SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Sırça Fanus – Sylvia Plath

Posted by savaska Şubat 21, 2009

sirca-fanus-sylvia-plath

Sırça Fanus – Sylvia Plath

Can Yay. 5. baskı, Mayıs 2008, 250 sayfa

Çev.: Handan Saraç

 

     CESARE PAVASE

Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor.
Öyle ustaca ki insana gerçeklik duygusu veriyor.
Bu konuda iddalıyım sanırım

    Sylvia Plath  (Çeviren : Cevat Çapan)

 

      “Garip, boğucu bir yazdı. Rosenberg’leri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz. Ve ben New York’ta ne aradığımı bilmiyordum.” Roman bu cümlelerle başlıyor. Anlatıcı-kahraman Esther Greenwood, bir üniversite öğrencisidir. “

Sırça Fanus Sylvia Plath (Satın Al)


On dokuz yıl boyunca adı sanı duyulmamış bir kasabada yaşayan bir genç kız, bir dergi parası bile alamayacak kadar yoksulken üniversiteye bir burs kazanıyor ve bir ödül, bir ödül derken, sonunda New York’u, özel arabasıymışçasına rahat rahat idare ederken buluyor kendini.”  Sadece kadınların kalabildiği  Amazon Oteli’nde 12 kız kalmaktadırlar. Doreen, kuralsız, genel ahlak değerlerinin dışında yaşamayı yeğleyen bir kızken; Betsy, kurallara uyan, iyi aile kızı rolündedir. Esther, hangisinin yanında yer alacağı konusunda bocalar. Doreen’le gittiği bir akşam, kendisi için hiç de iyi sonuçlanmaz. Elly takma adını kullandığı gecede bolca içmiş, Doreen ve Lenny’nin durumları onun midesini bulandırmıştır.

     Üniversiteli bir kızın arayışları, bunalımları, çıkmazları, yaşama uğraşı, intihar girişimi ve psikolojik tedavi görmesini öyküleyen Sırça Fanus, otobiyografik bir romandır.

     Kahraman da Sylvia gibi 9 yaşında babasını kaybeder ve onunda bir erkek kardeşi vardır(s.36), annesi de “baba(sı) öldüğünden beri onları(bizi) geçindirmek için steno ve daktilo dersleri vermektedir”(s.42) Sylvia Plat’ın da, Esther gibi intihar girişimleri olmuştur. Roman sonunda Esther intihar etmez, tedavi olur,  ancak Esther’in sonu da yaratıcısının sonundan  farklı olmayacaktır. Şu cümleler kaçınılmaz sonun habercisidirler sanki: “Bir gün, bir yerde –okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?”(s.228) “Buradan ayrılırken, önümde uzanan her şey hakkında güvenli ve bilgili olacağımı ummuştum. Ne de olsa ‘analiz’ edilmiştim. Oysa soru işaretlerinden başka bir şey göremiyordum.”(s.231)

 

      Romanın ilk satırlarından itibaren bir sıkıntı, bir ölüm kokusu yayılır. “İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum.” der kahraman, Rosenberg’lerin idamı hakkında.

 

     Tıp öğrenimi gören Buddy Willard ile evlenip, çoluk çocuğa karışma düşüncesine katlanamaz Esther, çünkü kendinden vazgeçme ve her kadın gibi olmaktır bu, kendini gerçekleştirememe korkusu.

 

      Erkeklerle olan ilişkisi sorunludur, Esther’in. “Ne var ki ben erkeklere herhangi bir biçimde hizmet etme fikrinden nefret ediyordum.”(76) Frankie, Buddy, Constantin, Marco, Irwin(sadece kızlık zarından kurtulmak için bir araç olarak kullanır, Irwin’i)

 

      Esther’e göre evlilik “kasvetli bri yaşam”dır;  bir erkek için kadının, evlilik işlemlerinden sonra bir “mutfak paspası”ndan farkı kalmayaktır.(84) Buddy de çocukları olduktan sonra Esther’in “şiir yazmak istemeyeceğini” düşünmektedir.

 

      Kendini sırça bir fanusun içinde hisseden kahraman, fanusu kırıp çıkmak ister, ancak bu ölümle olacaktır ve Esther ölüm denemelerine başlar:

“O sabah bir başlangıç yapmıştım.

 Kendimi banyoya kilitledikten sonra küveti ılık suyla doldurup, bir jilet çıkarmıştım ortaya.”(s.142) İlk deneme başarısızdır, fazla düşünmüş, fazla oyalanmış, ürkmüştür; annesinin her an gelebileceğini düşünür, kesiği bir bantla kapatır.

 

“Düş kırıklığına uğramıştım. Tam erkelere göreydi bunu tabancayla yapmak.”(s.150) İntiharının öyle gürültülü olmasını istemez, bunu erkeksi bulur; erkek egemen bir dünyada, ahlak kurallarının erkeklerce şekillendirildiği “sırça fanus”un dışında yaşayamamaktadır. Jody, Mark ve Cal’i sahilde bırakır ve denize koşar, Martin Eden’i okumuş mudur acaba.

“Geriye dönmeye gücüm kalmayana kadar açılmayı düşünüyordum.”(s.151)

Başka bir gün, annesi işe gider gitmez: “O sabah kendimi asmaya kalkışmıştım.”(152). Tavan alçaktır, ipin bir ucunu eliyle tuttuğu için acı dayanılmaz olunca gücü kesilmekte ve ipi bırakınca kendini asma işinde de başarısız olmaktadır. Der ki: “Bütün karar bana ait olsa bir an meselesiydi ölüm.”(152)

     Durumunun ne kadar kötü olduğunun bilincindedir, Esther. “Benim hastalığımın tedavisi yoktur.” der. Kitapçıdan kitaplar almış, durumunun en umutsuz vakalardan olduğunu görmüştür. Tedavi şarttır, ancak maddi olanakları düşününce de karamsarlığa düşer. Özel bir klinikte fazla kalamayacağını ve bir devlet hastanesine aktarılacağını düşünür. “Durumu ne denli umutsuzsa, o denli uzak köşelere gizlerler insanı.”(s.153)

      Ve sonunda “uzun bir yürüyüşe çıkıyorum” diye yazar, uyku hapı şişesini alır, bodruma iner, en karanlık köşeye gider.“Önce bir şey olmadı, ama şişenin dibine yaklaştıkça gözlerimin önünde kırmızılı mavili şimşekler çakmaya başladı.”(s.162) Gözlerini hastanede açar, bu sefer de başaramamıştır, ölmeyi bile. Kaçıklarla bir aradadır, tedavi edilecektir modern tıp tarafından. Yapay davranışlardan, kendine acınmasından nefret eder. “Nefret ettiğim bir şey daha varsa  o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup ‘İyiyim,’ demenizi beklemeleridir.”(s.169) Doktor Nolan’dır, doktoru, bir kadın, şaşırır buna Eshter. Joan da gelir hastaneye hasta olarak. İkisinin de Buddy ile ilişkisi olmuştur. Joan kendini astıktan sonra hastaneye gelen Buddy, “Sence bende kadınları çıldırtan bir şey mi var.” diye sorar trajikomik bir şekilde. Esther kahkahalarla güler buna. Bir erkek egosu….

Hastanedeyken,  iyileşme sürecinde, dışarıya çıkma izni sırasında “boynunda Demoklesin kılıcı gibi asılı duran” bekaretten de kurtulur.

 

SIRÇA FANUS, sıkışmış bireyin dünyası.

  Esther edebiyata tutkundur, birtakım sayısal derslere bile sırf bunun için katlanır. “Her şeyin sayılara ve harflere indirgenmesi beni çileden çıkarıyordu.” der. Bay Manzi’nin dersinde soneler yazar.  Kahramanı kendi olan bir roman yazmaya başlar(ve sonunda yazar, okuduğumuz romanı?), yazamamak, başarısız olma endişesi onu bunalıma iter.

 

     İntihar, neden?  Esther neden kendini öldürmek istemektedir? Yeni bir başlangıç, bir arınma? Yaşmak yormakta mıdır onu?  İlişkilerin yapaylığı içinde yaşama uğraşı anlamsızlaşmakta mıdır? 

    Romanın kadınsal, feminist yönü de dikkat çekici. Babasını küçük yaşta kaybeden Esther, erkeklerle ilişki kuramamaktadır. Bunun ödip kompleksiyle bir ilişkisi olabilir mi?  Annesi ile ilişkileri sağlıklı değildir. Ne Doreen, ne de Betsy gibi olmak ister o.  Erkeklerin dünyasında kadın olarak değil, insan olarak kabul görmek ister. Ancak şiir yazması, Buddy’nin umurunda değildir, okuduğu şiirleri ilgiyle dinlemez bile.

 

   “Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür.”(s.225)

“Belsize’da yaşayan bizleri, yakında döneceğim okuldaki briç oynayan, dedikodu yapan, ders çalışan kızlardan o kadar farklı kılan neydi acaba? O kızlar da bir tür sırça fanus içinde yaşamıyor muydu?”(s.225)

                                                                          Savaş Kayan

 …………………………………..

Sylvia Plath (d. 27 Ekim 1932 Boston – ö. 11 Şubat 1963 Londra), ABD‘li şair ve yazardır.

Trajik yaşamı ve intiharıyla tanınan Plath, aynı zamanda yarı otobiyografik bir roman olan ve depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı olarak bilinir. Anne Sexton ile birlikte, Plath gizdökümcü şiirin önemli isimlerinden biridir.

1932 yılında Alman bir baba ve ABD‘li bir anneden, Massachusetts‘te doğdu. Profesör olan babası 1940 yılında öldü. Plath ilk şiirini 8 yaşında yayımladı.

Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla boğuştu. 1950 yılında bursla girdiği Smith College‘deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bir akıl hastanesine yatırıldı. 1955‘te Smith College’den summa cum laude derece ile mezun oldu.

Kazandığı Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi‘ne giderek çalışmalarını burada sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity’de yayımladı. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes‘la tanıştı. Evliliklerinin ardından Boston‘da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra ise İngiltere’ye geri döndüler.

Plath ve Hughes, Londra‘da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton’a yerleştiler. Çiftin sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra’ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats‘e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 19621963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963‘te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

1963 yılında henüz 30 yaşındayken intihar eden Plath’ın hayatı, Oscarlı oyuncu Gwynet Paltrow’un ünlü şairi canlandırdığı “Sylvia” filmine de aktarıldı.

Plath’ın Türkçe’ye çevrilen eserleri arasında bulunan “Sırça Fanus” adlı romanı, birçok kişi tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirilir.

  • Şiirleri: The Colossus (1960)
  • Ariel (1965)
  • Crossing the Water (1971)
  • Winter Trees (1972)
  • The Collected Poems (1981)
  • Düzyazı: The Bell Jar (1963)
  • Letters Home (1975)
  • Johnny Panic and the Bible of Dreams (1977)
  • The Journals of Sylvia Plath (1982)
  • The Magic Mirror (1989)
  • The Unabridged Journals of Sylvia Plath

Türkçeye çevrilen eserleri

 

Reklamlar

2 Yanıt to “Sırça Fanus – Sylvia Plath”

  1. savaska said

    BAYAN LAZARUS
    İşte yine yaptım
    Her on yılda bir
    Böyle bir tane beceririm

    Bir tür ayaklı mucize, tenim
    Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak,
    Sağ ayağım

    Tüy kadar hafif
    Yüzüm ifadesiz, incecik
    Yahudi kumaşından.

    Çözün kundağı
    Ah, sevgili düşmanım.
    Korkutuyor muyum? –

    Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
    Acı nefesi
    Ertesi gün yok olacak.

    Yakında, çok yakında
    Vahim bir öldür gücü
    Evimde, etimde olacak

    Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
    Daha sadece otuzunda.
    Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

    Bu Üçüncü Sefer.
    Ne lüzumsuzluk
    On yılda bir imha.

    Bu ne çok iplik.
    Çekirdek yiyen kalabalık
    İtişir içeri görmek için

    Ellerimi ayaklarımı çözmelerini –
    Muhteşem soyunmalar.
    Baylar, bayanlar

    Bunlar ellerim benim,
    Bunlar dizlerim.
    Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

    Ben de onlardandım, tek tip kadın işte
    İlk seferinde on yaşındaydım.
    Kazaydı.

    İkinci seferinde istedim
    Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
    Üstüstüme kapaklandım.

    Tıpkı bir midye gibi.
    Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
    Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan
    Solucanları

    Ölmek
    Bir sanattır, herşey gibi.
    Özellikle iyi yaparım.

    Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
    Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
    Sanki gider gibi bir davete.

    Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
    Ölmek ve kımıldamamak
    Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

    Güneşli bir günde geri gel
    Aynı yere, aynı yüze, zalim
    Eğlenen çığrışlara:

    ‘Mucize!’
    İşte bu yere yıkar beni.
    Ama bir bedeli var.

    Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
    Kalbimi dinlemenin —-
    Hakikaten çalışıyor.

    Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
    Bir sözün, veya bir dokunuşun.
    Ya da biraz kanımı akıtmanın.

    Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
    Eee, Herr Doktor.
    Eee, Herr Düşman.

    Sizin eserinizim ben,
    Paha biçilmez,
    Altın topu bebeğinizim

    Bir çığlığa eriyen
    Dönüyorum ve yanıyorum.
    Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

    Kül, kül –
    Külü eşele bak.
    Etten kemikten eser yok—-

    Bir kalıp sabun
    Bir nişan yüzüğü
    Altın bir diş.

    Herr Tanrı, Herr Şeytan
    Savulun
    Savulun.

    Küllerin arasından
    Doğrulurum kızıl saçlarımla
    Ve çıtır çıtır adam yerim.

    Sylvia PLATH
    Çeviren : Enis AKIN

  2. […] Sırça Fanus – Sylvia Plath BeğenBu yazıyı beğenen ilk kişi sen ol. […]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: