SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Dostlukların Son Günü – Selim İleri

Posted by savaska Şubat 8, 2009

selim-ileri-dostluklarin-son-gunuDostlukların Son Günü – Selim İleri
Doğan Kitap, öykü,  Aralık 2007, 175 sayfa

Arka Kapak

Yıllardır Aranan Bir Selim İleri Klasiği…

“‘Kaç hayatı bir arada yaşıyoruz, her an bir başkası gibiyim.’ cümleleri bütün hikayelerde bir leitmotif olarak belirginleşiyor. Kollara bölünmüş bir aile dağınıklığından gelen Kemal, bu hikayelerde çocukluğunun anılarını ve şimdiki gençlik yaşantılarını anlatıyor.” – Behçet Necatigil-

“Selim İleri Dostlukların Son Günü’nde yalın ve şiirli dili, olayları ve nesneleri en küçük ayrıntılarına kadar saran gözlemleriyle usta bir öykücü olduğunu kanıtlar.” – Tahsin Yücel-

“Selim İleri, yazmak için doğmuş. Bir ırmak gibi coşkun ve çalışkan. Bu kitap onun hikayeciliğinde bir orta nokta: ırmağın kaynakları hakkında değerli bir tutanak, ırmağın nelere varacağı konusunda da usta işi bir müjdeci.” – Hulki Aktunç-

Dostlukların Son Günü, Selim İleri‘nin ilk olarak 1975 Aralık ayında Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanan hikâye kitabı. Önce Yeni Dergide yayımlanan öyküler daha sonra kitap hâline getirilmiş ve 1976 yılında Sait Faik Hikâye Armağanını kazanmıştır.

…………………….
SELİM İLERİ
30 Nisan 1949’da İstanbul’da doğdu. 1968’de Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Öğrenimini yarıda bırakarak kendini tümüyle yazmaya verdi. İlk yazısı 1967’de Yeni Ufuklar dergisinde yayınlandı. Papirüs, Yeni Edebiyat, Yeni Dergi, Türk Dili, Türkiye Defteri, Milliyet Sanat, Gösteri gibi dergilerde yayınlanan yazılarıyla ünlendi. 1979’da Dünya gazetesinin sanat sayfasını yönetti. 1968’de yayınlanan ilk öykü kitabı “Cumartesi Yalnızlığı”nda sınırlı ilişkiler içinde sıkışan insaların yaşamlarını anlattı. “Pastırma Yazı” ve “Bir Denizin Eteklerinde” öykü kitaplarında uyarlı gençlerin tutkularını, sıkıntılı ilişkilerini, orta tabakadan insanların acılarını, yalnızlıklarını, kurtuluş arayışlarını anlattı. 1973’ten sonra romana yöneldi. “Her Gece Bodrum” romanıyla büyük başarı kazandı. İç konuşma tekniğini kullandığı bu romanda, toplumsal kargaşa içinde bunalıma düşen aydınların arayışlarını ve çıkmazlarını ele aldı. Roman ve öykülerinin yanısıra senaryolar, denemeler ve edebiyatla ilgili incelemeler de yazdı.

ESERLERİ

ÖYKÜ:
Cumartesi Yalnızlığı (1968)
Pastırma Yazı (1971)
Dostlukların Son Günü (1975)
Bir Denizin Eteklerinde (1980)
Eski Defterde Solmuş Çiçekler (1982)
Son Yaz Akşamı (1983)

ROMAN:
Destan Gönüller (1973)
Her Gece Bodrum (1976)
Ölüm İlişkileri (1979)
Cehennem Kraliçesi (1980)
Bir Akşam Alacası (1980)
Yaşarken ve Ölürken (1981)
Ölünceye Kadar Seninim (1983)
Yalancı Şafak (1984)
Saz Caz Düğün Varyete (1985)
Hayal ve Istırap (1986)

DENEME-İNCELEME:
Çağdaşlık Sorunu (1978)
Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri (1981)
Düşünce ve Duyarlık (1982)
Kamelyasız Kadınlar (1983)

ANI:
Annem İçin (1983)
Hatırlıyorum (1984)
Seni Çok Özledim (1986)

ŞİİR:
Ay Işığı (1986)

SENARYO:
Kırık Bir Aşk Hikayesi (1982)

ÖDÜLLERİ:

1976 Sait Faik Hikaye Armağanı Dostlukların Son Günü ile
1977 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü Her Gece Bodrum ile
1982 SİYAD En İyi Senaryo Ödülü Kırık Bir Aşk Hikayesi ile  (kaynak)

……………………………….
Selim İleri’nin kırk yılı
 selim-ileri
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Selim İleri’nin edebiyatımızın bütününe sahip çıkmakta gösterdiği çaba dikkat çekicidir. Genç kuşakların edebiyat sevgisiyle yetişmesinde İleri metinleri önemli bir rol oynayabilir

 

 

 

SEMİH GÜMÜŞ

Selim İleri’yi neredeyse ilk kitaplarından bugüne kesintisiz biçimde okumamın nedenleri üstüne düşünüyorum. Onun kırkıncı yazarlık yılı, benim de otuz beşinci Selim İleri okurluk yılımla çakışmış oldu.
Bir okur, bir yazarı niçin sürekli okur ya da bütün yazdıklarına ulaşamasa bile, en azından niçin sürekli izlemeye çalışır. Üstelik şimdi otuz beş yıl öncekinden daha çok sayıda yazar, karşılaştırılamayacak çoklukta kitap çeşidi varken. Belki gene olabildiğince çok yazarı izlemeye çalışıyor, aralarından sevdiklerimizi seçiyor, onları daha çok göz önünde tutmaya çalışıyoruz. Ama hepimiz için vazgeçilmez bazı yazarlar vardır ve onların yeri otuz beş yıl boyunca değişmemişse, bir ömür boyunca da değişmez.
Selim İleri’nin yazdıklarına duyduğum yakınlığın nedenleri arasında en belirgin olanı onun edebiyatımızın bütününe sahip çıkmakta gösterdiği çaba ve özendir. Sanılmasın ki bütün yazarlarda vardır bu. Sözgelimi, geleneği bir kalemde yok sayan ve gelenekten yararlanmayı bir tür gericilik sayan anlayışı, hem de kesin bir dille savunan nice yazar vardır ve onlara gelenek ve edebiyat kalıtının anlamı üstüne pek de gerekli olmayan açıklamalar yapmak zorunda kalırsınız. Üstelik edebiyatımızın geçmişine ve bıraktığı kalıta sahip çıkmadan ileri yürümenin güçlüklerinden söz ettiğinizde, geleneğin olumlu yanlarını alıp olumsuz yanlarını elbette bir kıyıda unutmak gerektiğini de açıklamak zorunda bırakırlar.
Koskoca bir ders kitabı gibi…
O gelenek nasıl Aşk-ı Memnu’yu çağdaş Türk romanının, Memduh Şevket Esendal’ı çağdaş öykücülüğümüzün başına yerleştirmişse, Reşat Nuri Güntekin’den Orhan Kemal’e, Yahya Kemal’den Oktay Rifat’a, Behçet Necatigil’e uzan büyük bir kalıtı da anlatır. Orada artık dünya edebiyatının büyük geleneği içinde sayılabilecek doruk noktaları vardır.
Şimdi kırk yıllık yazarlık verimini topluca değerlendirdiğimizde, Selim İleri’yi de o geleneğin ayrılmaz bir parçası, sürekli yükselen yapının taşları arasında görüyorum. Ama kendi edebiyat anlayışımı onun anlayışının hemen yanı başında, bitişik dururken görmek belki beni daha çok ilgilendiriyor. Bugün hatırlanan hangi edebiyatçımız vardır ki, Selim İleri onun değerini parlatmak, korumak için yazmamış olsun. Ben onun yazdıklarını izlerken, kimleri atladığımı da öğrenmişimdir. Bütün bir yüzyılı baştan sona birbirine bağlayan bir okumayı tamamlamanın güçlükleri düşünülürse, Selim İleri gibi yazarların anlamı daha iyi çıkar ortaya.
Bana kalırsa, Selim İleri çok az yazarımızda görülen bu özelliğiyle koskoca bir ders kitabı gibi durur ve onun yazdıklarını yakından izleyenler genç kuşakların edebiyat sevgisiyle yetişmesinde oynayacakları rolü o metinlerden ezberleyebilir.
Burada, bu sözlerimi üstünde enikonu düşünerek dile getirdiğimi belirtmek yerine, belki herkese Selim İleri’nin yazdıklarını okumayı önermem yetecektir. Sonunda yalnızca bir geçmiş zaman yazarı değildir o, ama bütün bir geçmişe tuttuğu ışık, kendini ve edebiyatımızın bugününü de aydınlatır. Öte yandan, bir geçmiş zaman yazarı olmasa da, bir zaman yazarıdır o.
Her Gece Bodrum, Selim İleri’nin yazarlık serüvenindeki önemli dönüm noktalarındandır. Orada bir yazarın yazdığı öykülerden sonra kendini roman yazarı olarak var etme düşüncesinin bir örneği ortaya konmak istenmiş ve bu amaca uygun bir sonuç alınmıştır. Dönemin koşulları nedeniyle Her Gece Bodrum’a dönük kıyıcı eleştiriler olduğunu hatırlarız; ama bu romanı, Selim İleri’nin dönemin edebiyat dünyası içinde ilk akla gelen romancılardan biri olmasının yolunu da açmıştı.
Şimdi uzakta kalmış o yıllara dönüp baktığımızda, Her Gece Bodrum’u da bir dönem romanı olarak değerlendirebilir ve Selim İleri’nin neden sonra iç içe yaşayacağı zaman kavramı ile bu romandan sonra derinleşen ilişkinin ipuçlarını görebiliriz. Cehennem Kraliçesi ile Ölüm İlişkileri Selim İleri’nin Her Gece Bodrum ile ortaya çıkan roman anlayışını tamamlar. Romanların kendi obasında yaşayan ve birbirine benzeyen kişilikleri göz önünde tutulursa, Selim İleri’nin kendi hayatını ortaya koyduğundan da söz edilebilir. Roman kişileri ve anlatıcıyla yazarın gerçek kişiliği arasında doğrudan bağlar kurmak değildir bu. Buna gerek de duyulmaz.
Gelgelelim, bu üç romanın kişileri çevresindeki ilişkiler yazarın hayatından kopmuş parçalar gibi yaşanır. Yazdığı romanlarla kendini özdeşleştiren, dolayısıyla çok yakından tanıdığı hayatları anlatma kaygısı sağlam bir yazınsal tutumla tamamlanınca, Selim İleri roman sanatımızın önemli romancıları arasına girmiştir. Ama Kafes‘e kadar gelen bu dönemi, onun romancılığının ilk dönemi olarak almak gerekir.
İlk döneminde çatışmaları, ayrılığı, sevgisizliği, kırılgan duyarlıkları taşıyan günümüz insanlarını ve ilişkilerini yazarken yazarlık veriminin ustalık katına çıkıyordu. Bu ilk dönemin art arda gelen romanlarında neredeyse bütün boyutlarıyla anlattığı dünyanın bütünüyle dışına yöneldiği ikinci döneminde, bu kez zamanı ve geçmiş yarasını bazen gerçek kişiler ve anıların içinden çıkaran, bazen kitapların dünyasında oluşan, kendine özgü ve alışılmamış bir roman biçimi yarattı.
Mavi Kanatlarımla Yalnız Benim Olsaydın,Kırık Deniz Kabukları ve sonra gelen romanlarının Selim İleri’nin romancılığında ikinci bir dönemi başlattığını saptamak gerekir. Bu dönem içindeki romanları, sanırım Selim İleri’nin de kendi bireysel varoluş biçiminin ikinci dönemine karşılık gelir. Böyle olduğunu sezgilerime göre söylüyorum elbette, ama sanki genç yazarın Her Gece Bodrum, Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi dönemleri bitmiştir de, kendisini edebiyatımızın geçmişine bağlayan olgunluk dönemi ikinci dönem romanlarını gerektirmiştir. Yazar Selim İleri ile tek başına birey Selim İleri, bu iki ayrı dönemde de böylece birbiriyle barışık iki bireylik koymuştur ortaya.
Zamanı asıl eksenine yerleştiren Mavi Kanatlarınla Benim Olsaydın, geçmiş zamanı ve Geçmiş Zaman Yazarı olarak Abdülhak Şinasi Hisar’ı anlatırken, anlatılanları bugüne getirir. Nasıl anlatıcı Geçmiş Zaman Yazarı’na benziyorduysa, Selim İleri de o dünyanın değerleri arasında görür kendini. Bu dünyayla pek de barışık olmadığını sık sık dile getirirken, geçmişle barışık olduğunu en azından bu ikinci dönem romanlarından biliriz.

Selim İleri dili
Değişen, bugünü aydınlatmakta yetersiz kalan bakış açılarına sığmayan geçmiş zaman, roman için de büyük olanaklar sunar yazara. Bütün olarak da: nesnel ve külrenginde bir geçmiş zaman, elbette hüzün ve zamanı yazan yazı.
Bu yaratım süreci, geçmiş zamanın ve o zaman içinde yaratılmış romanların izini sürerken, öbür yandan zamanın kendisini yazmaya başlayan, böylece dışımızdaki nesnel zamanı yazınsal zamana dönüştüren bir yaratım sürecini anlatır.
Bu romanlar her zaman dönem romanları olarak okunabilir. Bunda anlatılan kişilerin dönemin içinde yaşayan kişiler oluşu yanında, o döneme özgü ilişkiler, durumlar, konuşmalar, duruşlar ve bütün bu ilişkiler dizgesini kuşatan nesneler de rol oynar. Ahmet Oktay da çok yerinde bir saptamayla, “Asıl kahramanlar yazarlar ve kitaplar,” diye yazmıştır.
Sonra dil gelir. Dil, Selim İleri’nin romanlarında ve öykülerinde hep yeni Türkçenin bugün ulaştığı düzeye uygun ve onun olanaklarını sonuna dek değerlendiren bir anlayış içinde kurulur. Bazen geçmişe de döner yüzü. Orada anlatılanla özdeşleşmeye çalışırken, sözdizimini değiştirmeyi düşünmez de, sözcük seçiminden yararlanır.
Unutmamalı: sözdiziminde geçmişe dönmek dili eskitip anlamsızlaştırır; sözcük seçiminde geçmişe dönmekse, eğer gerekliyse, dilin olanaklarını genişletebilir.
Bugün kimi yazarların dil seçimi sırasında yüzlerini geçmişe dönerken içine düştükleri belirsizlik de budur. Yapılan seçimlerde telin koptuğu yer, sözcük seçimi sırasında eski dilin sözdizimini de kullanma merakıdır. O sırada Selim İleri’nin romanlarında belki bir de yaratılmış eskil dünyalara uygun bir dil tadı, kokusu, ‘solmuş ve yıpranmış’ duygular siner metne. Ama bu da tek tek tümcelerden, paragraflardan çıkarılamaz da, metnin bütününden anlaşılabilir.
Öte yandan, edebiyatımızın son zamanlarında Türkçe saygısının neredeyse yitirilmeye yüz tutuşu, geleneğe sırt çevrilerek yenilikçi atılımlar yapılabileceği yanılgısı, ne Türkçe ne de Osmanlıca olan kırma bir dilin zenginlik olduğu savları karşısında, Selim İleri’nin bu ikinci dönem romanları her düzeyde sabırlı ve kararlı tutum örnekleridir.
Selim İleri, romanlarının nesnesi olan kitapların dünyasıyla kendi dünyasını özdeşleştirmiş, o romanlardaki kişilerin kimliğine bürünmüş geçmiş zaman yazarlarının sonuncusudur. Bugünkü edebiyatımızı yaşayan bir zaman yazarı. Onu anladığım için Selim İleri okurluğumun otuz beşinci yılındayım. kaynak: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6240

……………………

SELİM İLERİ’NİN ÖYKÜ ANLAYIŞI / Ömer Lekesiz
Öykü nedir? Öyküyü tanımlamak, bütün yönleriyle saptamak çok güç. Bir yazın türü olarak öykünün zengin açılımlarından söz etmek isterim. Öykü, romana göre, şiire, oyuna en açık yazın türü. Öyküyü kesin sınırlanmış bir alana oturtmamalı. Tersine, bu alanın var görünen sınırlarını yıkmalı, aşmalı. Şiire özenen bir roman -olağanüstü ustalıkların ürünü olan yapıtları kuraldışı bırakıyorum- daha ortasını bulmadan düzeyinden yitirir; tedirgin edici, bıktırıcı, en önemlisi beğeni köreltici bir çoğaltmanın tuzağına düşer: Doğa betimleri, ruh çözümlemeleri, karmaşık duygulanımlar, vb… hepsinde de çoğalma tehlikesi vardır. Ancak öykü şiire yanaştığında, içeriğini tutumlu biçimde oluşturmuşsa, bıktırıcı olmak şöyle dursun, çarpıcılık kazanır. (Sait Faik örneğini anımsayalım.) Öykü, çok yönlü bir olayın, romana yatkın bir içeriğin özenle seçilmiş parçalarından oluşabilir; romanın günümüzdeki güç okunurluluğunu kırarak kendi içinde bir bütün yaratır. Ya da oyun dalının kurallarından yararlanabilir öykü; istenildiğinde, salt “konuşma”yla sürdürülür içerik. Kimi zaman bunların tümü bir aradadır öyküde. Öyküyü kavrarken bu açılımlarıyle enikonu ilgilenmeli…

Benim dünyamda her şey (konu seçiminden deyiş özelliklerine dağılan öykü dünyası) içsel bir abartmaya dayanıyor. Abartmanın güzelliklerini aramaya, kurcalamaya çalışıyorum. Olayları, kişileri ya da atmosferi, duyguları, düşünceleri kendi iç dünyamda yeniden türetiyorum. Bu türetişte duygusal abartma en etkin yardımcım. Son kerte düz, yalın bir konuşmayı bile, yaşamın bütünlüğü içinde abartılmış biçimde algılıyorum. Anılar, izlenimler, coşkular, tiksinçler hep abartmanın eşliğinde yansıyor yazarken. Bu sakıncalı bir anlayış olabilir; ama önüne geçilmesi olanaksız görünen bir tutku bende. Yaşamı da böyle algılıyorum. Sözcüklerin tek anlamlı olduklarını sanmıyorum. Konuşmalar, bir duygunun aktarılışı, bir olgunun yorumlanması iç dünyamda başka başka nitelikler ve özellikler kazanıyor. Sözcükler, imgeleri ve çağrışımlarıyla yaşıyorlar bende. Sözcükleri kişiler gibi görüyorum. Ortancadan çivite, çivitlenmiş çamaşırdan elleri morarmış çamaşırcıya, çamaşır ipinden ortancalı bahçeye çağrışımsal bir dünyada geziniyorum. Bu dünyanın yaratımında özgürce denemek istiyorum bütün yolları. Bu özgürlüğü bir tek bakışım denetlemeli. Bugünün öykücüsü dünya görüşünü, yaşama bakışını sağlamca aktarmalı okuruna; ama aktarışında kısır, tekdüze bir çabaya boyun eğmemeli. Yazar, algılamalarını dıştan-gözlemci biri gibi anlatamaz artık. Bunların çevresinde öyküyü bir incelik gibi kavratmak istiyorum. (Türk Dili dergisi, Türk öykücülüğü özel sayısı – 286, Temmuz 1975, Selim İleri’nin, “Öykü nedir? Öykü anlayışınızı anlatır mısınız?” soruşturmasına verdiği cevap.)

Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydim, orta iki. Yakup Kadri’ler, Halide Edib’ler, Reşat Nuri’lerle başlayan ‘edebi’ okumalarım romandan hikâyeye açılıyor, şurdan burdan edindiğim hikâye kitaplarını okuyordum.
Ne var ki liseye kadar doğru dürüst hikâyeler, dört dörtlük hikâyeler okuma fırsatım olmayacaktı.

Öyle ya, Türkçe kitabımızda hikâye örneği ne vardı, hatırlamıyorum. İz bırakmamış olmalı. Biraz daha geçmişe dönünce, ilkokul Okuma kitabımızda yine o eşsiz Reşat Nuri’yle karşılaşıyorum: Onun kirazları ve kiraz ağacından düşüp ölen küçük kızı anlatan o kadar acıklı hikâyesi…
Artık Galatasaray’dan ayrılmıştım. Atatürk Erkek Lisesi’nde ikinci sınıfta okuyordum. 10/A. Hocamız Bakiye Ramazanoğlu, Varlık Yayınları’nın yeniden yayımlamaya başladığı Sait Faik kitaplarını salık verdi. Yetinmeyip, derste “Mahalle Kahvesi”ni okudu.

Bu öykü birden kalbimi kırdı, gönlümü çeldi. Hiçbir şey anlatılmaz görünürken büyük dramlar, yürek yakıcı serüvenler, ölüm kadar acı ayrılıklar, düşüşler ve ruh yücelmeleri anlatılıyor ve bütün bunların hepsi bir kış akşamı, gözden ırak mahalle kahvesine sığabiliyordu…

O zaman, dört beş ay, soluk soluğa Sait Faik okudum. Tam otuz yıl önce. Ama bana daha dün gibi geliyor. Sait Faik’in son öykülerini, Alemdağda Var Bir Yılan’da yer alanları bugün daha çok seviyorum. Otuz yıl önce tam kavrayamamışım. O günlere ilişkin olarak bütün değişen bu.

Kavrayamazdım; çünkü ders kitabımızda bir hikâye tanımı vardı. Bu tanıma göre, hikâyenin bir başı, bir düğüm noktası ve bir de sonu olmalıydı. Alemdağda Var Bir Yılan’ın öyküleri hep yarım kalmış bir yerden başlar ve yarım kalmış bir başka yere ulaşır. Şimdi anlıyorum ki, hikâye tanımları pek o kadar yararlı olmuyor.

Yine o sıralar Varlık Yayınları bir yandan da Sabahattin Ali’nin bütün eserlerini okura sunuyordu. Bu kez içteki fırtınayı dışa vuran Sabahattin Ali dünyasına karışacaktım. Onun isyankâr hikâyeleri beni düpedüz allak bullak etmiştir.

Bence hiç böyle değildir ama, söylenegelen, Sait Faik bireyci, Sabahattin Ali’ninse toplumu yazdığıdır. Bana sorarsanız, her ikisi de hem bireyi, hem toplumu kişisel süzgeçlerinden geçirerek kaleme getirmişlerdir. Her ikisine de bağlanıp kaldım.

Sonra artık hikâyeler fırtınası başladı. Yaz ayları her gün Sahaflar’a gidiyor ve Türk hikâyecilerinin kitaplarını topluyordum. Bekir Sıtkı’dan Ümran Nazif’e, Kemal Bilbaşar’dan Haldun Taner’e harikulade bir serüven!
Lise sondayken hikâye yazmaya başladım. Bilmem neden, ille yalnızlığı yazacaktım. “Hüzün Kahvesi” (Cumartesi Yalnızlığı) bu anlamda ilk çalışmam sayılabilir. Şimdi okuyunca Sait Faik’in etkisine Oktay Akbal’ınkinin, daha ötelerde Samet Ağaoğlu etkilerinin karıştığını duyumsayabiliyorum. Belki çok uzaklardan kendi sesim işitiliyor.
Kendi sesim: Acaba bulabildim mi? Çok severek yazdığım öyküler, Dostlukların Son Günü’nü oluşturanlardır. Bunlarla birlikte onları yazarken, kendi sesimden çok, sevdiğim hikâyecilerinkini dinlemeye koyuldum; sevdiğim hikâyecilerle sürek avına çıktım.
Örnekse, “Gelinlik Kız”. Bu çok sevdiğim bir hikâyemdir. Çehov’un ‘Çeyiz’ adlı bir öyküsünü okur okumaz aklıma gelmişti. Rusya birdenbire çocukluğumun Kadıköyü oldu. Çocukluğumda şöyle bir görüp sonra veremden öldüğünü öğrendiğim bir genç kız vardı. O belirdi. Genç kızın mevlûtuna gitmiştik. Eve dönünce annem radyomuzun durduğu masanın bitişiğindeki koltuğa yığılmıştı. Bu iki çizgi, genç kızla ölüm, “Gelinlik Kız”ı oluşturmuştur. Fakat Çehov’u okumasaydım yazabilir miydim, kestiremiyorum.

Katerine Mansfield’in bir öyküsü var: “Miss Brill”. ‘Çılgın kalabalıktan uzak’ olacağı yerde, bu kalabalığa omuzlarında pörsümüş kürküyle karışmak… ille karışmak isteyen yaşlı kız Miss Brill beni o kadar yaraladı ki, onunla gönül birlikteliğimiz hâlâ sürüyor, hiç dinmedi.

Miss Brill genceldi, “Elbise Haritaları”nda (Dostlukların Son Günü) güründü. Miss Brill ve çevresinin acımasız insanları, bende yaşaya yaşaya, taa Kafes romanına uzandılar. Miss Brill bu kez hayalinde kendini kadın sanan yaşlı bir çevirmene dönüştü; dünya onunla da alay ediyordu.
Geriden anlıyorum ki, benim sesim, okuduklarımın yankısıdır. Evet, öyledir. Bu bilinçle kaleme alınmış hikâye kitabımsa -nihayet- Bir Denizin Eteklerinde.

Orada artık bir gece Prens Mişkin’in niye çıkıp evimin darmadağınık oturma odasına geldiğini tasasızca biliyordum.
Hikâye ve romanlarımda hep Prens Mişkin’i ‘öteki’yi yazmaya çalışmadım mı? Hakkı Celis, Handan, belki de hiçbir zaman görmeyeceğim Londra’da yaşamış Mrs. Dalloway, “Kaymaklı Tavukgöğsü”ndeki çocuk ve babası, “Sümbül”deki Sümbül, “Projektörcü”deki projektörcü ve hikâyeci, hepsi, bütün insanlar bana hep seslendiler. Beni çağırıyorlar, fakat ben onlara ulaşamıyorum.

Galiba yalnızlığımı yazdım. (Selim İleri, Yalnızlığı Yazdım Mı?, Adam Öykü-7, Kasım-Aralık 1996)

Çok şey kalmamış aklımda. Çok şey kalsın da istememiştim belki. Ama cumartesi dendi mi, Galatasaray Lisesi’nin ahşap kulübeli yan kapısını hatırlıyorum. Giderek bulanıklık siliniyor, seçik görüntüler beliriyor ve cumartesi günlerimizi yeniden alımlamaya başlıyorum.
Haftasonu çıkışları hep bu yan kapıdan yapılırdı. Okuldaki yalnızlık ve hoyratlık yetmiyormuş gibi, Cumartesi günleri de bir başka sarsıntı içinde Beyoğlu Caddesi’ne –okulda ‘cadde-i kebir’ denirdi-, sonra Arnavut kaldırımlı ara sokaklara karışırdım. Hâlâ Cihangir’deki evimizde oturuyorduk. Çoğun Firuzağa’ya iner, sıtmalı bir özlemle eski ilkokulumun önünde geçerdim. Biraz geç çıkabiliyordum okuldan.

Bazı öğrenciler öğle yemeği yemeden, İstiklâl Marşı biter bitmez evlerine dönerlerdi. Bizim gibi orta halli ailelerin çocuklarıysa, parası güç belâ ödenmiş herhangi bir şeyi ziyan etmekten yoksun bırakılmışlardır. (Hoş, sonraları dikbaşlılık edip, ben de zengin çocukları gibi yapacaktım.) Bu yüzden tekrar yemekhaneye döner ve sucuklu yumurtayı, ıspanağı, şeftali kompostosunu yerdim. Artık özgürlük saatlerim başlamıştır. Kitap Sarayı’na uğramayacaksam, Hasan Kolonya Deposu’nun yanından sapardım. Hasan Kolonya Deposu’nun vitrinindeki şişeler gözümü alırdı. Bu şişeler arasında Paris’in ‘Eyfel’ Kulesi’ni, Sultanahmet’teki hiyeroglifli taşı yanyana çok severdim. Bir de, menekşe kolonyasının açık mor rengi, etiketindeki yeşil yapraklı menekşeler çekici görünürdü gözüme. Derken, tuhaf, sanki biraz ıssız, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir yol başlardı. Yolu, okulun büyük avlusundan da görmemiz gerekirdi ya; hem büyük avluya yalnızca lise öğrencileri girerlerdi, hem de biz küçükler kaçarak girebilmişsek yüksek sarı duvarlarla yüzyüze geliyorduk… Cumartesi öğleden sonraları, mevsim sonbaharsa, bu yolda güneş ve gölge garip bir cenkleşme içindeydi. Garip, diyorum, çünkü cenkleşmenin anlamı savaşmak olmaktan çıkıp, kucaklaşmaya yönelirdi; ışıkla karanlık boyuna kucaklaşırdı. Şiir sanatını o zamanlar hiç sevmememe karşın, bunlarda bir şiir yakalardım. Aslında bir kaçıştı daima ardımı kovalayan.
Cumartesi yalnızlığını işte o günlerde yaşadım. Caddenin uğultusu, iki gün sürebilecek ev hayatı çocukluğun getirdiği çaresizlik, beni hep büyülemiş olan sinema afişleri –Belgin Doruk, Göksel Arsoy, bir de vamp…- birbirine karışırdı. Galiba sinemacı olmak isterdim.

Cumartesi Yalnızlığı öyküsünü hep hayaller, çatılmış gerçeklik, yatılı okul öğrenciliğinin bir hayli Musil çağrışımlı serüveni içinde düşünüyordum. Ahşap kulübeli kapıdan çıkışların öyküsünü dile getirecektim. Ne var ki, hiçbir zaman yazamadım ve sevdiğim bir ad olarak kalakaldı.
Öte yandan yazı’nın başka türlerini denemeye daha ortaokuldayken başlamıştım. Cebir derslerine Katil Kim? Diye bir roman yazardım. Babam atom fizikçisi olmamı istiyordu; bense yolumu çok erkenden seçmiştim herhalde. Cebir öğretmenimiz Hilâl Pamir sonunda romanımı yakaladı; fakat olgunlukla karşıladı. Çok geçmeden, ikinci… üçüncü romanlarımı yazmaya başladım. Hiçbirini sona erdiremezdim. Bazen birkaç romanı birarada yazmaya kalkıştığım oluyordu. Okul hayatına alışamamıştım. Düşler(i) yazmak tek avuntumdu. Birçok sınıf arkadaşım benimle alay ederdi. Çeşitli takanaklarım vardı ve hiçbiri de, o yaştaki bir çocuk için iç açıcı değildi. Aklım fikrim okumaktaydı. Lise yıllarına kadar Türk yazarlarını karmakarışık okudum. (…) Halide Edip’i, Yakup Kadri’yi, Reşat Nuri’yi âdeta ezbere bilirdim. İşin tuhafı, yeni yeni romanlar yazmaya kalkıştıkça, onlara öykünmez, bayağının bayağısı bir anlatımı gereksinirdim. Hep sonbahar yaprakları, yağmurlar, verem beni çekip çeviriyordu, hep yalnızlık ‘sensizlik’, birkaç damla gözyaşı.
Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam romanından ancak birkaç sayfa okuyabilmiştim, orta ikiyi bitirdiğim yıl. Sözkonusu birkaç sayfayı çok beğenmiştim. O zamanlar kitaplarımı numaralar, ayrıca bir kitaplık defteri tutarak kaydederdim. 936. Kitabım Sokaktaki Adam’dan (…)
Sanki söylemek istediklerimi okumuştum. Ne var ki Attilâ İlhan’da bir çekirge bulutuna benzetilmiş yağmur, bende hiçbir imge yaratmaz, hep seslerle sürüp giderdi. Kendi yağmurlarımdan tiksiniyordum. Kendi yağmurlarım bana yabancıydı. Yine de yağmurlu günlerde sokaklara çıkar, boyuna yürürdüm. Artık Teşvikiye’de oturuyorduk. Benim de ayaklarımın altındaydı Maçka, aşağıda Dolmabahçe, ışıklı gemiler. Ama hiçbir zaman bütün Akdeniz limanlarını özleyemeyecektim. Duysam bile, kalkıp gitmek, serüvenlere karışmak bana göre değildi. Ben, yerleşikgillerdendim…

Lise yıllarında günün modasına uyup varoluşçuların peşine takıldım. Gelgelelim o varoluşçular arasına biz, bir arkadaşımla birlikte, Kafka’yı katmıştık. Zaten Kafka da modaydı. Şişli Kervan Sineması’nda Sinematek gösterileri gerçekleştiriliyordu. Özellikle Hanımların elinde Duvar’a Bulantı’ya ve Yabancı’ya rastlardım. Bu kitapların üçünü de, ayrıca Kafka’nın Değişim’ini okumuştum. Ama hiç sevmemiştim. Bir dünyadan ötekine, bir kültürden diğerine geçiş kolay olmadı. Arkadaşım Sartre’ı, Camus’yü çok iyi anladığını söylüyor, bana da yorumluyordu. Bense, günün birinde Ferit Edgü’nün Kaçkınlar ve Bozgun’uyla tanıştım (…)
Kafka’ya, Camus’ye, Sartre’a dönüp bakmam Ferit Edgü aracılığıyla oldu.
Lisedeyken ilk romanımı bitirdim: Karanlık Yüzlü Günün Aydınlığı. Daha romanı yazarken, bir yandan da Nadir Nadi’ye mektuplar yazıyordum. Evet, niye Nadir Nadi’ye? Çünkü Nadir Nadi Bey’in bir röportajını okumuştum: Burada, genç yazarlara Cumhuriyet gazetesinin kucak açmaya hazır olduğunu söylüyordu .. Romanımın gazetede tefrika edileceğinden hiç kuşkum yoktu. Hattâ birinci sayfadan duyuruları görür gibiydim. Genç bir yeteneğin ilk romanı… diye, kendi kendime boyuna tekrarlardım. Karanlık Yüzlü Günün Aydınlığı’nı eski, döküntü bir makinada daktilo ettim, dosyaladım ve dosyayı kolumun altına sıkıştırıp Cağaloğlu Yokuşu’nu tırmandım. Nadir Bey’le görüşmem zor olmadı. Cumhuriyet ahşap bir binadaydı o zamanlar. Nadir Nadi’nin odası ikinci kattaydı. Beni, mektuplarımdan hemen hatırlamıştı başyazar. Dosyayı aldı, ne zamandan beri edebiyata merak sardığımı sordu, romanı okutacağını söyledi.

Romanı Hamdi Varoğlu okumuş. Hamdi Varoğlu imzalı mektubu aldığımda hem çok şaşırmış, hem çok sevinmiş, hem de çok üzülmüştüm. Çünkü yanıt ummuyordum. Çünkü romanın beğenileceğinden güvençliydim. Yanıt gelmişti. Roman içinse Hamdi Varoğlu olumlu şeyler söylüyor, ama acemiliklerine işaret ediyor ve bana Hilton girişindeki Turizm Bürosu’nda randevu veriyordu. Rahmetli Hamdi Varoğlu, Bakanlık’a bağlı bu büronun şefiymiş. Uçuşarak gittim. Devam etmemi, yazmamı önerdi. Bu dosyanın tefrika edilmesine imkân yoktu tabiî. Nadir Nadi’yle bir daha, o gün bu gün görüşmek fırsat olmadı. Bununla birlikte Hamdi Varoğlu’yu onun aracılığıyla tanıdım. Hamdi Bey ve eşi Rânâ Hanım –udî Rânâ Varoğlu- çok aziz insanlardı. Evlerine girip çıkıyordum. Bu evde içtiğim hoş kokulu çayları, yediğim vanilyalı kurabiyeleri hiç unutamam. Sürekli yazıyordum. Yeni romanımın adı Unutulmak’tı.

Hamdi Bey, Unutulmak’ı Remzi Kitabevine göndertti. Buradaysa Cevdet Perin okumuş. Cevdet Perin imzalı geri çeviriş yazısında –açıklama Hamdi Bey’e gönderilmişti- yine acemiliğimden ve yeteneğimden birarada söz açılıyordu. Unutulmak’ın dosyasını büyük bir umutsuzlukla aldım, eve döndüm ve yırttım. Bir daha yazmamaya yemin ettim.
Hamdi Varoğlu yırttığımı öğrenince çok kızdı. Yılmamam gerektiğini vurguladı. Rânâ Hanım’sa çok seviniyor:

—Çocuğun kanına girme! Diyordu.
Zola’yı, İlâhi Komedya’yı dilimize çevirmiş Hamdi Varoğlu inançlıydı ama.
—Yazmalı, yılmamalı, diyordu. Bir gün gelecek yazdıklarının hepsi basılacak.

Hamdi Varoğlu gençliğinde bir iki de roman yazmıştı.(…) Onun Zola’dan yaptığı Hulya çevirisini okuyanlar, dildeki egemenliğini bileceklerdir. Dil ve anlatım… Hamdi Bey’den bu ikisini öğreniyordum. Yine kendisinin çevirmiş olduğu İtalya Hikâyeleri’ni imzalayarak armağan etmişti.
Artık adını çıkaramayacağım bir üçüncü romanı da Yaşar Nabi Nayır’a götürdüm. Hamdi Varoğlu, bir iki satır çiziktirmişti. Yaşar Nabi okuduktan sonra başını kaldırdı, bana uzun uzadıya baktı; yüzü tamamıyla ifadesizdi.

—Hamdi Bey yıllardır edebiyatın dışında kaldı, bilmiyor dedi. Biz yerli yazar basmıyoruz artık. Yeni yazar hiç basmıyoruz.
Bu kez dosyam okunmadan geri veriliyordu.
(…) Hamdi Bey, babamdan bir gün önce öldü. (…)
Hayatımda bir dönüm noktasıydı. Ben, çoktan beri, Zola’yı Stendhal’i Parma Manastırı’nı bırakmış; toplumculara, memleket gerçekçilerine, özellikle Orhan Kemal’e yakınlık duyar olmuştum. Şimdiyse babamın ve Hamdi Varoğlu’nun öncesiz sonrasız yokluklarını duyumsayarak, bundan sonra bambaşka yollarda yürüyeceğimi kavrıyordum. Bir defa, atom fizikçisi olamayacağım çok kesindi. İkincisi, sevgili Hamdi Bey’in sağlığındaki çalışmalarımız yitip gitmemeliydi… Önemli yazarlarımızı okumuştum. Bir yandan Sabahattin Ali, bir yandan Sait Faik beni alıp bambaşka iklimlere götürdüler: Onlardan başkasını düşünemez olmuştum.
Sabahattin Ali’nin hem ilk, coşumcu hikâyelerini severdim, hem de daha sonra yazdığı o kadar sert, o kadar keskin taşra öykülerini. Bu taşra öykülerinden Bir İskandal beni bütün yazarlık hayatım boyunca etkileyecekti. Yine 1930-1940 yıllarının yazın açısından bulunamaz bir dönem olduğu kanısına varacaktım usul usul. Kürk Mantolu Madonna’ysa ateşli, sayrıl üslûbuyla bireysel yanıma ses yöneltmişti. Sait Faik’te mutlaka bireyselliğimi yakaladım. Gelgelelim Mahalle Kahvesi’ni o kadar beğenirken, o zamanlar, Öyle Bir Hikâye’nin gizlerine varamayacaktım. Sait Faik’in savruk, esrik, acıdan kavrulmuş düzyazı şiirleri için daha nice dönemeçler, nice yıkılışlar gerekliydi. Bu iki yazarımızı birbirinden ayırmayı aklım almazdı. Bununla birlikte, eleştirmenler, onları iki ayrı kutup gibi görüyorlardı –eleştirmenlere gözü kapalı inanmak gerekirdi!- Sabahattin Ali’de toplumsal olan, taşkın bir bireysellikle ses yöneltiyordu, bana sorarsanız. Aynı şekilde, Sait Faik’in bireyselliği daima bir aktöre sorunu çevresinde toplumsala yönelmekteydi. İkisi birbiriyle eşleşiyor, birbirinde eriyordu.

Cumartesi Yalnızlığı’nı şu etkilerin, etkilenişlerin dürtüsüyle yazdım işte. İtiraf edeyim: kozmopolit bir kitaptır. Öylesine açıktım ki, Sait Faik’e, Sabahattin Ali’ye, bir yandan da gündeş yazarlara, etkilenişleri süzgeçten geçirmem imkânsızdı. Kitabı okuyanlar anımsayacak: yapabildiğim tek erdemli iş, öyküleri bireysel çizgiden toplumsal çizgiye sırlamakta belirmiştir. Yanlış anlaşılmasın: bireysellikten toplumculuğa açıldım, demek istemiyorum. Toplumun sorunları beni her zaman tedirgin etti. Kör değilim. Öte yandan bireysellikten hiçbir zaman ürkmedim.
Bireyselliğin sanatçıya kılavuzluk ettiğine bugün her zamankinden çok inanıyorum. Bu konular, bu sorunlar bizimkisi gibi ülkelerde hep çarpıtılagelmiştir.

Cumartesi Yalnızlığı’ndan önce, iki öyküsel düzyazı’m değerli öğretmenim Vedat Günyol’un Yeni Ufuklar dergisinde yayınlanmıştı: Savaş Çiçekleri ve Bi Keman.

O zamanlar, bu iki taslakla kendimi durmuş oturmuş bir yazar saymaya başlamıştım. Hattâ yazarlarımızı şimdiden tanışlarım gibi görmekteydim…
Vedat Günyol Fransızca öğretmenimdi. (…) gerçek bir demokrattı. Duygusaldı. Öğrencisiyle arkadaş olabilecek kerte zengin ve yaşsız bir insandı. Meselâ bir gezimiz olmuştu. Yakacık’ta öğle yemeği yemiştik ve Pendik’e kadar yürümüştük. (…) Nihayet akşamüzeri oldu. Vedat Bey’in evinde çay içtik. Bu, günün sürpriziydi. Hoca’nın evi nereye baksanız kitaplıktı. Kitaplar arasında bir başka etkilenişi seçecektim: Bilge Karasu, Troya’da Ölüm Vardı…

Vedat Günyol yazılarımı okuyordu. Önerilerini, uyarılarını cankulağıyla dinlerdim. (…) Ben boyuna yazıyordum: İkişer üçer sayfalık, elyazısı öyküler. Bir çırpıda yazıyordum üstelik. O günler en çok şiir okuyordum. Öykülerimi hiçbir dergi yayınlamıyordu. Mektuplarım çoğun karşılıksız kalmıştır.

Buna karşılık Nedim Gürsel’in öyküleri, eleştirileri her yerde yayınlanıyordu. Nedim Gürsel’i galiba için için kıskanıyordum. Nedim arkadaşlığımızda ne denli özveriliyse, ben o kadar donuk, uzak. Bu galiba, hiç yüzünden yıllar yılı sürdü. Hulki’yle daha iyi arkadaştık. Bunun da başlıca nedeni Hulki Aktunç’un yazılarını yayımlayamıyor olmasıydı. (…) Benden çok bilgiliydi. Bilgisi karşısında ezilir; Nedim’e duyduğuma çok benzer bir uzaklık, donukluk fark ederdim aramızda. Demek kıskançmışım. Ama içimizden ilk çılgın ben çıktım!
Nasıl mı? Durup dururken küçük bir hikâye kitabı bastırmaya karar verdim. Naci Çelik de harçlıklarını getirip bu kitap tasarısının daracık sermayesine ekliyordu. Harıl harıl çalışıyordum. Sonunda Cumartesi Yalnızlığı oluştu. (…)

Cumartesi Yalnızlığı okura ulaşmış –ve belki de bir daha ulaşamayacak- bir kitaptır. Öte yandan edebiyat çevrelerinde değişik yankılar uyandırdı. (…)

Bense, gitgide her şeyden uzaklaştığımı görüyordum. Kuşkusuz yukarıda vurguladığım ihtirasın etkisinden çıkmamıştım. Tanınmak, bilinmek, okura ulaşmak istiyordum. (Bunlar çok mu gereklidir yazarlık tutkusunda; bugün yanıtlayamıyorum.) Dergilerde ufak tefek yazılar, yeni öyküler, denemeler yayımlıyordum. (…) Kemal Tahir ve onun o kadar önemli yerellik kavgası beni hemen Cumartesi Yalnızlığı’nın sonrasında yakalamıştır. Âdeta bilmediğim bir yolda tekbaşıma yürüyecektim. Evet-evet: Her Cumartesi bir yalnızlık günüdür! Ben, bilmediğim, ilk kez geçip gittiğim sarp yolda, başka Cumartesi yalnızlarına rastlayacak mıydım?
Soruların sonu yok. Yanıtlar da hiçbir zaman eksiksiz değil. Yıllar geçti Cumartesi Yalnızlığı’ndan bu yana. Soruları hâlâ eksiksiz yanıtlayamıyorum gerçi, gelgelelim avucumun içindekilerin denizlerin dibine gömülü eski defineler olduğunu ne çok duyumsarım zaman zaman. Derken gün ışığına çıkardığım definenin sedefi solmuş çakıllar, saydamlığı hemencek donuklaşacak cam kırıkları olduğunu hüzünle görürüm. Kimbilir, daha nice zamanlar geçer, cam kırıklarıyla sedefsiz çakıllar da belki değer kazanır: İnanç olmasa, insan hiç yazmaya devam eder mi… (…) (Selim İleri, Hatırlıyorum, ss: 49-60)

”Biz bir düşünme çağında değil, bir duyguculuk (santimentalisme) çağındayız. Birtakım toplum sorunlarına dokundukları söylenen yazıları “Ekmekçi Kadın”ı,, “Sergüzeşt”i okur gibi okuyoruz; onlarda kendi duygularımızı, birer düşünce sandığımız duygularımızı ‘okşayacak’ sözler arıyoruz… O hikayeler, o romanlar bizim içimizdeki sevme, acıma teline dokunurdu. Bugün de içimizde başka türlü teller var; ama gene onlar da düşünce değil birer duygu.” (Nurullah Ataç – Karalama Defteri)
Ataç’ın 1950’lerin başındaki bu gözlemi 70’lerin Türk edebiyatı açısından neredeyse bir kehanet niteliği taşımaktadır. Nasıl Tanpınar’ın XIX. Yüzyıl Osmanlı Şiiri konusundaki saptamalarıyla  A.Ş. Hisar’ın “duygucu” bakış açısı arasında organik bir bağ kurulabilirse, Ataç’ın saptadığı bu “duygucu” eğilim de, son dönemdeki bir çok Türk edebiyatçısı, özellikle de duygucu bakışı eserine yörünge alan Selim İleri için geçerlidir.

Selim İleri, Her Gece Bodrum ve Ölüm İlişkileri gibi romanlarıyla çoğu hikâyelerinde olduğu gibi Bir Denizin Eteklerinde adlı uzun hikâyesinde de kendi deyimiyle “kırık bir aşk”ı konu edinir. Yazarın öteki yenik kahramanları gibi, bahçe mimarı olan Cem de gene yazarın deyimiyle “güzelduyu”yu yaşama biçimi haline getirmiş bir hikâye kişisidir. “Bahçe mimarisi (ni) bizi dört bir yanımızdan kuşatan yalnızlığa ve acılara, iletişimsizliklere, uyumsuzluklara boğan somut yaşama karşı bir direniş” olarak gören Cem, bir yaz günü karşılaştığı Ergin’le duygusal bir yakınlık kurmuş, bu yakınlık kısa bir süre sonra duygusal bir yenilgiye dönüşmüş, hikâye kahramanının bilincinde “geçmiş yazlar”da Gilda (ve Murat) ile yaşanılan başka bir bitmiş ilişkinin yankısı haline gelmiştir. Selim İleri bu hikayede de kendine özgü kıldığı “mekan”, “mevsim” ve “çok kişili ilişki” birliğini sürdürür. Bir Akdeniz kasabasında (Bodrum) geçirilen yaz tatili boyunca yaşanan ilişkide hikaye kahramanı sevgi nesnesini birden fazla kişiye, yansımış bulur, yaşanan aşk geçmiş aşkların ayna görüntüleriyle pekiştirilir.

Yaz mevsimi ile Akdeniz, Selim İleri metinlerinde önemli bir yer tutar. Yaz mevsimi abartılı duygu devinimlerine, güneşin “esrittiği” hikâye kişilerinin cinsel ve duygusal “sanrı”larına imkan sağladığı için işlevseldir. Akdeniz ise gene güneş ve cinsellik çağrışımlarının yanısıra, özellikle kentli bireyin yaşadığı varsayılan duyumsal bir mekan olduğu için seçilir. Ne var ki, Selim İleri kişileri, duygusal ikilemlerini bu mevsimle mekanın düşündürebileceği olasılıkların da ötesinde bir yoğunlukla yaşarlar. Herşeyden önce çevrelerini algılayışları yoğun ve abartılıdır. Örneğin Cem söz konusu ilişkinin ona duyumsattıklarını ya da “bizi tutkunun yaratacağı kötülüğe çeken güzelliği” simgelemek üzere sırf zakkumlardan oluşturacağı bir bahçe tasarımlar. Yıkımla sonuçlanan bu ilişkinin hikayesi boyunca leitmotif olarak kullanılan zakkum “çingenepembesiyle ağunun inanılmaz birlikteliği”ni gerçekleştirdiği için bir simge olarak seçilmiştir. Zakkum örneği, çeşitli çiçekleri hep belli duyarlıkları simgelemekte kullanmayı seven Selim İleri açısından aydınlatıcıdır. Yazar, simge gibi bir metin içi malzemesini kullanırken simgeleyen ile simgelenen arasında yalnızca belli belirsiz bir yakınlık kurmakla, bir çağrışım yükü sağlamakla yetinmez. Zakkum’daki açık karşıtlık (güzellik/zehir) metin boyunca sık sık, üstüne basa basa açıklanır. Aynı eğilim “menekşe tarlasında nedense tek başına duran gelincik”, “akşam güneşinin çok kısa bir süre aydınlatacağı unutmabeni öbeği” ya da “sararmış notaların üstünde kırık bir keman” gibi benzetmeler görülür. Gilda gibi bir ismin seçilmesi de düşündürücüdür. Yazar, Gilda ismini “kızıl saçlı, ortayaşlı, oldukça güzel” bir kadına yakıştırmakla kalmaz, bu ismin “bir öyküde, bir şarkıda, bir filmde unutulmaz kılınan bir kadın kahramanı anımsattığı” konusunda da kulağımızı büker, okuyucuyu Gilda isminin çağrışımlarıyla başbaşa bırakmaya gönlü elvermez. Bu abartma eğilimi kimi yerlerde çiğ renklerin karşıtlığı derecesine bile indirgenir. Gilda’nın “bayrak kırmızısı olmasa da kan pıhtısı kırmızısı” saçları, “sapsarı yüzüyle mor goblen kadife bir koltukta oturan” Cem, “narçiçeği güneşler” vb. …Kuşkusuz, bu abartılı simge ve renklerin seçilmesi hikâye kişilerinin (dolayısıyla da yazarın) dünyayı algılama biçiminden soyutlanamaz, ikisinin birbiriyle karşılıklı bir ilişki içinde olduğu görülür. Hikaye kişilerinden biri, “Akdeniz’in gizini çözmüş bir İngiliz yazarının” şu sözünü anar: “Orada aşk ve güzellik bir tiyatro gibi yaşanır”. Biraz daha ileri giderek tiyatro yerine opera da diyebiliriz. Melodramatik konu içerikleri ve abartılı sahne düzeniyle opera Selim İleri kişilerinin içinde bulundukları dünyayı çok güzel özetler.
Ne var ki, yukarıda özetlemeye çalıştığım bu abartma eğilimine bakarak Selim İleri’nin amacının sadece “abartma yoluyla varılmaya çalışılan bir şiir” olduğu sanılmamalı. Örneğin, Bir Denizin Eteklerinde’nin baş kişisi olan Cem’in güzelduyuyu bir yaşama biçimi haline getirdiğini söylemiştim. Fakat bu yalnızca hayatın yıldırdığı sanatçının güzelliğin somutlanması olarak gördüğü sanat eserlerine sığınması değildir. Cem’in, “güzelliği, yaşama biçiminden de öte açıklayıcı bir anahtar – kavram kılığına soktuğunu söylemek daha doğru olacaktır. Üstelik sadece “güzellik” de değil. Hikaye boyunca karşımıza çıkan kimileri savsöz niteliğindeki cümlelerde en az güzellik kadar belirleyici (ve belirsiz) olan başka kavram sözcüklere de rastlarız. “Güzellik ve aşk her zaman acı verecektir”, “insanı iletişimsizliklere sürükleyen bir ayrılık”, “bizi… iletişimsizlikler ve uyumsuzluklara boğan somut yaşam” ve en önemlisi de “güzellik, aşkla ölümün çakışma noktasıdır” gibi.

Özellikle bu son cümledeki kavramlar tıpkı Abdülhak Şinasi’nin “saadet-aşk”vuslat” üçgeni gibi dizilebilme özelliği taşır; “güzellik-aşk-ölüm”… Anlaşılıyor ki Selim İleri’nin kişileri de A.Ş. Hisar’ın “vuslat”ı özleyen Boğaziçi yolcusu gibi, aşkın bir duygu durumuna erişmeye çabalarken hayatın (ya da sözkonusu ilişkinin) somut koşullarıyla çatışan kendi duygu yoğunlukları yüzünden yenilgiye uğrarlar. Ne var ki, metin boyunca –üç ayrı sahne (eski bir fotoğraf, yağlıboya bir tablo, bir düş) yoluyla çoğaltılan bu yenilgi, söz konusu ilişki çerçevesinde kalmaz. Hayatın genel kavramlarına taşar. “Ayrılığın” insanı genel, olgusal bir kavram olan “iletişimsizliğe” sürüklemesi ne demektir. Ya “uyumsuzluğa” sürüklemesi? “Somut yaşamın” insanı, bir nefeste yanyana getirilen “iletişimsizliklere, uyumsuzluklara” “boğması” duygu düzleminin ötesinde genel geçer bir doğru olarak nasıl sunulabilir? Sözünü ettiğim kavramlar ve giderek bunların açıkladığı duygusal bozgun Selim İleri kişileri için adeta birer “kozmik” gerçek haline getirilir. Başka bir deyişle, hikâye kişilerinin bilinç içerikleri duygu içerikleriyle özdeştir. Başka bir deyişle hikâye kişileri çevrelerini duygu yoluyla (abartarak) algılamakla kalmaz, hayatı ve onun somut ilişkilerini de duygu yoluyla kavrarlar. Başka bir deyişle duygu hayatı “açıklamanın” bir yolu haline gelir.
Yazar hikâye (ya da roman) kişilerini toplumsal ilişkiler ağına yerleştirmre çabasına giriştiği zaman bu özellik iyice belirginleşir. Bir Denizin Eteklerinde kitabının tanıtma yazısında Selim İleri’nin “bireyin iç dünyasını sergilerken içinde bulunduğumuz siyasal çalkantıya da sanatın sezgisiyle yaklaştığı” savunulmaktadır. İleri’nin bir yazar olarak amaçladıklarını bu kadar sığ bir biçimde özetleyeceğini sanmam. Gene de ortaya çıkan ürün böylesi bir genellemeye yol açacak ipuçlarını getirir. İleri’nin kimi romanlarındaki “sevgisiz soğuk, duyumsallıktan uzak” kentli aydınlarla “faşizm” arasında nasıl koşutluk kurulursa, yenilgiye uğrayan Selim İleri kahramanları da duygusal yenilgilerini hep birer “egemen sınıf baskısı karabasanı” olarak yaşarlar. Cem’i terkeden Ergin oldukça bayağılaştırılmış bir zengin düğünü sahnesinde okul arkadaşıyla evlenir. Cem’in yıkımına Ergin’i evlendiren bu türedi burjuvazi mi neden olmuştur acaba? Öte yandan, Cem’in hayatında kuramadığı “güzelliklerin” simgesi olan bahçe düzenlemelerine gene kentli yüksek burjuvazi sahip çıkar. Prenses Melike ona kendi düşündüğüne çok ters düşen bir bahçe düzenlemesi siparişi verir. Ayrıca, sonunda intihar eden Cem’in kağıt sepetinde yırtık bir mektup bulunur. Ünlü bir iş adamının Cem’i kendi bahçesini de düzenleme’ye çağıran mektubu Cem’in hayatına son vermesini çabuklaştırmış mıdır acaba? Öyle olduğu sezdirilir.

Duygusal gerçekle toplumsal gerçek arasındaki ilişki bu denli dolaysız olamayacağına göre Selim İleri’nin duygucu tavrına yöneltilebilecek temel eleştiri Ataç’ın da yukarıda belirttiği gibi “duygu yu düşünce sanma” eğiliminden kaynaklanmaktadır. “Bir kalbin gizini çözmek”, evet, duygu düzleminde bir söylemdir bu, ama duygu düzleminden bakarak “somut yaşamın iletişimsizliklerine” ışık tutmaya çalışmak?… Bu, üstelik aradaki çok ince dönüştürme süreçleri de gerçekleştirilemediği sürece bir yanılgı olma niteliğini koruyacaktır kanımca.

Selim İleri edebiyatını besleyen insani malzeme “duygu”dur. İleri’nin sadece bu malzemeyi –kendi iç dinamiği uyarınca- kullandığı ve çeşitlediği örneklerde (ilk hikayeleri, özellikle Hicran Yarası, vb.) yetkin bir yazar olduğu görülür. Ne var ki, Selim İleri, duygucu tavrı hayatın tümünü, giderek toplumsal ilişkileri açıklamak amacıyla kullandığından bu tavır yönünü şaşırır, duygu militan bir duyguculuğun silahı haline gelir.
Selim İleri ile A.Ş. Hisar geleneği arasındaki ortaklık duygunun her iki yazarda da “iyice tüketilebilir” hale gelinceye kadar “üretilmesi”dir. A.Ş. Hisar’da bu gelişimin “alaturka” denen duyarlık biçiminin besleyicisi olduğunu savunmuştum. Türk toplumunun şu anda içinde bulunduğu çağdaşlaşma noktasında Selim İleri tavrının günümüz anlatım biçimlerinden hangisini (Fotoroman? Sinema? Televizyon? Şarkı sözü?) besleyeceğini ise şimdiden kestirmek zor. (Fatih Özgüven, Selim İleri / Bir Denizin Eteklerinde, Çağdaş Eleştiri dergisi-4, Haziran 1982)

(…) Otuz Yılın Bütün Hikâyeleri okununca, bir başka deyişle otuz yılda yazdığı tüm öyküler kesiksiz bir biçimde okunma olanağı bulunduğunda, yazarın öykü biçemi içinde de anlatım genişliği bulabildiği görülüyor.
Otuz Yılın Bütün Hikâyeleri’nin vurguladığı bir diğer gerçek de, Selim İleri’nin öyküsünün teknik gelişim ve değişimi içinde değişmeyen bakış açısı: İnceliklerden ve horlananlardan yana, kaba ve baskıcı güçlere karşı.
Terzi kızlardan aktrislere yalnızlar: Selim İleri’nin kahramanlarının ortak noktası yalnız kişiler olması. Yalnızlıkları çoğunlukla anlaşılmamalarından kaynaklanıyor. Bu anlaşılmama –öykünün kurgusu ve kahramanın özelliğine göre, daha alt sınıftan olmaya karşın daha incelikli bir dünya görüşü ve davranış niteliğinde olma; kaygı ve hastalıkların getirdiği bilinç yitimi; bağlı olduğu değerleri savunma adına topluma ters düşme; doğuştan incelemeye yatkın bir ruh yapısı vb. niteliklere bağlı. Sonuç dışlanma ve yalnızlık. Bu yalnız bırakılan kahramanın karşısındaki kişiler, çıkarları adına katı, alaycı… ve öykülerin kişileri hatta başkişileri olsalar da “kahramanları” değil.

Bir örnekte, çapraşık gibi görünen yargımı pekiştireyim: Duyarlık öyküsünün başkişisi öyküyü anlatan soylu kadındır, kahramanlarıysa kendini kuyuya atan eski “çerkez köle”, yeni “Abla”, Feride. Hayatımın Romanı’nın başkişisi Cenan’dır, kahramanlarıysa bütünüyle görülemeyen bir kalabalık… Selim İleri, kahramanlarına ne kadar sevecen yaklaşıyorsa, kişilerine karşı o kadar acımasızdır. Bu acımasızlık kimi zaman keskin bir alaycılıkla katmerlenir.

Selim İleri’nin kahraman ve kişilerinin çoğunun kadın olması, yalnızlığın ve ezilmenin cinsel kimliğe değil, sınıf ya da konuma bağlı olduğunu vurgular gibidir. Elbise Haritaları’nın gündelikçi terzi kızı Funda, kendini çalıştıran evkadınlarının “aşağılaması”nı yaşar. Bu hor görme ve aşağılamada, kendi işveren durumunun tadını çıkarmak, bekâr bir kadını kendine rakip görmek, kıskanmak duygusundan kurtulmaya çalışmak da vardır.

Yalnız üst sınıfça değil, kendi sınıfı ve aile kişilerince de ezilip sömürülen emekçi genç kızlar, dar gelirli evkadınları sınıfsal konumlarının yarattığı dışlanmaya onurla karşı koymaya çalışırlar. Bu onur savaşı ruh sağlığının yitimine de yol açar. Selim İleri’nin sınıfsal çelişkileri en açık biçimde ortaya koyduğu öykü Pastırma Yazı’dır. Sınıf atlama özleminin kendine ve kendi katmanından kişilere yabancılaştırdığı genç adamın anlattığı Pastırma Yazı, Duyarlık ve Hayatımın Romanı ile birlikte okunduğunda Cumhuriyet öncesinden bugüne, üst sınıflar denilen aristokrat, büyük ve küçük burjuva sınıfıyla rantiye katmanların değişmeyen yaşam biçimleriyle ahlak anlayışlarının incelenmesi izlenebilir. Selim İleri, öykülerindeki bu özelliği görmeyenleri de, Kapalı İktisat öyküsünde alttan alta, incelikle eleştirir. Selim İleri’nin öykülerindeki temel bakış açısı, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen çelişkisi olsa da, bu çelişkinin eleştirisi daha çok ahlaksal açıdandır. Sanki, birazcık anlayış, biraz eşitçi davranış, temel çelişkiyi hafifletecekmiş iyimserliğindedir. Yalnızca Müsamere öyküsü sınıflar arası ilişkileri kesin çizgileriyle ortaya koyar.

Selim İleri’nin bütün öyküleri art arda okunduğunda, sınıfsal çelişki ve horlamaların yerini duygusal çatışmaların ve sömürülerin aldığı görülür. Başaktris Calibe, yeteneğinin verdiği yetkiye, kazandığı sınıfsal ayrıcalığı da katarak horlandığı sahne arkadaşlarınca anlaşılmamanın dramını yaşar. Onun bilinçle sürdürdüğü ruhsal sürgün, bir yalnızlık intiharı gibidir.
Ayrıntılar: Selim İleri’nin öyküsünün ipucu ayrıntılardır. Öykünün tüm ağırlığı bu ayrıntıya odaklanır. Örneğin; sıcak bir günde gündelikçi kızdan esirgenen bir kase tavuk göğsü. Bu ayrıntı, tavuk göğsünün buzdolabından çıkarken yaydığı buğu anlatılarak büyür. Ev işçisiyle konuğa ayrı davranılmasının acısını duyan öykü anlatıcısı bunu yine bir ayrıntıyla çizer, misafirlere sunulan çaya eklenen tuzlu tatlı çörekler. Kendi tavrı da bir ayrıntıda görülür: Misafirlerin yanına uğramama.
Selim İleri, sınıfsal çelişkileri anlatsa da, insanları ezilenler ve ezenler diye ayırdığını, duygusal olarak anlaşılmayan ya da sömürülen insanlara ağırlık vererek kanıtlar. Aynı sınıfın insanlarının arasındaki dayanışmanın yerini baskı ve genel kurallara, düzene uymanın, sömürünün alışı Zeytinliklerin Altında Sükun Yok’ta üst sınıftan olmanın bir alt sınıfla girilen gönül ilişkilerinde sömürülmeyi engellemediği de birçok öyküsünde sergilenir.

Özet olarak Selim İleri’nin öykülerinin bildirisi, Güzün Savaş öyküsünün son satırlarındaki cümleyle anlatılabilir: Dünya insanları birleşiniz! (Sennur Sezer, Otuz Yılın Bütün Hikâyeleri 1967-1997, Varlık dergisi-1088, Mayıs 1998)

”Otuz Yılın Hikâyeleri” adlı kitabı üzerinden konuşursak Selim İleri (1949 ®) Bi Keman’la Pastırma Yazı arasında kalan öykülerinde önceleri temelsiz, nedensiz hüzünlerle gittikçe Marksist estetik ve biçime göre toplumsal mesajlar ileten bir öykücülük sergiler. “Yatılılık sendromu” diye tanımlayabileceğimiz kendi ruh yapısını çokça yansıttığı bu dönem öykülerinde yapısal açıdan toyluğa da düşmemiştir Selim İleri; sapasağlam, boşluksuz, fabulası, konusu, atmosferi yerli yerinde öyküler üretmiştir. Yine aynı öyküleri bağlamında kimi dil yanlışları da vardır. Örneğin, bin yıllık “Allahaısmarladık”ı, “Tanrıyaısmarladık”a çevirmiş, karga ile ilgili bir tekil deyimi çoğul olarak kullanmıştır.
Parasız Yatılı’dan sonraki öykülerinde ise, öykü konusundaki bu ve benzeri cüzi problemlerini de halletmiş, hüznünü ve duygularını denetleyerek dengelemiş, bunları zemin rengi olarak öyküsüne nasıl yedireceğini iyi planlamış bir öykücüyle karşı karşıyayızdır. Para’yla, Gelinlik Kız’la, Elbise Haritaları’yla, Kırlangıç Fırtınası’yla adını Memduh Şevket, Tanpınar ve Sait Faik üçlüsünün adları hizasına yazdırmayı hak edecek bir yetkinlik içerisinde buluruz Selim İleri’yi. Daha ilk öykülerinde ulaştığı yapısal sağlamlığı geliştirerek sürdürdüğü gibi, dil ve söyleyiş konusunda da tüm pürüzlerden kurtulmuş, insanların yaşayış biçimlerinden, onların kalp grafiğini çıkarmaya başlamıştır. Buradan itibaren siyaset ile Marksist estetik ve biçim bir değer olmaktan çıkmış, bir bütün olarak sanat ve yaşıyor olmaları önemli sayılmalarına kifayet eden insanlar vardır artık Selim İleri için. Elbette Selim İleri, hiç mi hiç katılmadığım dünya görüşünü yeni öyküleriyle birlikte değiştirmemiştir ancak grup taassubuna, politik şablonculuğa, biçimcilik saplantısına düşmeksizin kelimenin tam anlamıyla Türk Edebiyatı içinde olmayı, ondan beslenmeyi ve onu beslemeyi gerçekleştirmiştir.
Selim İleri öyküsünün temel özellikleri en kaba hatlarıyla şöyle sıralanabilir:

-Tip ibdasında zorluk çekilmez ancak tip ibda etmek gibi bir kaygı da öncelenmez. Tip ve konu müstakil bir bütün olarak görülür ve nakledilir.
-En çok gençler işlenir. İnsan hayatının en duygulu, hüzünlü, delişmen, kırılgan zamanı en uygun söyleyişlerle, bilinç akışına, iç dökmelere dayanılarak anlatılır.
-Bununla bağlantılı olarak bunalımlar, iç çatışmalar, saplantılar psikolojik derinliğiyle aktarılır.
-Şiirsel söyleyişe önem verilir; öyküsel yoğunluk şiirsel söyleyiş aracılığıyla dengeli bir şekilde metnin tamamına yayılır, üslûp oluşturmada tümüyle şiirsel söyleyişten yararlanılır.
-Selim İleri öyküsünde gerçeklik ve gözlemcilik kavramları adeta içerik değiştirir; insan, bilinçaltı ve eylemleriyle bir bütün olarak algılanıp, kuru/fiili gerçekliğin ötesinde insan hayatının tümüne tekabül eden toplumsal karakterli gerçek ve buna mahsus derin gözlem esas alınır.
-Öykülerindeki estetik çerçeveye karşılık olarak “hüzün bezemesi” kullanılabilir. Tanpınar, kendi estetiği konusunda zaman ve inşirahtan ne denli yararlanmışsa, Selim İleri de aynı konuda hüzün ve ruhsal iklim biçimlerinden o denli yararlanmıştır. Hüzün bir zemin rengidir Selim İleri öyküsünde, öykülerin bin bir renk olarak üzerine işlendiği bir zemin rengi. (Ömer Lekesiz, Öykü İzleri, ss: 69-71)

(…)
—Dilerseniz Cumartesi Yalnızlığı’ndan yola çıkalım. Sekiz öykü ile sunulan evren, öykünüzün bugününe dönük bazı ipuçlarını getiriyordu: yalnızlık, hüzün, sevisizlik… Naif bir yan gözleniyor bu öykülerde. Ama önemli ipuçları var öykücü Selim İleri ve öyküsü için: “Asalak”, “Hüzün Kahvesi”, “Yürek Burkuntuları”, “Türküsüz”… İlk çıkışlar bu anlamda önemlidir, yazarın gideceği yolu, yönü gösterir. Ne dersiniz.
—Evet, çok haklısınız. Bugün dönüp baktığımda, o otuz yıl öncesine döndüğümde, yazı evrenimin ilk adımlarını bir otuz yıl boyunca pekiştirmeye çalıştığımı doğrusu ben de alımlıyorum. “Asalak” o yıllarda doya doya okuduğumuz Nâzım Hikmet’ten bir esinlenmedir. Onun şiirine özellikle Memleketimden İnsan Manzaraları’na tutkundum. Nâzım Hikmet’in yaşamı da beni çok ilgilendirmişti; “Asalak”ı yazdım. Fakat dikkat edildiğinde, Nâzım Hikmet’in yaşantısından yola çıkmama karşın kendi “ben”imi yazmışım. Bu çelişik durum beni düşündürtür. Yani dediğiniz gibi ‘hüzün’, ‘sevgisizlik’ ve ‘yalnızlık’… Cumartesi Yalnızlığı’ndan sonra dergilere öyküler gönderdim. “Yordam” çıkıyordu; Hüseyin Cöntürk’le mektuplaştık. “Soyut” çıkıyordu, güzel bir edebiyat dergisiydi. Halil İbrahim Bahar yazılarıma ilgi gösterdi. “Yordam”da yarı öykü yarı deneme bir şeyler yayımlamıştım ve o zaman Güven Turan benim için çok önemli bir eleştiri yazdı: İnsanlarımın bilardo topları gibi birbirine hep teğet geçtiğini söylüyordu. İnsanlarım da birbirine hep teğet geçti galiba. Sonra, sizin sapladığınız “Türküsüz”: Lisedeki tarih öğretmenimin yaşamından esinlenmiştim. Bakın, tam otuz yıl sonra Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin adlı bir roman yazıyorum ve yine “Türküsüz”deki gibi “evde kalmış” bir yaşlı kızı anlatıyorum, anlatmaya uğraşıyorum…
—Pastırma Yazı, yeni bir duyarlık evreni getirir. Kendini kanıtlamaya ilk adım öyküleri de diyebiliriz bunlara. Çözülmenin, yozlaşmanın sancılarını duyumsatan bir iz gelir bu öyküler. Yer yer ironi, hüzün… Bu pencereyi açalım biraz. Eskiye dönüş, geçmişin sırlarını açış, bireyin bungun/parçalanan dünyasına yolculuk… Bütüncül olarak baktığınızda, Pastırma Yazı için neler söyleyeceksiniz?
—Feridun Bey, itiraf edeyim ki, Pastırma Yazı benim yaradılışımın çirkin bir yönüne yer yer işaret eden bir kitabımdır. Çok gençtim, galiba fazla hırslıydım. Bu yönden ‘agresif’, saldırganca tutumlar gösteriyordum. Bazı öykülerde bu çok belirgindir. Pastırma Yazı’ndan “Annemin Sardunyaları”, “Kılıç Artıkları” öykülerimi severim, galiba hepsi o kadar… Bu kitapta bir de “Duyarlık”… Bu kitabı yazarken, o öyküleri yazarken çok çarpıcı edebiyat insanlarıyla dostluklar kurmaya çalışıyordum. Attilâ İlhan’a daha lisedeyken mektuplar yazardım. Pastırma Yazı yıllarında Kemal Tahir, Behçet Necatigil, Leylâ Erbil, Füruzan… Karmakarışık etkilenişler. Zaten yazdım bunları. Sözgelimi bir yandan Kemal Tahir’in ‘yerlilik’ savının etkisi altındaydım, bir yandan da Leylâ Erbil’in görkemli Gecede kitabını defalarca okurdum. Gecede bence Türk hikâyesinin başyapıtlarından biridir. Yalnız Kemal Tahir’in ‘yerlilik’ savını kim bilir ne kadar yanlış yorumlamış, özümseyememiş olmalıyım ki, Pastırma Yazı çıktıktan sonra, Doğan Hızlan’ın yönettiği “Yeni Edebiyat” dergisinde gayet biçimsiz bir konuşmam yayımlandı. (…)
—Dostlukların Son Günü bir bileşimi içeriyor. Yine asal olan bireyin dünyasına yönelik saptayımlar, gözlem ve izlenimlerin yansıtılmasıdır. Ama bir açılım gözleniyor: bireyselle toplumsalın iç içe anlatımı…. Giderek öyküye bir işlev üstlüyorsunuz! Ne dersiniz?
—Dostlukların Son Günü az buçuk sevdiğim kitabımdır. Artık orada kendi dünyama şöyle böyle ulaşıyor muşum gibi gelir. Bireyselle toplumsal bende o günden sonra iç içe sürdü. Yalnızlıklar, ama temelinde politik nedenlere bağlanabilecek yalnızlıklar. Çağdaş Avusturya edebiyatının seçkin yazarı Ingeborg Bachmann’ın ‘faşizm iki insan arasında başlar’ anlamındaki söylemi beni her zaman etkiliyor. Gerçi Dostlukların Son Günü’nde bunca uç noktaya yöneliş yoktur. Her şey ‘çocukluk dünyası’nın izdüşümleri çerçevesindedir. Ama toplumsal panoramaya açılma isteği söz konusudur. 12 Mart döneminin bireyde yarattığı tedirginlik satır aralarında sanırım duyumsanabilir.
(…)
—(…) bir öykünün tasarlanışı, kuruluşu nasıl başlar, sonra yazıya nasıl dönüşür, sizde?
—Öykü bende birdenbire billurlaşır. Birden sözcüklerini fısıldar. Bir hummaya yakalanmışçasına yazmaya otururum. İlle bir defada yazmaya çabalarım ‘kısa öykü’yü. Belki bu yüzden inanılmaz derecede yorucu geliyor öykü yazmak. Hemen hiçbir plan çıkarmam, tasarlamam, kurmam. Her şey o billurlaşma nöbeti içine sığsın isterim… İşte Sait Faik etkisi! Zaten onun bulanıklık içindeki son öykülerine oldum bittim âşığımdır.
—Bir Denizin Eteklerinde, Son Yaz Akşamı öykücülüğünüzde yoğunlaşma, ustalaşma dönemi ürünlerini getiriyor. Bir dönüşme söz konusu: Hem üslûpta, hem izleklerde! Ne dersiniz?
—Bir Denizin Eteklerinde galiba en sevdiğim çalışmalarımdan biri. İnsan kendi kitaplarını her zaman sevemiyor. Bazen onları açıp yeniden okumak bir kâbus olabilir. Oysa Bir Denizin Eteklerinde öyle değil. Orada yazmaktan mutluluk duyduğum öyküler var. Bence o, benim gençlik sonu hikâyelerimdir. Orada tutturmaya çalıştığım çizgiye, kim bilir, günün birinde tekrar dönmek isteyebilirim. Son Yaz Akşamı, ilk ‘uzunöykü’mü içeriyor. Kitaba adını veren bu uzunöyküyü yıllar önce, mayıs ve haziran günleri, hele sabah, derin bir mutluluk… haz duyarak yazmıştım. Şişli’de bir çatı katına yeni taşınmıştım o sıralar. (…) Ve o uzunöykü de bir bakıma ‘veda ediş’, ‘ayrılık’ öyküsüydü. (…)
—Toplumda sürekli tedirgin olan, yalnız, yer yer sıradışı, hüzünlü, sevgi arayışında, sevgisizliği ve benliğinde çatışmaları yaşayan insan’ı yazdınız. İnsan ilişkilerinin içselleşen yanları öykülerinizin belirgin izleklerini oluşturdu. “…Bireysellikten hiçbir zaman ürkmedim”, diyorsunuz. Evet, bu çizginin sizi ulaştırdığı noktalar üzerinde duralım.
—Bireysellikten korkmadım. Dahası bireyselliğin gerekliliğine inandım. Özellikle Cehennem Kraliçesi’ni yayımlandığı yıllarda, yazarlığıma yönelik hayli iğneleyici -ama bence gülünç- yazılar yazıldı; küçük burjuva yazarı olduğum, ‘gerici bir edebiyatın’ izini sürdüğüm söylendi. Bunları yazan arkadaşlar bugün nerdeler, ne düşünüyorlar, yaşamı nasıl algılıyorlar, bilmiyorum.
—Peki, öykü, bireyin görülemeyen / dile getirilemeyen dünyasına doğru bir açılımdır diyebilir miyiz?
—Çehov’dan, Kayherine Mansfield’den yola çıkarsak elbette öyle. Hikâyenin şiire çok yakın olduğu söylenir. Gerçi ben romanın, denemenin de ve tiyatronun da hep şiirin ölçütlerine güvenmesini dilerim. Ama hikâye hakikaten şiire kardeştir. Şimdi aklıma Sait Faik’in “Projektörcü” hikâyesi geliyor. Bir şey anlatılmaz. Bir şey anlatılmaz gibidir. Ama her şey anlatılmış, duyumsanmış, duyumsatılmıştır. Dile getirilmeyen dile getirilmiştir. Gelgelelim bu tarz öyküler günümüz okurlarına eskisi kadar ses yöneltmiyor. (…)
—Burada üslupçu yanınıza gelmek istiyorum. Bu zamanla oluşuyor diyebilir miyiz?
—Üslupçu denebilecek bir özelliğim varsa, dediğiniz gibi, yıllara, zamana, okumalara borçluyum. Benim çok sevdiğim Ziya Osman Saba’nın, Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Tanpınar’ın handiyse ezbere bildiğim satırları bilmem bu üslupta ne etkiler bırakmıştır… Nahit Sırrı’yı, hatta Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unu, bambaşka bir düzlemde Halikarnas Balıkçısı’nı, kim bilir daha kimleri saymam gerek. Sonra usta işi çevirileri de unutmamalıyım. Öyle sanıyorum ki, üslup önünde sonunda bir ‘okumalar sentezi’dir. Birçok okumadan sonra ‘kişisel’e belki ulaşılabiliyor.

(…)
—Öykünün bizdeki kaynaklarına dönelim. Burada sizi ne, ne ölçüde ilgilendirdi, etkiledi?
—Bugün dönüp baktığımda, en eski kaynaklardan bir şeyler edinmeyi isteyip başaramamış olduğumu söyleyebilirim. Bir dönemdi: Yerlilik, meddah hikâyesi, Karagöz, şu bu, bunlar sık konuşulurdu. O havanın içinde ben de bir şeyler ileri sürmüş olabilirim. Bugünse Türk hikâyesinin bir koldan Ahmet Mithat Efendi – Hüseyin Rahmi Gürpınar, bir koldan da Sezai –Halid Ziya Uşaklıgil’le kaynak oluşturduğunu düşünüyorum. Bu kaynaklar beni dün de ilgilendirdi, bugün de ilgilendiriyor. Sezai-Halid Ziya çizgisinden sanırım daha fazla etkilendim. Ama hemen ekleyeyim, Hüseyin Rahmi’den çok şey öğrendim. Belki hikâyeci Hüseyin Rahmi’den değil, ama romancı Hüseyin Rahmi’den…
—Yeni öykümüzün “yüzde yüz yerli” olması düşüncenize gelmek istiyorum. Önce “yerlilik” üzerinde duralım.
—Şimdi geçenlerde, Tezer Özlü’ye Armağan kitabında Fatih Özgüven’in bir yazısını okudum. Fatih Özgüven ‘yerli’, ‘yerlilik’ demiyor da, ‘buralı’, ‘buralılık’ diyor ve hem Tezer Özlü’nün, hem de Bilge Karasu’nun ne kadar ‘buralı’ olduklarını söylüyor. Çok hoşuma gitti bu yazı. Işık tuttu bana. Bu “yüzde yüz yerli”lik savını nerelerde ileri sürdüysem herhalde yine bilgiçlikler taslıyordum. Ne var ki, şunu hâlâ ileri sürmek isterim: Bilge Karasu ‘kendi’dir ve ‘edebiyatımızın’ yazarıdır. Buralıdır, öykünmeci değildir, moda uzantısı asla değildir. Sevim Burak ‘modern’dir, alabildiğine ‘yerli’dir. Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ı özgün bir hikâyeciyi yansıtır. Sevim Burak bir yandan da, yaşadığı toplumun yansımasıdır. Yerlilikten bunu anlamaya çalışıyorum galiba.
—Yerellik, yöresellik üzerine neler söyleyeceksiniz?
—Evet, yerellik, yöresellik… Hikâyede, tiyatroda, romanda köylü ağzının taklit edilmesi tüylerimi diken diken ediyor. Ama yerellik, yöresellik herhalde bu değil. Fakat demin söylediklerimi de geri alıyorum ve yazarı özgür bırakalım diyorum: İsteyen yerel kalsın, isteyen bütünüyle ‘uçup’ gitsin, yeter ki ‘güzelliği’ okuyalım. Sevim Burak’ı çok severek okudum, Kemal Bilbaşarı’ı da… (…) (Feridun Andaç’ın Selim İleri ile konuşmasından, Adam Öykü-10, Mayıs-Haziran 1997)  kaynak:http://www.yazimhane.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=915

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: