SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Kör Baykuş – Sadık Hidayet

Posted by savaska Mart 1, 2009

kor-baykus-sadik-hidayet

 Kör Baykuş – Sadık Hidayet
YKY, Roman, 95 sayfa
Çev.: Behçet Necatigil

 ‘Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.’ Kör Baykuş bu cümleyle başlıyor. Anlatıcı-kahraman, yazma nedenini açıklıyor:”kendimi gölgeme tanıtma isteği.”(s.16) kalemdan olan kahraman başlıyor anlatmaya. Genç bir kızın servinin dibindeki ihtiyara akşam sefası verdiğini resmediyor hep. Amcası olduğunu sandığı bir kişi geliyor, ona ikram etmek için şarap şişesine uzandığında pencereden resmettiği ihtiyar ve kızı görüyor ve çok etkileniyor, ne kadar süre geçti bilinmez, odaya döndüğünde amcası(ihtiyar,kambur,yarık dudaklı)! yok oluyor. Gördüğü kızı unutamıyor, tekrar pencereden bakmak istediğinde duvarda bir pencere olmadığını görüyor. O günden sonra içtiği şarap ve afyon miktarını çoğaltır. Bir akşam eve döndüğünde kapıda bir çift 

Kör Baykuş Sadık Hidayet


gözle karşılaşır. Kadın odaya girer, evi bilir gibi. “İlk karşılaşmamız böyle olacak diye tasarlamıştım.”(s.23) Anlatılanlar bir delinin uydurmaları mıdır? Afyon ve şarap etkisiyle düşler mi görmektedir, kahraman. Kendinin de ifade ettiği gibi bunlar hep tasarı mıdır? Kız günlerdir ölü gibidir, ölmüştür sanki, gerçekten. Hangisi gerçek. “Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim..” Bir ölüye bu şekilde yaklaşma nasıl bir şehvet duygusudur, ki öyle biri varsa, ve ölüyse. Bir an ölmediğini düşünür kızın, ama ceset kokusu duyar. Romanın ilk cümlelerinden başlayan karamsar hava derinleşir. Ölünün çürümesi, kurtların onu yemesi vb. insanı ürperten cümleler… Kızın gözlerinin resmetmek ister, çalışır, sonunda yapar da. Ancak ölüyü yoketmesi gerekmektedir, onu parçalayıp bir bavula koyup, bir yere gömmeyi düşünür. Bir cinayet, gerilim filmi sahnesi. Aşk, şehvet ve gaddarlık… İnsanın karanlık dünyasına imgesel bir yaklaşım…

“Ben başka türlüsünü değil, ancak zehirlenmiş bir hayatı yaşayabilirdim.”(s.26)

“kemik saplı bıçak”la cesedi parçalayan, kahraman parçaları bir bavula doldurur, “ihtiyar, kambur bir arabacı” gelir, arabanın”tabut yerinndeki oyuğa” uzanır, adam aynı zamanda mezarcıdır da, “dere kenarında, servinin yanına kazar” mezarı, bavulu gömer ve mezar yerini düzleştirir, bilinmesin diye. İhtiyar, mezarı kazarken bir “testi” bulmuştur. “Yaşarken nasıl başkalarının uzağında kalmışsa, şimdi de diğer ölülerin uzağında kalması gerekiyordu.” diye düşünür ve yürür. Yolda “ihtiyar, kambur bir adam”la karşılaşır(hep aynı kişi ?), arabacıyla, arabacı onu evine bırakır, tetiyi de ona verir.  Paara almaya giden kahraman, döndüğünde ne arabadan ne de adamdan iz bulamaz, bir testi kalmıştır elinde. Testiyi siler, ve testideki resimde “o gözlerle” karşılaşır. Dün akşam yaptığı portredeki resimdeki gözlerin aynısıyla. “Testi bir ceset gibi göğsüme yükleniyordu.”  Bu cümle Hayam’ın şu rubaisini hatırlatır:
“Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp da
Bir sevgilinin bem beyaz eliydi”               Testideki resmi yapanla aynı dertleri çektiklerini düşünür. O eski ressam da, onun gibi, güzel bir çift gözün esiri mi olmuştu. Unutmak ister olanları, ama şöyle düşünür:”Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı.”(s.37)

“Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden bu devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum, bir iki tereddüttrn sonra lambayı yakınıma koydum ve yazmaya başladım şöylece: “(s.38) Ve başlar öykü, zaman ve mekan belirsizliğinde. Butimar kuşu gibi susmaz, anlatıcı, hayatını bir üzüm gibi sıkıp, şarabını gölgesine içirmek ister. “Butimar(bir kuş), deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına.(denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç.)(s.39) Burada “gölge” kimdir? Biz okuyucular mı; anlatılanlardan sarhoş olacak, ya da anlattıklrı kişiler mi birer gölge, anlatıcının tasarladığı, her biri kendinden parçalar taşıyan.
Tasvirler birbirine karışıyor, “yarık dudaklı” amca mı, anlatıcının bugünü mü? “nereye baksam çoğalmış gölgelerimi görüyorum”(s.40) Canlılar dünyasıyla bağını kopartan kahraman anılarını anlatmaya başlar. Dış dünyayla bağlantısı iki penceredir. Ki oradan da bir kasabı, bir de çömlekçi bir ihtiyarı görür. İç dünyasında ise sütannesi ve “kahpe” karısı.
Sütannesinen öğrenmiştir annesinin-babasının hikayesini, onları hiç görmemiştir, annesi bir rakkasedir.Sütannesinin kızıyla(şahcan) evlenmek zorunda kalır, ancak mutsuzluk yakasını bırakmayacaktır. Kadın onu odasına sokmayacaktır hiç, başkalarıyla düşüp kalkacaktır, duyduklarının birer dedikodu olduğunu düşünür bazen. “kemik saplı bıçak” burada da karşımıza çıkar, anlatıcı bir gece karısını öldürür.
Sokaktan sarhoş polisler geçer, romanda. Bir şarkı söylerler…. Yakalnma korkusu mu, bir figür mü sadece.
Karısını kesme düşüncesi. Kasabı düşünür, kasabın koyu niyetine karısını kestiğini, ilk teşebüsü odadaki bir öksürük sesiyle yarıda kalır.

“Acaba bir baştan bir başa hayat, gülünç bir kıssa, inanılmaz ve ahmakça bir masal değil midir? Acaba ben kendi masalımı yazmıyor muyum? Fakat masal, her anlatanın, miras aldığı ruh durumunun sınırları içinde, tasarlayıp da eremediği dilekler için bir çözüm, bri kaçış yolu ancak.”(s.51)

“Bİrkaç gün önce bana bir dua kitabı getirdi, üzeri bir karış tozla kaplı. Ama ne bu kitap, ne de o aşağılık adamların elinden kafasından çıkmış başka kitaplar, yazılar, düşünceler giderdi derdimi..”(s.62)

“Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır;…”(s.63)

“Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır.”(s.69)

“Kuran okuyan ihtiyarın, kasabın, karımın maskelerini kendi yüzümde görüyordum. Sanki benim maskemin birer yansımasıydılar.”(s.77)

“Gölgem çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben de bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet başkuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünür. Duvardaki gölgem tıpkı bir baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu.”(s.82)
Kör Baykuş: geceleri görünmez mi baykuş ve kör ise gecenin karanlığında ne yapar, ancak afyon çekip, gözlerinde gölgeler görmez mi?
Anlatının sonunda testiyi bulamaz anlatıcı, kambur bir ihiyarı görür gibi olur, ancak kaybolur sislerin içinde. Döner kendine bakar:” Üsütm başım yırtılmıştı, tepeden ayağa kana belenmiştim, çevremde iki mayıs böceği dolanıyordu, ve küçük beyaz kurtçuklar, kıvıkl kıvıl tenimde -ve bir ölünün ağırlığı, eziyordu göğsümü.”(s.85)
Yoğun, karanlık bir anlatı. Kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl sorularının karşılığı: Afyon ve şarap içen bir anlatıcı, uçan, uçarken anlatan.KÖR bir BAYKUŞ…. İntiharın “kör baykuşu”una saygıyla…

Savaş KAYAN
…………………………………………………………………….

….

SADIK HİDAYET : (17 Şubat 1903 Tahran9 Nisan 1951 Paris), Modern İran Edebiyatı‘nın önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı.

17 Şubat 1903 tarihinde Tahran‘da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi’nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa‘ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika‘da geçirdiği dört yılın ardından İran‘a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı.

Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka‘nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihi dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet, İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir.

Sonraki yıllarda, zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle, İran’ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun suistimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine, özellikle de çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet, son eseri Kafka’nın Mesajı‘nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder.

Sadık Hidayet’in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay‘da yayımlanan Kör Baykuş‘tur.

Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet, resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa’emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir.

Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: “Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu.”

Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür

Sadık Hidayet’in eserleri günümüzde Avrupa’daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa’daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı’nda yasaklanmıştır.

Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet’in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran’da yasaklı durumdadır.

ESERLERİ:

  • Öykü
    • Diri Gömülen (Zindeh be-gur) 1930
    • Moğol Gölgesi (Sayeh-ye Moghol) 1931
    • Üç Damla Kan (Seh qatreh khun) 1932
    • Alacakaranlık (Sayeh Rushan ), Aleviye Hanım (Alaviyeh Khanum), Bay Hav Hav (Vagh Vagh Sahab) 1933
    • Kör Baykuş (Bûf-i kûr) 1937
    • Aylak Köpek (Sag-e Velgard) 1942
    • Hacı Ağa (Haji Aqa) 1945
  • Oyun
    • Sâsân Kızı Pervin (Parvin dokhtar-e Sasan) 1930
    • Mâzyâr (Maziyar) 1933
  • Seyahatname
    • Isfahan: Cihan’ın Yarısı (Esfahan nesf-e Jahan) 1931
    • Islak Yol Üzerinde (yayınlanmamış) (Ru-ye Jadeh-ye Namnak) 1935
  • İnceleme-Araştırma
    • Hayyam’ın Terâneleri (Rubaiyat-e Hakim Omar-el Khayyam) 1923
    • İnsan ve Hayvan (Ensan va Hayvan) 1924
    • Ölüm (Marg) 1927
    • Vejetaryenliğin Yararları (Favayed-e Giyahkhari) 1957
    • Kafka’nın Mesajı 1948 (Taranehha-ye Khayyam)

KAYNAK: http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%A2d%C4%B1k_Hid%C3%A2yet

Hidayet`in resim çalışmaları (diğer rsimler için tıklayınız.)

1-SH 8-SH

 

12-SH

13-SH

 

 

 

…..

KÖR BAYKUŞ .. Sadık Hidayet /Arzu Ayan

‘Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.’

Aradım derdimin dermanı yoktur, diyenlerle aynı serzeniş değil mi Hidayet’in ki? İlk sayfada başlar, yalnızlık/ dert/ çare/ zehir/ hayat/ korku/ ölüm/ inanç/ ruh/ metafizik/ yarın/ acı/ uyuşmak isteği….
Aklında kalanları yazmaya başlar, kendi için gölgesi için yazar. Hatırladığı şeyler hem uzaktır, hem yakın/ KARMAŞA/ Modern insanın dramı, hüzün , dağılmışlık, yalnızlıkta kalmama çabası.
Vazgeçebilir miyim tamamen diye sorar? Gerçekten tamamen vazgeçmek mümkün müdür? Yitirdiklerine üzülmemek / geçmek / terk etmek mümkün müdür?
Hasta olmak
Yolunu kaybetmek
Bütünün parçası olmak
Nihayetinde hep olmak/ aynı zamanda hiç olmak / kendini bütün ruhuyla unutmanın uykusuna bırakmak ister/ Mümkün müdür? İnsan unutmanın uykusuna yatabilir mi? Unutmak sürekli olabilir mi? Azar azar uykunun ötesine , mutlak hiçliğe gömülebilir mi?Erimek gitmek, silinmek dileğine havagazıyla ulaşılabilir mi?
Butimar kuşunun ‘’susmak’ bahsiyle verildiği yer ‘’ Kör Baykuş’’ un bence en can alıcı noktası.’’Dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur’’
Butimar, susar, denizin kuruyacağını düşünür ve bu tasayla suya yaklaşmaz.
İnsanı daha insan yapan bu tasalarla yapılanlar mıdır, sahiden?’’Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden’’ derken umudunu tüketirken, yoldaşı yazmak,yazmak ihtiyacı değil midir? Neden yazıyoruz diye soruyorlar. Cevabı burada saklı: Hayat elimizden çıksın gitsin diye.

‘’NE mal darem ki divan behored/
NE din darem ki şeytan behored/ ‘’

Herkes bir mecaz söylemeye gelir, diyorlar ya; hayat bir kıssa, baştan başa bir hikaye ve geçmiş gelecek, ay- yıl denildiği gibi hepsi aynı şey . Zaman , zamansız zaman.öyleyse romanın başından sonuna anlatılan şey bu dünyada tüm arayışlara rağmen mutluluğu bulmanın imkansızlığı değil mi?
Ömür bir mum gibi azar azar eriyen mi/ ocaktan düşen birden kömürleşmiş odun parçası mı? Aslında ömür dediğimiz şeyi yaşarken ne kadar farkındayız? Dış dünya ile iç dünyamız arasındaki uçurum ne zaman oluşmaya başladı? İç dünyamıza kaçarken/ dış dünyadan bunca uzaklaşırken kendimizi bulabiliyor muyuz?
‘’bir baştan bir başa hayat gülünç bir kıssa, inanılmaz ve ahmakça bir masal mı, diye soruyor yazar/ Yaşanan da yazılan da kendi maslımız mı? Şafak sökerken hayat dünyanın sınırlarından ötelere çekilir mi? Hayat çekilince , dağılan,kaderimiz, kederimiz, kendimiz mi?Diri diri dağılmak nasıl bişey? İçimizdeki uzaklara gitmek isteği kaçmak/ kaderi değiştirmek isteğiyle ne kadar özdeş/
Kendinden kaçmak mümkün müdür?
Ya da kaderini değiştirmek
Uzaklara gidince /kaçılır ve kader değişir mi?
HER ŞEY BOŞ VE GEÇİCİDİR

Ve her şey / herkes yalandır
‘’Yalnız ölüm yalan söylemez’’
Ölüm gelince insan ne hisseder?
Sahi /açık kapıdan çıkıp giden on altı yaşındaki öğrencim/ avucuna doldurduğu kalp ilaçlarını içerken/ kapıdan çıkma/ gitme/ özgürlüğünü kullanırken son ne düşündü/ ve ölüm meleği onun gencecik bedenine ne fısıldadı? Tüm düşler dayanıksız değil midir?Zaten bir avuç kor gibi/ kül gibi/ bir üflemeyle dağılmaya hazır değil mi?
‘’Yalnız ölüm kurtarır bizi, bütün aldanışlardan, bir ölüm kurtarabilir, ama ancak şu ölüm: Bizi hiçlik ülkesine , boşluklara gömecek olan ölüm’’
Küçük örümcek artık salgı salamaz olur son hikaye taslağındaki gibi,
Kendi isteğiyle acılarına son veren Hidayet, bu küçük örümcek gibi ağ yapamayınca/ ümitsizliğe kapılınca/kurtuluş yolunu kaybeder ve gerçek hayatta nasıl ölümü seçtiyse romanda / ölümün/ sürekli birbirine dönüşen / ölen/ ölüm ağırlığında göğsü ezilen kahramanla biter
ÖLÜM BİR SON MUDUR? BAŞLANGIÇ MI?
Sorusu kalır dimağımızda,ölüm bir son mu, başlangıç mı? (kaynak: http://sadiky.blogspot.com/2007/05/kr-bayku-sadk-hidayet.html)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: