tutulması 1999’un yazılmayan önsözü
Güneş Tutulması 1999’u çıkarmadan evvel yazdığım önsöz ki sonradan büyük bir yanlış anlamayla çıkarmış bulundum. Şimdi yayımlamayı uygun buluyorum:
Şunu önceden belirtmeliyim ki bu biraz garip bir kitap. Daha çıkmadan evvel birtakım karışıklıklara sebep oldu. Metis’ten ayrılıp Yapı Kredi Yayınları’na geçişim gibi. Editörlerim Müge ve Semih, ‘Bu bir Lale Müldür kitabı değil’ dediler. İlk önce itiraz ettim, sonra biraz inzivaya çekilerek, her şey hakkında olduğu kadar kitap hakkında da düşündüm. Karar verdim. Bu gerçekten bir Lale Müldür kitabı değildi. Enis’e de kitabı bir süre götürmedim. Nedeni çok basitti. Rahatsızlık hatta neredeyse korku duyuyordum. Okurda da aynı duygulara yol açacağını düşünüyordum. Böyle bir iki aylık fetret devri yaşadım.
Ancak bu sabah şiir üzerine okurken bir aydınlanma yaşadım. Bu rahatsızlık verici duygunun kaynağı şair olarak ben değildim. Artık güzel şeyler yazamayan bir noktaya da gelmiş değildim çünkü bu kitaptan hemen sonra ‘güzel kitap’ konseptine girebilecek Saatler, Geyikler’i yazmıştım. Kitaptan yayılan sıkıntı ele aldığım malzeme ile ilgiliydi. Bu kitapta ortaya konan iş, Rilke’nin kavramlarıyla bir tür ‘dönüştürücü iş’, şair de ‘dünyayı dönüştüren’ olarak ortaya çıkıyordu. Yani bir Wendurg, ‘kalp işi’ne doğru… Bir ‘iç- görüş’e doğru…

Tersine de okunabilir
Güneş tutulmasının ve depremin bizi hapsettiği imgelerin ve kavramların liberasyonu-özgürleştirmesi. Bu bakımdan kitap tersine de okunabilir. Yani deprem yorumlarına katılmayanlar da bir tür özgürleşme, bir tür katarsis olarak okuyabilir o dizeleri. Yani ki biz burada psikodrama yapıyoruz. Ve öne sürülen tezler tamamen bir iç-görüş, yani ben depremle ancak böyle düşünerek başa çıkabildim. Kesinlikle mutlak gerçeklik olarak öne sürmüyorum. Bu ‘görme’ konusu çok karmaşık olup maalesef burada bunu tartışacak yer yok. Dolayısıyla ekspresyonistlerin eserlerindeki gibi ‘bir tür şiddet hareketi’ çıkıyor ki, yapıttan yayılan tuhaf hava bununla da ilgili.
Sonuç olarak, okurlarıma tuhaf gelecek şeyin ‘duende’ ile karşılaşmak olacağına inanıyorum. Lorca şöyle demişti: ‘Kar sesleri olan her şeyin duande’si vardır.’ Bu kitap da doğa güçleri, toprak güçleri ile ilgili olduğuna göre, karşımıza duende’den başka bir şey çıkamazdı. Kara sesler, sanatı bir konstrüksiyon değil, bir ‘güç’ bir mücadele haline getiriyor. O zaman ‘duende bir güçtür, iş değil; bir mücadeledir, bir düşünce değil.’
Hepimizin bildiği ama görmezlikten geldiği birtakım karanlık alanlara giren bu kitap, deprem sırasında tutulan bir tutanak aynı zamanda. Ben sadece vazifemi yaptığıma inanıyorum. Yoksa gerçek duygum ‘Hiçbir şeyi bilmediğimden ibarettir.’ ‘Bir kez GÖRMEYE başlamasın kişi, yapayalnız buluverir kendini bu dünyada; saçmalamaktan başka bir şeycikler yapamaz.’ İşte benim bu kitapta yaptığım, saçmalamamak için, olan bitene bir anlam kazandırmaya çalışmak. Bu yüzden bu kitapta acı çeken akıl, bedenle eşitleniyor ve Artaud’da olduğu gibi şiir bitmiş bir yapıt olarak değil, yaşanan, oynanan bir şey olarak ortaya çıkıyor: Nihai performans. Otantik olmak şiddeti gerektirdiğinden ve bu kitap ‘şiire ve romantizme’ isyanı içerdiğinden, nihai bir performans olarak, ancak bir kez okunabilir.
Son olarak, bu kitabı gerçekten Lale Müldür okurları okumasınlar. Ancak L.M. şiirinden farklı bir proje ortaya koymaya hakkım olduğunu ve bunu nasıl gerçekleştirdiğimi merak edenler okusunlar. Gerçekten tek bir şiire bile rastlamayacaksınız orada. En azından böylesi bir felaket için ben şiiri katlediyorum. Kendimi kurban ettiğim diyonizyak bir ayin o kadar. Her şey çok manyak ve çok güzel. (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&CategoryID=42&ArticleID=917567&Date=18.01.2009)

……………………………………………………………………………………

ÖNGÖRÜLER, MUCİZELER VE LALE MÜLDÜR

 

Lale Müldür’ün son şiir kitabı “Güneş Tutulması 1999”, paralel dışavurumlar üzerine kurulu, gözyaşından rutubetli, politik göndermeler de içeren tutkulu bir kitap…

 

 

Türkiye şiirinin yaşayan en önemli isimlerinden Lale Müldür, 2002 yılında geçirdiği ciddi rahatsızlığın ardından, “Ultrazone”da Ultrason” ve “Bizansiyya” ile kaldığı yerden devam etmişti. Edebiyatımıza esnek bir dil duyarlılığı ve gizem kazandıran Müldür, modernist arayışları karşıladığı gibi, geleneksellikten de kopmadan günümüzün kitabını yazmayı sürdüreceğini söylüyor. 

 

»İlk şiir kitabınız ‘Uzak Fırtına’nın yayımlanmasının ardından tam yirmi yıl geçti. Okuyucunuzla kendi aranızda dilediğiniz bağın kurulduğunu söyleyebilir misiniz? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Esas istediklerim olmadı ve yapılmadı. Bunlardan biri de ilk şiir kitabımın ilk şiirinin analiz edilmesidir. Tüm poetikamı hatta şiir haricinde romanım Bizansiyya’yı bile bu şiirde görebilirsiniz. Ona ince uzun bir yaprak uzatıyor ve diyorum ki / hiç korkma / benim dokum cam / ölmüştüm ama işte şimdi yeniden yaşayanım / Ben de hiçbir şey yok / bir çığlıktan başka / yosun denizaltı odaları ve bir yağmur yatağından başka.

Ölmüştüm ama işte şimdi yeniden yaşayanım cümlesi, İsa’ya ait bir cümledir. Ayrıca kendi yeniden doğup ölmüşlüğümde vardır içinde, 2002 yılında yaklaştığım ölüme dair bir öngörü vardır. Bu şiiri yazarken, geçireceğim beyin ameliyatını bilmediğim gibi, İsa’nın şiirimle olan ilgisini de bilmiyordum daha. İtalya’da okurken farkettim benzerliği. Daha doğrusu şiir bursu aldığım okulda farkedildi bu benzerlik. İnanmamıştım ilk başta, İsa’nın sözlerini İncil’den okumuşsun ve İncil’i yazıyorsun, demişti bana şiir hocam. Ne ilgisi var, diyerek karşı çıkmıştım. Tamamen din dışı bir aileden geliyordum bir kere, Kuran’ı bile elime almamışım o zamana kadar. Bilmeyerek böylesi dizeler yazmam pozitif anlamda büyük bir olay olmuştu okul için.

Sözünü ettiğim şiirin analiz edilmesini çok isterdim, bu analizin okurla aramdaki bağı kuvvetlendireceğine inanıyorum.

 

»Geçen ay piyasaya çıkan yeni şiir kitabınız ‘Güneş Tutulması 1999’un yirminci yıla denk düşmesi sizin için özel bir anlam taşıyor mu?

Şiirlerimde yer eden geleceğin, 21. yüzyılın kitabı oldu ‘Güneş Tutulması 1999’, öngörülerle yazıldı. Geleceğimizde yer edecek olan depremlerin, din savaşlarının ve ekonomik hesaplaşmaların şiiri oldu bilhassa.

 

»Şiirin yazılma sürecinden bahseder misiniz? Bu süreç boyunca şiiri nerelere götürüp getirdiniz?

Gülseli İnan’ın çiftliğindeydik. Babası vardı ve o benden taro bakmamı istedi. Taro bakıyordum ve hep Yıkım Kulesi çıkıyordu. 17 Ağustos depreminden birkaç gün önce. Tabii deprem diye yorumlayamıyorduk ama çok acıktı ve zaman geçmeden ne demek olduğunu anladık. Gülseli ve babası çok acı bir biçimde terketti o çiftliği. Kurtuldular fakat çok ağır olaylar yaşadılar. Aslında güneş tutulmasını yazmak istiyordum, depremden iki üç gün önce tamamladığım şiirimde güneş tutulmasından bahsediyordum ve taro da karşıma çıkan Yıkım Kulesi’nden. Yaşananlar, şiirin devamını apayrı bir noktaya taşıdı. Falbakıcılığımda böylesi bir sonuçla bitmiş oldu. Artık kimseye taro falı bakmıyorum.

Ayrıca bir Fransız şaire aşıktım ve ona şiir yazmak için başladım ama o Fransız şair yok gibiydi çünkü Türkiye’yle ilgisi yoktu. Kitabın politik yönü bu ilgisizliğe tepki olarak gelişti. Aynı zamanda, bu Fransız şair, benim bir tür ultrasonik ikizimdi. İlk defa bir şaire şiir yazdım onun sayesinde. Bir ultrasonik ikiz olarak onun görüşleri de, benim görüşlerim kadar önemliydi.

 

»Birden yetmişsekize kadar numaralandırılmış parçalardan oluşan kitap dört bölüme ayrılıyor. Yine de, bu bölümler birliktelik içinde okunduğunda belli bir vurguyla yeniden yapılanıyor ve tek bir şiir halini alıyor. ‘Güneş Tutulması 1999’ bir şiirin kitabı diyebilir miyiz?

Benim kitaplarımda bütünlük hep  vardır arkadaş! Zaten iki-üç gün içinde yazılmış bir olay. Bölümler sadece stilistik özellik olarak var, konteks olarak bölünme yok. Dediğin gibi, tek bir şiir bu. O kadar yıl boyunca bir bütün halinde yazmak zor bir iştir. Hâlâ bu bütünlüğü koruyabiliyorum. Yeni kitabım yakında çıkacak. Genç şair Seyhan Özdamar’la otomatik yazımı iyice ustalaştırıp bilgisayar üzerinde peşisıra dizeler sıralayarak uzun şiirler oluşturuyoruz. Bütünlüğü o şiirlerde de yakalamam üzerine yazdıklarımız adeta akıyor.

 

»Bu haberi bilmiyordum. Seyhan Özdamar’la birlikte sunmayı planladığınız şiirlerden bahsebilir misiniz öyleyse ve yeri gelmişken?

Son acil konuları, neler yapmamız gerektiğini ve neler yapmamamız gerektiğini, bitkileri, hayvanları ve hayvanlar alemine geçmiş bir şairi sunacağım, sunacağız. İnsanlara insanlardan daha yakın olan hayvanlardır artık. Tabii, dillerinden anlamak lazım. Bunu da herkes beceremez. Benim kuşlarım var mesela, martılarım var, bir özel martım var, birde özel kargam var. Belki de İstanbul’un fethinden kalma bir kargadır. Kumrularım da vardı ama onları Saatler / Geyikler kitabımda yazdım.

 

»Bir önceki şiir kitabınız “Ultra-Zone’da Ultrason” ile anlaşılır bir şiire yöneldiğinizi belli etmiştiniz. Dikkatsiz bir okuyucu, ‘Güneş Tutulması 1999’u bu yeni eğilimlerin devamı olarak görebilir. Oysaki, yeni şiiriniz tam dokuz yıl evvel kaleme alınmış. Neden beklediniz?

Anlatmak istemediğim özel bir nedeni var. Hem, illa şiirimi çıkarmalım gibi aceleci bir tavrımda olmadı asla. Bekledi öyle.

 

»Şiir yazmayı bırakabileceğinizi söylüyordunuz. Kırgınlığınız devam etmiyor olsa gerek?

Etmiyor, canım. 2002 yılında gerçekleşen ölümümden sonra bugüne çocukluğumdan yetişmiştim ve kırgınlığım, aslında şiire karşı bir ergenlik tepkisiydi. Sonra bu tepkiyi aştım ve şimdi yazmayı sürdürüyorum. Uzun süredir hakkında malzeme biriktirdiğim, üzerine düşündüğüm bir roman daha var planlarım arasında. Romanın konusunu geçenlerde netleştirdim, Zen Budizmi olacak yeni romanımın konusu. Kısa bir süre içinde tamamlayacağımı düşünüyorum. Artık daha hızlı çalıştığım için böyle söylüyorum. Beni öldü sananların aleyhine daha hızlı yazıyorum, bütün öldü sananlar alkışlasın diye.

 

» ‘Şairin romanı’ diyebileceğimiz ‘Bizansiyya’ geçen sene yayımlanmıştı ve bu otobiyografik roman şiiriniz üzerine pek çok şifreyi içeriyordu. ‘Güneş Tutulması 1999’un romanı takip etmesi, Lale Müldür’ün planladığı bir görüntünün planlı parçalarından biri mi?

Hayır. Yine de, her şeyde biraz plan vardır. Plan yapan ben değilim. Şiirleri yazan da ben değilim. Mecburen şiiri yazan gibi konuşuyorum çünkü kim yazıyor bilmiyorum. Mesela, aynı şekilde, Seyhan Özdamar’la birlikte yazdığım içinde eleştiriliyorum. Daha ilk kitabı çıkmamış bir çocukla nasıl yazarmışım ben. Eleştirenler, elimde olmayan planın kendiliğinden işlediğinin farkında değiller. O çocukla daha tanıştığım ilk gün beraberce şiir yazabildim. Bu önemliydi benim için. Bu önemi bilmiyorlar ve her şeyin gizli bir plan dahilinde gerçekleştiğini bilmeyenler de böyle konuşabiliyor.

 

» ‘Güneş Tutulması 1999’u onbeş yıllık bir yazım sürecinden geçmiş ‘Bizansiyya’nın kardeşi olarak gördüm. “Tarih silinmiyordu / O halde bir kefaret horozu gerekiyordu” diyorsunuz mesela. Bu dizeler ‘Bizansiyya’ ile birlikte düşünüldüğünde neyi aradığınız daha net anlaşılıyor. Siz silinemeyen tarihe, tıpkı Ece Ayhan gibi, kefil oluyorsunuz ve karşılığında tarih size sırlarını fısıldıyor.

Benzerliği iyi yakalamışsın. Sen bu işlerden anlıyorsun. Ukalalığının bir nedeni var yani. Soruna döneyim, şu anda yaşadığımız tarih, tarih dışı bir tarihtir. Onbeş yıl önce bunu söylediğimde gülerlerdi bana. Artık gülemiyorlar ama.

 

»Birde sır deyip geçiştirdiklerimiz, anlamayı en baştan reddettiğimiz tarih var. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu ile Bizans’ın içiçe iki kaşık olması gibi. Osmanlı padişahlarının rüyalarını Latince gördüklerini halen kabullenemiyoruz. ‘Güneş Tutulması 1999’da geçtiği gibi, her şeyi tümüyle unutturacak bir mucize mi beklediğimiz?

Daima mucize bekleyen bir ırkız zaten. Bu tarihimizde görülebilir. Hiçbir ülke yoktur ki, bir noktaya gelsin ve tarihine baksın ve tarihinden çeşitli önemli dominant öğeleri alıp değiştirsin. Bizim dışımızda böyle bir ülke bulunamaz. Bu yüzden de, yaşanan olayların mucizelere uyma zorunluluğu doğuyor kendiliğinden, mucizeye uymak istiyoruz. Ne mucizesi bekliyorsak?

Osmanlı İmparatorluğu ve Bizans benzerliğini ise ‘Bizanssiyya’ romanımdan bir okumayla cevaplamak istiyorum: “Kanlı trajediler, entrikalar ve frenlenmemiş ihtiraslar ülkesi; Bizansiyya…” Bizanssiyya yerine Türkiye diyebiliriz, ya da Osmanlı İmparatorluğu.

Osmanlı İmparatorluğu dedik de aklıma geldi. Beni en iyi İkinci Cem anlardı. O da vaktini yurtdışında geçirmiş, çeşitli suçlamalar olmuş hakkında, kovalanmış ve sonunda öldürürmüş. Görebilseydi, Bizansiyya’yı anlardı, pek hoşuna giderdi. Ama İkinci Cem yaşamıyor bugün. Onun için öylesine idare etmek durumundayız.

 

»Osmanlı padişahları, Bizans hayallerini sürdürürken, Anadolu’da başlayan Şiileşme tehlikesine karşı halifelikten aldığı güçle halka tepeden inme bir ümmet fikri dayatmıştı. Mistizm ve nihilizm arasında yaşadığınız için size soruyorum, bu topraklarda dinin hâlâ cehaletle algılanmasının temel sebebi halkın yaşanmışlığa dayalı bir geçmişinin olmaması mı?

Söylediklerin benim genel kanımı yansıtıyor. Ayrıca, dünyanın hiçbir yerinde İslam’dan anlayanın kaldığını düşünmüyorum; ne İran’da, ne Türkiye’de, ne de Arabistan’da… Anlaşılsaydı bu kadar tepki toplamazdı.

 

»Sonra da oryantalizmden şikayet ediyoruz. Taze bir hikaye anlatacağım. Eminönü’nde eşcinsel bir çift gördüm, Avrupalı, tüm günlerini Eminönü çevresindeki camiilere ayırmışlar, bana yerini bilmediğim bir camii’yi sormuşlardı. Camiileri gezdikten sonra otellerine gidip dinleneceklermiş, gülerek söylediler bunu, sevişeceğiz demek istediler herhalde. Otelleri neresi tahmin edin: Hilton. Müslümanlığı tam olarak çözümleyememişken, seyretmeye muhtaç Avrupalıların sadece görüntüye dayalı yorumlarına bu kadar aldırış etmememiz niye?

Çünkü her şeylerini takıyoruz kafaya, fazla takıyoruz hatta. Bu da çok normal, gelişmekte olan bir ülke olduğumuz için, gelişmekte olan ülkeleri taklit etmeye mecburuz.

 

»Alınganlığımız edebiyatımızı da derinden etkiledi. Garp mı, şark mı? sorunsalıyla çok zaman kaybettik. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, bu sorunsal üzerinden mükemmel eserler yazmış olsa da, daha farklı deneyimlere kapalı kaldı. 

Tanzimat’tan beri kimi konuları aşamadık hala. Hani felsefe kafası, hani şiire ilgi, hani neredeler, var mı bunlar? Yok işte, görüyoruz. Yine de, bu durumun edebiyatçılar açısından hoş bir tarafı da var diyebiliriz. Hem garbı, hem de şarkı anlayan insanlar bir tek bizim ulusumuzdan çıkıyor. Sayıları birkaç kişiyle sınırlı belki, ama anlıyorlar işte.

 

»Bu birkaç kişiden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dı bana kalırsa. Hâlâ aşılamadı.

Ben de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aşılamadığını söylerim. Tanpınar’ı aşan biri gelse, Allah’ım, ne mucize olur!

 

»Cumhuriyet devrimimizde de sorunlar ve mucizeler var. Yapılan devrimin halk tabanı tarafından tam olarak sindirilmeden tepeden inme bir şekilde gerçekleşmesi, bugün Cumhuriyeti hala eksik kavrayamamıza neden oluyor.

“Sen tanımıyordun / benim tenekeden kurulan ülkemi…” Yani, hiçbir geçmiş semisyolojisi, sosyolojisi olmadan kurulan Cumhuriyet’ten bahsediyorum ve devam ediyorum: “ve anlattım / Cumhuriyetin tenekeden kurulan / erkeklerinin de ara sıra / üzüm salkımlarına alınlarını yasladıklarını / ve ağladıklarını ara sıra.”

» ‘Güneş Tutulması 1999’dan benzeri bir şifre daha çıkartalım. “Türkiye’nin koruyucu meleği yok” diyorsunuz, kendimizi güvende hissedebilmemiz için nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?

Belki de koruyucu meleklerden daha önemli yaratıklar vardır bu ülkenin geleceği için. Ne olduklarını anlatmamı isteme. Anlamayanlara ise sonsuz kızgınlık diliyorum.

 

»Şairlere fazlasıyla kızgın bir ülkede yaşıyoruz zaten. Franfurt Kitap Fuarı dönüşü Vakit gazetesi tarafından hedef gösterilen küçük İskender’le birlikte düşünmenizi istiyorum; Türkiye’de şiirin iktidarla ilişkinden bahseder misiniz?

Devlet daima iyi şiirin peşinde oldu ama İkinci Yeni’den bu yana şairler bundan kaçmasını öğrendi. Dilerim ki küçük İskender’de öğrenir. Ama bu zor. Çünkü yazdığı konular açıkca sisteme karşı. Dolayısıyla, onun da sonsuz bir milenyum kaçısı uydurması gerekiyor kendine. Ben şahsen ona bu yeni projesinde eşlik etmek isterim. Diğer bütün şairler içinde geçerli tabii bu.

 

» “Ülkemin acıları siyah bir tül gibi sarıyor beni” diyorsunuz ‘Güneş Tutulması 1999’un ilk bölümünü kapatırken. Röportajın sonuna gelirken bu acılardan bahsetmiş olduk teker teker. Gerçekten bu acılarla çevrelendiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Evet, gerçekten de şiir hem benim en büyük acım, hem de en büyük kıvancım oldu her zaman. Diyebilirim ki, bazı gerçekleri bilip bilmeden hareket eden bazı şairler ve şair yakınları bana işkenceye yakın durumlar yaşattılar. Cehaletin kurbanı oldum yani. Bana yardım edecek bir tek Allah ve birkaç peygamber var artık. Bu şekilde ayakta kaldım ve inadımı sürdürüyorum.

FIRAT DEMİR

 

***

Uydurmaca yaşama mahkûm ettiler

»Dahi ve deli olduğunuz sürekli tekrarlanıyor Ayşe Arman bile bu konuda bir şeyler söyleme gereği hissetti. Artık sıkılmadınız mı?

Son derece haklı bir soru. Evet, çok sıkıldım. Fakat benden daha deli insanlar böylelikle atabildi sıkıntılarını. Onlar benden daha deli aslında. Ayşe Arman beni hastane çıkışı yakalayıp konuşmuştu. Bu olaydan sonra manik depresiflerin sayısı arttı. Şu kadarını söyleyeceğim, bana dışarıda bir sürü doktor, bir şeyin yok senin, dediler, hassaslık dışında.

 

»Anlaşılmadığınızı mı düşünüyorsunuz yani?

Türkiye’de doktorlar manik depresifliğin anlamını  bile bilmezken ve doğal olarak benim konuşma tarzımın yoğunlaştı zamanlar şiirimsi bir üsluba geçmesi nedeniyle ve bunun da çok zor anlaşılması yüzünden manif depresif olmakla itaf edildim. Ve hala da bunu ödüyorum. Yani beni anlamayan kitleler benim beynime kadar girdiler ve bu şekilde bütün özgürlüğümü elimden almış durumdalar. Ben şu anda yaşadığım hastane olayı yüzünden ne evlenebilirim, ne de bir ev satın alabilirim. Beni uydurmaca yaşamaya mahkum etmiş bulunuyorlar ve bunun cezasını da bir gün mutlaka ödeyecekler.

 

 

 ……………………………………………

 

Bir röportaj

Röportaj ilerledikçe, Lale Müldür, birdenbire ‘‘Hastalıktan mı korkuyorsun?” diyor. Dalga geçmiyor, laf sokuşturmaya çalışmıyor. Sadece merak ediyor ve doğrudan soruyor.Çünkü benim sorularımın neredeyse tamamı onun aklıyla ilgili! Aslında haksızlık ediyorum! Çünkü o, bu ülkenin en parlak şairlerinden biri. Üstelik ‘Toplu Şiirler’i yeni çıktı. Tütsü eşliğinde okunmasını istiyor. ‘‘Tütsü, yakışıyor benim şiirlerime” diyor. Çünkü bir yerlerde okumuş; insan üzülünce, ruhu tıpkı tütsü dumanı gibi kendinden uzaklaşırmış. Lale Müldür’ü sadece şiirlerinden tanıyorsanız, yarım kalmışsınız demektir, çünkü onu tanısanız, bir tütsü dumanı gibi ona yakınlaşırsınız…

Ben yazdıklarınızın büyük bir kısmını anlayamıyorum. Beyinlerimizin çalışması arasında ne fark var?

– Yazdıklarım manikdepresivitenin sonucu… diyemem! Zaten depresif dönemde pek bir şey yapılamıyor. Manik dönemde ise, kafama birlerce düşünce üşüşüyor, inanılmaz enejik ve yüksekte oluyorum, ne var ki hiçbir düşüncede derinleşemiyorum. Bütün evreni çözmüşüm gibi geliyor ama manik dönem geçtiğinde ‘‘Ben neyi bulmuştum?” oluyorum, hiçbir şey gelmiyor aklıma…

Not edilemiyor mu peki?

– Ciddi bir şey yok ki. Deli deli düşünceler! Kitap yapacak bir şey olmuyor yani. Ancak hipomani halinde şiir yazılabiliyor. Ama büyük eser yaratabilmek için bir miktar manik enerji gerekiyor. Zaten manikdepresivite esas olarak sanatçı, politikacı ve iş adamı hastalığı. Doktorların iddiasına göre Lincoln, Roosevelt, Churchill öyle. Balzac da iyi bir örnek. İnsanlık Komedyası denilen yapıtı 85 romandan oluşuyor. Doktorlar, ancak bir manik depresif, böyle bir işin altından kalkabilir diyor. Bu hastalık, beyin kimyası ya da genetikle ilgili…

Yani kız arkadaşınızın, ilk aşkınızı elinizden almasıyla bir alakası yok…

– Yok ama bir olayın da tetiklemesi gerekiyor. Ancak lityumla iyileştirilebiliyor. Bir tür tuz. Kesersem atak geçiriyorum. Bazen kesiyorum. Çünkü normal olduğumu düşünüyorum, bir şey olmayacak diyorum, kesiyorum ama oluyor!

Peki beyniniz normal insanların beyninden daha mı hızlı çalışıyor?

– Maniklerin beyinlerinin de metabolizmalarının da normal insanlara göre daha hızlı çalıştığı söyleniyor, atlayarak ve inişli çıkışlı.

Hangi noktalarda kendinizi diğer insanlardan farklı görüyorsunuz?

– Depresif zamanlarımda kendime çok eziyet ediyorum. Kendimi de, başkalarını da suçluyorum. İnsanlar bana ‘‘Haava güzel!” dese, ‘‘Eteğin sökük!” demişler gibi geliyor. Sürekli kuruyorum. Ama manik zamanlarımda, şu an hipomaniğim mesela, ‘‘Her şey çok güzel. Hatta mükemmel!” gibi bir ruh haline bürünüyorum. Manikler, depresif ve yıkık insanlara çok iyi gelirlermiş, belki de şiirlerimin biraz tutulmasının nedeni budur, o hayat dolu coşku, enerji, yükseklik insanlara sirayet edermiş. Kitaplarımı da ben genelde manik dönemde yazıyorum, belki de o yüzden okuyanlara iyi geliyor.

Herkes gibi olmaya çalıştığınız zamanlar var mı?

– Hayatım boyunca normal olmak istedim! Yıllar önce, İngiltere ve Belçika’da doktorlar ‘‘Senin aşırı hassasiyetten başka hiçbir şeyin yok!” deyip, eklemişlerdi, ‘‘Aşırı hassasiyet de bir hastalıktır! Biz kelebek kanadından ağaç kabuğu yapamayız…” Bununla yaşamam gerekiyor. Gerçi artık manik depresif olduğumu da kabul ediyorum!

İnsan başta kabul etmiyor mu?

– Kolay mı insanın deli olduğunu kabul etmesi!

Ne zaman kabul ettiniz peki?

– Daha yeni. İki, üç ay önce bile ‘‘Ben normalim” deyip, ilaçları kesmiştim.

Ne oluyor kesince?

– Bir ay içinde düşüyorsun! Allah’tan ben ağır vaka sayılmam. Daha ağırları var. Bir anda evlerini satıp, eşyalarını sokağa atanlar, bütün paralarını birilerine bağışlayıp, işlerini kapatanlar… Korkunç radikal kararlar alabiliyorlar. Çok para harcıyorlar. Ben bazen çöplüğe ihtiyacı olanlar alsınlar diye yedi yüz dolar koyuyorum ama benimki daha çok merhamet duygusuna giriyor!

Bu hastalığın sizin işinize yaradığı söylenebilir mi?

– Sanatçılara, işadamlarına ve politikacılara faydalı olabilir. Ama tapu kadastro memurlarına değil! Bu bir hastalık. Varoluşa karşı bir öfke. Bu hayattan memnun olmama hali. Depresifken hiçbir şeyin anlamı yok, manikteyken her şeyin anlamı var! Odaya kelebek gelse, bir anlam yüklüyorsun. Her şeyin anlam kazanması da aslında bir anlamsızlık sorunsalıymış…

Sizinle aynı konumdaki bir adamla aşk yaşamak nasıl olurdu?

– Manik depresif bir adamla mı? Felaket! Aynı anda maniğe girersek birbirimizi tamamen delirtebiliriz. Depresif dönemde de ise zaten birlikte intihar ederiz!

Manik depresifin ilişki kurması zor mu?

– Normallerden acayip sıkılıyorum ben. Sadece çok zeki ve enteresan tiplerle anlaşabiliyorum. Manik depresiflerin gençliklerinde şizofreni, orta yaşlılarında paranoya, yaşlılarında erken bunama söz konusu oluyormuş. Allah beni korusun!

İyi şiir yazmak için çok pahalı bir bedel değil mi?

– Şiir, manikdepresifliğin değil, disiplinli bir çalışmanın ürünü. Ama öğrendiğime göre, bu hastalık, kısa dönemde çok şey becermek için avantajlı. Çünkü günlerce uykusuz kalabiliyorlar…

Hiç bu hastalığın üzerine yattığınız oldu mu?

– Yok. Hastalığımla övünmüyorum! Pişman mıyım? Değilim, o ayrı. Güzel yaşadım. Normallerle iyi geçinemediğimi söylememe rağmen, yine de, pazarda domates ve soğan alan kadınları bazen kıskanmıyor değilim…

Dr. Ronald Fiever Amerika’daki bazı büyük manik depresif iş adamlarını öyle bir anlatıyor ki, evlere şenlik: ‘‘Adam altı ay, dünyayı yerinden oynatıyor, bitirmediği iş, çevirmediği dolap kalmıyor, acayip paralar kazanıyor. Kendinden emin, güvenli ve son derece karizmatik. Manik dönem. Ve sonra hırpani bir kılıkta, kendi bürosuna hırsız gibi giriyor. Hiçbir şey yapamaz hale geliyor, öylece oturuyor. Bu da depresif dönem. Allahtan adamların sekreterleri patronlarının manik ve depresif dönemlerini o kadar iyi biliyorlar ki, randevuları ona göre ayarlıyorlar…”

AYIPTIR SÖYLEMESİ BANA HEP DAHİ DEDİLER

Oldum olası tuhaf bir çocuk muydunuz?

– İlkokulda normaldim galiba! Robert Kolej’de sapıttım. Aşırı bir enerjim vardı. Hem derslerde birinciydim, hem şiir yazardım. Üstelik çetelerim de vardı…

Nasıl yani?

– İki çete kurmuştum! Hatunlar ve Kurukafa.

Ne tür faaliyetler yapardınız?

– Kötü şeyler değil!

Kaç üyesi vardı?

– Bir tek ben! Okulun bahçesindeki ağacın altına bir şey gömerdim ve ‘‘Bianca. Şu şu ağacın altına bak” diye dolabına not yapıştırırdım. 40 kişi için ayrı ayrı sürprizler. Çok vaktimi alırdı!

Normallerin aklına gelmeyen şeyleri düşünen, yapan bir çocuktunuz yani.

– Evet. Çünkü hiperaktiftim. Bitmeyen bir enerji! Ama ne oldu? İlk aşkım, beni en yakın kız arkadaşımla aldattı. Her şey değişti. O hayat dolu kız gitti, melankolik biri geldi. Şiir dışındaki her şeye boş verdim. 16 yaşında, yaşama ve varoluşa karşı çıkış, ölüm arzusu, yani egzistansiyel sıkıntılar. Büyük bir travma!

O kadar mı çok sarsıldınız?

– Yıllar sonra ortaya çıktı ki, her şeyi affetmişim de, bu olayı edememişim. Antalya’da Dünya Affetme Şampiyonası düzenlenecek, fikrin yaratıcısı Dr. Murat Kemaloğlu. Sayesinde geçmişimdeki bu olayla hesaplaştım. İlk aşkımı da, kız arkadaşımı da bağışladım. Ama daha yeni.

Küçükken çoğunluk sizi hangi sıfatla tanımlardı?

– Ayıptır söylemesi, bana hep dahi gözüyle baktılar. Hatta Manchester Üniversitesi’ni bitirdiğimde bir arkadaşım, rektöre gidip ‘‘Niye Lale’ye birincilik verdiniz? Yıl boyu bir dolu kitap okuduk. O okumadı” diye şikayet etmiş . Rektör de, ‘‘İyi ama ondaki yaratıcılık sizde nerdeee!” demiş.

Dahi, yaratıcı… Başka hangi sıfatlar…

– Eksik olmasınlar, yüzüme pek deli demezler! Sağı solu belli olmaz derler. Gırgır ve sosyal bulurlar. Ama tamamen asosyal dönemlerim de olur.

ODTÜ’de elektronik mühendisliği okumak sizin gelişiminizin doğal bir sonucu muydu, yoksa size bile çılgınca gelen bir meydan okuma mı?

– Yok canım, ne alakası var, sadece komik! Liseyi bitirince şiir bursuyla İtalya’ya gittim. Gitmeden de mecburen üniversite imtihanına girdim. Babam matematik okumamı istiyordu. İyiydi matematiğim, Robert’te en iyi not 85’ti, ötesi düşünülemezdi bile, benimki 100’dü. Babamın isteği üzerine birinci tercih olarak ODTÜ Elektronik Mühendisliği yazmıştım. Nasıl olsa bu alanda okumayacağım… Diye düşürken… Özleme dayanamayıp Türkiye’ye döndüm ve o yılın üniversite sınavı birincileriyle aynı sınıfta buldum kendimi. Ama sıkıldım! Yeniden imtihana girdim, yine kazandım. İki sene ODTÜ Ekonomi okudum. Ama politik nedenlerden bölümü kapattılar, Osman Kavala’yla birlikte eğitimimizi tamamlamak üzere İngiltere’ye gittik. Ekonomi lisansından sonra da, Essex’te edebiyat sosyolojisi yaptım…

Peki bunca hikayeden sonra birinin peşine takılıp, onun eşi olarak Belçika’ya gitmek sizin kişiliğinizle uyuşuyor mu?

– Patrick, hayatımın aşkı! Ali Nesin tanıştırmıştı. Ali’ye göre Avrupa’nın en bohem tipiydi. Gerçi, ben bohemlerden hiç hoşlanmam, hep normal, sağlıklı tipler ararım ama bana da böyleleri denk geliyor! Önce yüz vermedim, sonra bir elektrik başladı. Beni Brüksel’e davet etti. Bu arada biz onu Paris’in en fakir ressamı olarak tanıyoruz. Babası Belçika’da bir fabrikada çalışıyormuş falan. Belçika’da büyük bir araziye girdik ‘‘Burası bizim bahçe” dedi, fabrikanın bahçesi herhalde diye düşündüm. Sonra bir şatonun önünden geçtik, ‘‘Bizim şato” dedi, fabrikanın şatosu demek istiyor diye düşündüm. Benim de sıkı anarşist olduğum dönemler. Sonra bir villanın önünde durduk, ‘‘Annemlerin evi” deyince, işte o zaman kıyameti kopardım: ‘‘Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Beni buraya gösteriş yapmaya mı getirdin”. Onu terk ettim! Aradan bir yıl geçti, tezimi teslim etmeye İngiltere’ye gideceğim, ‘‘Geçerken Belçika’ya uğrasana” dedi, uğradım. Evlenme teklif etti, kabul ettim. Aralıklarla tam 13 yıl sürdü ilişkimiz.

Şimdi ne yapıyor eski eş Patrick?

– Buraya gelecek yeniden başlamak istiyor!

Bir şans daha verecek misiniz?

– Vallaha, onun bir çocuğu var. Yeniden başlarsak hazır çocuğa konacağım! Ama bu ülkeyi terk etmek gibi bir niyetim yok. O da buralara gelmez. Olacak iş değil yani. Doksan yaşımıza geldiğimizde belki…http://www.khaos.info/biyografiler/8264-lale-muldur-kimdir/

LALE MÜLDÜR

Lale Müldür, (d. 1956, Aydın) Türk şair ve yazar.

Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. Şiir bursu alarak İtalya‘ya Floransa’ya gitti. Türkiye’ye dönüşünde birer yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik ve Ekonomi bölümlerine devam etti. 1977’de İngiltere’ye giderek Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden lisansını, Essex Üniversitesi Edebiyat Sosyolojisi Bölümü’nden master derecesini aldı. 1983‘te Belçikalı ressam Patrick Jacquart ile evlenerek Brüksel‘e gitti. 19831986 arasında burada yaşadı. 1986‘da yurda döndü.

İlk şiirleri 1980’de Yazı ve Yeni İnsan dergilerinde çıktı. Gösteri, Defter, Şiir Atı, Oluşum, Mor Köpük, Yönelişler, Sombahar dergilerinde birçok şiir ve yazısı yayınlandı. Şiirlerinden bazıları bestelendi ve filmlerde kullanıldı.

Şiirlerinden bir seçki “Water Music” adıyla Dublin’de yayınlandı (Poetry Ireland, 1998). Fransız ressam Colette Deblé’nin resimleri üzerine yazdığı şiirler ise Fransız Enstitüsü’nden “Yağmur Kızı Böyle Diyor” adıyla Fransızca yayınlandı.

Bir dönem Radikal gazetesinde yazdı. Yurt dışındaki birçok toplantıda Türkiye’yi temsil etti. Türk şiirinin lirizm birikimleriyle ilintisiz, imge ya da görüntü düzeyinden çok beslendiği farklı kültürlerdeki kavramlar ve kaynaklar üzerine kurulu Türk şiirinin köşe taşlarından sayılan bir şiiri vardır.

1998‘de yazdığı Divanü lügat-it-Türk isimli kitabı Fransız bir Türkolog tarafından Fransızca’ya çevrilmiştir. Halen çok sayıda yabancı yayınevinden teklif almaktadır. Şairin, New York‘ta yayımlanacak bir şiir kitabının çevirisi ise devam etmekte ve şiirlerinin bir kısmı İsrail‘de İbranice‘ye çevrilmektedir.

ESERLERİ:
Şiir:

Uzak Fırtına (1988)
Voyıcır II (Ahmet Güntan’la birlikte, 1990)
Seriler Kitabı (1991)
Kuzey Defterleri (1992)
Buhurumeryem (1993)
Divanü lügat-it-Türk (1998)
Saatler/Geyikler (2001)
Anemon(Toplu Şiirler 1988-1998) (2002)
Ultrazon’da Ultrason (2006)
Güneş Tutulması(2008)

Deneme:
Anne ben Barbar Mıyım? (1998)
Haller Leyla (2006)

Roman:
Bizansiyya, Yapı Kredi Yayınları, 2007.

Ödül: 11. Altın Portakal Şiir Ödülü, 2007.

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Lale_M%C3%BCld%C3%BCr)

Reklamlar

2 Yanıt to “Güneş Tutulması 1999 – Lale Müldür”

  1. savaska said

    http://gokekin.com/hic-usanmamis-uzlastirici-lale-muldur

    Lale Müldür ve Divan-ü Lügat-itTürk
    http://musibako.blogspot.com/2006/01/lale-mldr-ve-divan-lgat-ittrk.html

    LALE MÜLDÜR BASİT İNSANLAR İÇİN BASİT ŞİİRLER YAZIYOR/BURHAN EREN
    http://www.beyazkalemler.com/html/modules.php?name=News&file=print&sid=308

    http://www.gunlerintortusu.com/2007/03/27/lle-muldur-bizansiyya/

    Lale Müldür’ün Leyla Halleri
    http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=280806

  2. selin said

    hiç bir şey anlamadım

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: