SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Güzel Boşluk – Enis Akın

Posted by savaska Mart 16, 2009

guzel-bosluk-enis-akinGüzel Boşluk – Enis Akın
Yasakmeyve yay. 2008, 62 sayfa, şiir

“gazı kapatıyorum ve başlıyorum (dirseğimi dayayıp boşluğa)

konuşmaya, ey insanlık, diyorum isyancılara katılmaktan geliyorum ”

Bir insanın utançları, endişeleri, konuşurken yaptığı hatalar, korkuları, sıkılmaları, vb. neden bir yaşam öyküsü olarak düşünülmesin: “Sahnelerin arkasında yaşanan” bir yaşam. “Puşt Ahali”den sonra “Kekeme Büyük Türk Şiiri” ve “Plastik Türk Şiiri” ile bildik, keşfedilmiş, hakkında ustalaşılmış bir alan olarak şiirin yüksekteki duruşundan sıkılan ve bunu bozmayı deneyen şairin son çalışması, Güzel Boşluk.  Artık hepimiz anladık, sessizliğin en güzel susarak anlatıldığını. Birbirimize boş mektuplar

Bu kitabı paylaş

 gönderip duruyoruz. Boş sayfaya varmak için de karalamalarla dolu bir yolculuk gerekli. Yazmaktan yer kalmamış bir kâğıt üzerine ancak bir silgiyle bir iz bırakılabilir. Boşluk güzel olabilir mi? Olabilir, olabilir… tanıtım yazısından

…………………..

silinmiş metinler, boş sayfalar, harfler, lekeler, “harfin bilinçaltındaki lekesi”.  Kesilip yapıştırılmış izlenimi veren metinler. çizgi roman sayfaları, ilanlar, ünsüz harflerden oluşturulmuş bir metin… Alışılmışın dışında bir şiir, özellikle şiiri ders kitaplarından başka yerde görmeyenler için hayli saçma…

“Annemi makyaj ile kapatabilir miyim?”(s.47)

“ölüm

herkesin ardından ağlar”(s.49)

ENİS AKIN: 1964 yılında İstanbul’da doğdu. İngiliz Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mühendislik okudu. Şiir kitapları: Hiç Ama Birini(19889), Öyleyse Ayrıallım(1995), Puşt Ahali(2002), Öpünce Geçmez(2003), Çok sevmek(2006). 90’lı yıllarda “Beyaz manto” adlı fanzini yayımlayan şairin Sylvia Plath üzerine inceleme ve şiir çevirilerinden oluşan yapıtı “Tanrıyla Bir Daha Hiç Konuşmayacağım” adını taşıyor. (Güzel Boşluk kitabından)

ENİS AKIN (1964-….)

İstanbul’da doğdu. Nışantaşı Anadolu Lisesi’nden 1983’de, İTÜ Bilgisayar Bölümünden 1989’da, Swinburne İnstitute of Technology’den 1996’da mezun oldu. Öğrencilik yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde şiir dinletileri ve fotoğraf sergileri düzenledi.
“Beyaz Manto” isimli fanzini yayınlamaya 1990’larda başladı. 1992-1996 yılları arasında Avustralya’da yaşadı. Şiirleri edebiyat dostları, beyaz manto , Edebiyat ve Eleştiri, Öküz, Araf, Defter, Öteki siz, Adam Sanat, İmece, Kitap-lık gibi dergilerde yayınlandı. (http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/sair_hayat/289)

……………

ENİS AKIN “SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK” / KİTAP-LIK DERGİSİ-SÖYLEŞİ

YASAKMEYVE’YE DAİR » ENİS AKIN “SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK” / KİTAP-LIK DERGİSİ-SÖYLEŞİ

ENİS AKIN “SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK”

Gamze Gürses

Gamze Gürses’in, Komşu Yayınları’ndan kitabı çıkan Enis Akın’la yaptığı bu söyleşi, Eylül-2008’de, Kitap-lık dergisinin 119. sayısında yayımlanmıştır.

Yazılı belgelerle, metinlerden eksiltmeler, dönüştürmelerle, çizgi roman sayfaları, fotoğraflar gibi görsel malzemelerle, şiirlerle kurduğunuz Güzel Boşluk bir bütünleme mi, yoksa dağınıklığın bir görüntüsünü yakalama çabası mı? Kitabın sonunda yer alan “son artı bir” adlı metinde ‘gövdesiz şiir’, ‘tek bir söz olarak bir şiir kitabı’ derken ne demek istiyorsunuz?

Bir insan hayatını bütünlük uğruna feda edebilir, bunun dışında kalabilecek kimse olduğunu zannetmiyorum. İngilizce’de ‘integrity’, Türkçe’ye belki matematikte ‘entegral’ olarak çevrilebilen bütünlük mitine karşı duracak değilim, bu, varoluşsal bir şey. Ama bazen, kopan bir tespihin taneleri gibi, bunu bir dağınıklıkla da yapmak mümkün olabilir şiir içinde. Hayatta kalmak için şair, elbette öncelikle şiir içinde bir savaş vermeli, ama bu savaşta kazanıp kazanmaması önemli değil, zaten kazananın olmadığı bir savaş vermeli. Cemal Süreya, Turgut Uyar’a “İkinci Yeni’nin gövdesi” demiştir. Şimdi, Cemal Süreya, çok önemli bir şairdir, ama şiirdeki yerini Turgut Uyar’a sanırım ağlaya ağlaya vermiştir ya da diğer bir deyişle Turgut Uyar bunu hak etmek için çok fazla şey feda etmiş, çok dışarıda kalmış olan birisidir. Bilinçli bir yok sayma politikasının sonucu olarak Turgut Uyar uzun süre yeraltında kaldığı, bugünlerde de zamansız keşfedildiği için, eleştirisi de (Halkın Dostları’ndaki küfrü bir yana ayırırsak) ister istemez zamansız olacak. Bütün İkinci Yeni şairleri entegral-bütünlük duygusunu çok önemsediler, Ece Ayhan dahil. Bunu biraz etraflarında olup biten sosyal uyanışa, biraz TC’den devraldıkları babasızlık mirasına borçlular (yalnız başına ayakta kalmak için çok güçlü iç-benlikler kurmaları gerekiyordu). Ama Cemal Süreya’nın ‘gövde’ metaforunun içerdiği bu değildi, yani Turgut Uyar’ın ‘ahlaklı duruşunu’ kastetmiyordu, şiirsel bir şeyden söz ediyordu; inşadan, yol açmaktan söz ediyordu. Bu ikisini çok fazla birbiriyle karıştırırsanız, ateist Turgut Uyar’ı dindar birisi olarak bile görebilirsiniz. Konu bu değil, konu Turgut Uyar’ın şiirinin bir merkezi olması, belirsiz bildirisinin sürekli bir aciliyete çağırıyor olması, bir merkezkaç etrafında bir şeyi ifade etmeye bir yaklaşıp, tam ifade edecekken uzaklaşması. Birileri bu bütünlüğü, bu tutarlılığı aşmak istese, bu belki sessiz bir şiirle olabilir, tenha bir şiirle, belki düzyazı şiirle veya baştan sona görsel bir şiirle aşmayı deneyebilir. Ben böyle bir şiir önermiyorum. Dolayısıyla ben gövdesi olmayan, yani giriş-gelişme-sonuç gibi bir olgunluğa evrilmeyen, birçok uvertürden birçok finale ulaşırken mola vermeyen bir metin olsun dedim. Elinizdeki metin bu anlamda gövdesizdir, kabuklar vardır, soğan gibi açarsınız, açarsınız, bir merkez yoktur, bir çekirdek yoktur, gerçek anlamda boştur bu yüzden, ya da ben öyle olmasına çalıştım. Ama elbette yine bu sefer elinizde merkezsiz bir merkezle kalırsınız, belki de gerçek bir merkezin olması gerektiği gibi. Sonuç olarak merkezden kaçış yok.

Güzel Boşluk’un daha önce yayımlanan Hiç Ama Birini, Öyleyse Ayrılalım, Puşt Ahali, Öpünce Geçmez, Çok Sevmek adlı şiir kitaplarınızla nasıl bir bağı var; hangi süreçte kaleme alındı?

İlk yazı ve şiirim Edebiyat Dostları dergisinde yayımlandı. İlk üç kitabım amatör dergilerin yayınları arasından çıktı, yani dergicilik geleneğinden yetiştiğimi söyleyebiliriz. Hiç Ama Birini isimli ilk kitabım Edebiyat Dostları’nın yayımladığı toplam iki kitaptan biriydi, Öyleyse Ayrılalım ise Edebiyat Eleştiri’nin tek kitabı. Bu kadar az sayıda yayımlanan kitaptan biri sizinkiyse, bu, bu dergiye yazan insanların önerdiği şiir bu demektir. Sonra Om Yayınları ve Avesta Yayınları gibi, ikisi de farklı yerlerde duran yayınevlerinden çıktı kitaplarım. İlk defa sadece şiir yayımlamakla tanınan bir yayınevinden bir kitabım oluyor, bu biraz da ilk sorunuzda altını çizdiğiniz bu kitabın özel niteliğiyle ilgili. Tarih olarak Öpünce Geçmez’den sonra başladı, coğrafya olarak tek başıma yurtdışında… Bir insan şehirli de olsa, yurtdışında, köyden ilk kez gelip şehri görmüş köylünün yaşadığı şaşkınlığı yaşayabilir, yani herkes konuşuyor o hiçbir şey anlamıyor, sürekli bir şeyler oluyor ama kendini ilgilendiren bir şey yok ya da çok az, bir sürü doluluktan bir araya gelmiş bir boşluk var, konuşacak kimsesi yok, alışkanlıklar, tanıdıklar yok vb. Kitap böyle bir ortamda başladı, beş yıl civarında ortalamanın çok üzerinde süren bir süreçte ortaya çıktı, ilk versiyonlarından birkaç sayfa kitapta yer alıyor, ama bu arada yüzlerce sayfa girdi ve çıktı. Her sayfanın arkasında oldukça uzun bir geçmiş var.

Bu kitabınızda da dille, sözcüklerle, harflerle oynamaya devam ediyorsunuz. Hatta “Fikir Nasıl Bulunur” adlı metnin her kelimesini telaffuz açısından benzerleriyle değiştirerek yabancı dille yeniden yazmışsınız. Harflerin ve dolayısıyla onlardan oluşan sözcüklerin sadece görsel olduklarını, önemli olanın bizim onlardan çıkardığımız anlamlar olduğunu mu vurgulamak istiyorsunuz?

İlginç bir yaklaşım ama hayır. Şiirin tarihi, bir açıdan bakınca şiirin alanının daralmasının tarihidir denebilir. Medyanın ve üretici sistemin olmazsa olmaz koşulu tüketimin sürekli artmasının sorunlu kıldığı satış ve pazarlama faaliyetlerinin, şiire sürekli saldırdığını, bir tahta kurdu gibi içeriden kemirdiğini görmek hiç de zor değil. Bu tür bir fikirsizliğin belki de en yoğun ve saf haliyle gerçekleştiği yer de kitap reklamları. Kapitalizmin bu anlamda en iyi üniversitelerden mezun olan, en yaratıcı zihinleri (ve bu arada şairleri) pazarlama sektöründe istihdam etmesinin bir rastlantı olmadığını düşünüyorum. Bir kitap reklamından bir alıntı olan “Fikir Nasıl Bulunur”, “Fakir Nasal Ballooner”a dönüşürken bir biçimde tüketim pazarını genişletmekle görevli, ama bu görevi yerine getirmekte zorlanan satış ve pazarlama yaklaşımlarını şiirden def etmek gerektiği yönünde bir anlayışın altını çizme çabası. Bir yandan son derece fikirsiz bir çalışma: “Fikir bulunmaz” diye de bakılabilir. Sadece bir kelime işlem editörünün bir spell checker özelliğinin (Türkçesi “yazı tipi hatalarını düzelt” olmuş) sonucunda burnundan sümük balon çıkarmasıyla meşhur Hint fakiri gibi bir imgeye varılabiliyorsa (Dada’nın da gösterdiği gibi) “yaratıcılık” dediğimiz hadisenin de içi boş demektir.

Dille, sözcüklerle oynadığımı çok söylüyorlar, ben bilmiyorum. Belki bunlar dilin gömleğini yırtma çabası, genişletilme çabası olarak da görülebilir. Mevcut kelime dağarı ifade etmek istediğinizi ifade etmeye yetmiyorsa, anlatmayı başka yollarla denersiniz. Konuşurken bazen bir kelime bulamadığınız için uzun suskunluklar olur. İşte o uzun suskunluklarda beyin ne yapıp ediyorsa, şiir yazarken de onu yapıyor. Ben dille oynamak konusunda açıkçası özgür olduğumu düşünmüyorum, bu yazacaklarımı ancak böyle yazabilirim. Oyun kelimesi deyince, bir tercih yapılmış gibi oluyor, yani oynamayabilirdi ama oynuyor, adamın karnı ağrıyıp iki büklüm olmuşsa kimse buna bir tercih olarak bakmaz. “Adam yerde iki büklüm yatmayı tercih ediyor” demez kimse, sizin oyun olarak adlandırdığınız yerlerin arkasına iyice bakılırsa bunların keyfe keder yapılmadığı, belirsiz de olsa bir dertle kaleme alındıkları kolayca görülebilir.

Birkaç yerde Lacan’a gönderme yapıyorsunuz. Lacan’ın dil anlayışının şiirinize ne gibi etkileri oldu?

2000 yılında Defter Dergisinde, Bir Erdem Olarak Kekeme Büyük Türk Şiiri adında bir incelemem yayınlandı. Bu yazıda, ‘kekemelik’ kelimesini, dil dağarının, ifade olanaklarının sınırlarında gezinme olarak ele aldım ve bir övgü olarak kullandım. Daha sonra Deleuze’ün de bu konuyla ilgili olarak, stil kullanan her yazarın, dili dil olmaktan çıkardığını ve bunun dile bir kekeleme enjekte etmek anlamına geldiğini okudum. Deleuze dilin doğal olmayan her tür kullanımını dolayısıyla her edebi metni, kekelemek olarak, başka bir açıdan dilin içindeki yabancılık olarak ele alıyordu. Daha sonra örneğin Beat şairlerinden Robert Creeley’nin benzer bir kavram etrafında gezindiği, E.E.Cummings’in kelimeleri bölerek yazdığı gibi dünya şiiri örneklerini de gördüm. Roman Jacobson “Belirli türdeki patolojik konuşma bozukluklarının dilin çözüldüğü noktaları incelememiz için tek fırsat olduğunu” belirtir. Lacan’ın da 9 Mayıs 1957’de Sorbonne’da Descartes amfsinde, beşeri bilimler öğrenci derneği felsefe gurubuna yapılan bir konuşmadan ibaret olan The Insistence of the Letter in the Unconcious başlıklı bir metni var, Harfin Bilinçaltındaki Lekesi ya da Bilinçaltında Bıraktığı Leke gibi çevrilebilir. Burada, Lacan, yazı ile söz arasında bir metin ortaya koyuyor ve konusu da yazı ile söz arasındaki farklar. Lacan’ın dile yaklaşımını çok öğretici buluyorum, insan ve imgesi ayna dediğimiz nesne tarafından bir kez ikiye yarılınca, yani egonun hayalileştirilmesi tamamlanınca, bütünlüğü sağlamanın tek yolu kelimeler oluyor. Bilinçaltı da burada orta çıkıyor. Lacan’a göre kelimelere yapısalcılar gibi, ‘sembolik’ deyip geçemeyiz, insanı imgesiyle bütünleşmekten alıkoyan ve aynı zamanda bütünleşmeye olanak veren tek yol olan kelimeler, zaman zaman acı verecek derecede maddidirler de. Yine Lacan’a göre kelimeler her zaman bizim ifade etmek istediğimizden çok daha anlamla yüklü geliyorlar, yani bizim istemediğimiz anlamlara yol açabiliyorlar. “Kelimeler birbirlerine benzedikleri için değil, birbirlerinden farklı oldukları için vardır” diyor Lacan. Hatta burada bir dilin nasıl süreksizlikler sistemi gibi işlediğine örnek olarak tren saatleri çizelgesini örnek veriyor, örneğin 10:30 treni 5dk geç bile gelse onun adı yine 10:30 trenidir. Dolayısıyla istemediğimiz kadar çok şey ifade eden kelimeleri ve bunların arasındaki boşlukları yönetirken birçok dil kazası, özürler, geri dönüşlerle doluyor gündelik hayat; bir şeylerin fazla söylenmesi, yanlış söylenmesi gibi hiç söylenemeden kalması da acı verebiliyor. Şair ne dile esir düşen ne de dile hakim olmaya çalışan insansa eğer, onun için, insani deneyimlerin en acımasızı ve en ödüllendiricisi olan ‘konuşmak’ eylemi sırasında yaptığımız ve üzerinde durmadığımız hatalar çok önemli oluyor.

“Annemi makyaj ile kapatabilir miyim?” adlı şiiriniz bana Filmmor’un bu seneki gösterimlerinde izlediğim “Fondöten” adlı kısa filmi hatırlattı. O film, yaşadığı zorlukları fondötenle kapatmaya çalışan bir kadının hikâyesi. Sizin şiirinizin de bu çeşit feminist bir düşünce üzerine kurulu olduğunu söyleyebilir miyiz?

O filmi görmedim. Belki. Açıkçası ben, erkeklerin 8 Mart gösterilerine katılmalarını pek hoş karşılamayan feministleri anlıyorum. ‘Anne’nin şiirlerdeki ve şarkılardaki biçimi, eksiksiz biçimi sadece bir roman karakteri, tamamıyla bir kurgudur. Bunun olduğuna inanırız, olsun isteriz ama yoktur böyle bir şey. Vamık Volkan’ın belirttiği gibi, bizim gibi toplumlarda çok anneli ailelerde (annenin yanı sıra abla, teyze, hala, anneanne, babaanne vb.) büyüyen çocuk, annesinden beklediği empatiyi bulamayınca, diğer anneye koşup gereken sevgiyi bulabiliyor. Böyle olunca egonun gelişimi için gerekli sevgi-nefret ilişkisini bir türlü öğrenemiyor. Şimdi aile türleri çekirdek olmuş olsa bile, bizim annelerimiz de bunu bilmiyor, geleneğimizde yok. O fotoğraftaki genç kadının, yine bir pazarlama malzemesinden alınmış sivilceli yüzü, annelik yapamayan annenin, evladını çıldırtan niteliklerini oraya çıkarıyormuş gibi göründü. Bir sevgi-nefret mesafesi içinde duramayan çocuklar ya anneleri tarafından yönetilmeye çok açık oluyorlar ya da gidiyorlar onları öldürüyorlar, bunları da çok sık okuyoruz gazetelerde. Ama buna rağmen Türk şiirinde sürekli bir uğrunda ölünen, bizi çok seven, üzerine titrenen, al gülüm ver gülüm, sahte anneden başkasını okumuyoruz, buna bir eleştiri olarak okunabilir sanırım.

“Yumuşak Sessizlik” adlı şiiriniz 26. surenin bir bölümünün sesli ve sert sessiz harflerinin atılmış hali. Neden Şuara Suresi ve Musa ile Firavun hikâyesini seçtiniz?

Antik çağlarda tıp metinleri manzum yazılırdı. Az önce “şiirin tarihi, şiirin alanının daralmasının tarihi” dedim, ama bu daraltmayı yalnızca çağdaş kapitalizmle sınırlandırmak yanlış olur, din de, bilim de, diğer sanat türleri de bu yöneliş içinde yerlerini aldılar. Kur’an üç Bâtıni kitap içinde dille en yakından ilgili, dilinin en farkında olanıdır. Mucizesinin dilde olduğu sık sık söylenmiştir. Şiir ile arasında bu açıdan bir sorun yaşanması kaçınılmazdı. Tanrı sözünü şair sözünden ayırmak, inançsızları inanca sevk etmek de başarılması gereken en zor görevlerden birisi olsa gerektir. Mekke’deki inançsızlara yönelik indirilmiş olan 26. Sure, diğer adıyla Şuara Suresi şairler arasında eskiden beri çok tartışılan bir suredir. Özellikle de Türkçe çevirisi “Şairler ise; gerçekten onlara da azgın-sapıklar uyar” şeklinde olan 224. ayet tartışma konusu olmuştur. Musa ile Firavun hikâyesinde Musa’nın inançsız Firavun’un karşısına çıkmadan önce kendine özgü bir kekemelik içinde olması elbette, öte yandan, çok ilginç: 13. ayetin çevirisi: “Göğsüm sıkışmakta, dilim dönmemektedir; bundan dolayı Harun’a da (elçilik görevini bildirmesi için Cebrail’i) gönder.” Sonuçta da Musa’nın kekemelikle başlayan girişimi, firavuna karşı bir ilahi mucizeler gösterisine dönüşmüş. Ama ben bu sure etrafındaki tartışmalara katılmak falan istemedim. Bana sadece, Bismillahirrahmanirrahim kelimesindeki sessizlerin, “s” hariç tamamen yumuşak sessizler olması dolayısıyla, insan sözü olmayacak denli büyük bir ses uyumu üzerine inşa edildiği hep söylenen ve Kur’an’daki keskin bildirilerin sadece yumuşak sessizlerle başlaması ilginç geldi. Keskin bildirilerin en azından Türkçe çevirisi içinde yumuşak sessizlerle nasıl bir ses bıraktığını duymak istedim. Kur’an’ı bir göstergeler toplamı olarak ele alabilir miyiz? Sanırım esas soru buydu…

Kitabınızda görsel malzeme olarak ilaç prospektüsleri de kullanmışsınız, bunlar bana hep çok edebi gelmiştir, çok şey anlatmıştır. Siz bu prospektüslerde nasıl bir edebilik buluyorsunuz?

Edebilik denebilir mi bilemiyorum, bu metinlerde en doğal haliyle insanî acılardan söz ediliyor. Ben şiire giderken ne edebi ne değil gibi bir düşünce içinde olmadım hiçbir zaman. Ben göstergeler olarak ele aldım. O prospektüslerin içinde şöyle şeyler de yazıyor: “Çocukların ulaşamayacağı yerde saklayınız”, “geri döndürülemez beyin harabiyeti”, “serebral atak”, “epileptik nöbet” “konuşma bozukluğu”, vb. Modern yaşantının, insana nefes alacak boşluk bırakmayan göstergeler saldırısına karşı boş göstergelerle bir cevap verilebilir mi? Sadece bu sayfada değil kitabın genelinde bu soruyu sordum. Bu yüzden bu kitabın bir bildirisi yok ve bu yüzden gövdesiz ve bu yüzden (dileyene) politik. Tıpkı graffitiler gibi politik. Medya ve pazarlama, içinde insanlar yaşayan bir şehrin duvarlarını sembollerle doldurarak, onu içinde yaşanan bir yer olmaktan çıkarıp bir göstergeler toplamına indirgiyorsa, graffiti de aynı düzlemde cevap verir. Şehrin duvarlarını geri ister.

Kitabınızın geneline yayılmış olan “boşluk” hangi varlığın boşluğu?

Belki bir varlıktan çok bir sürecin boşluğu: İnsan, hayatını sınırlı bir süre olarak kabul eder etmez bununla anlamlı bir şeyler yapmakla yükümlü olduğunu da kabul ediyor demektir. Bunun sonucu olarak bir şey yapması gerekir. Ama ne yaparsa yapsın, herhangi bir şey yapar yapmaz, ilk olarak, başarı başarısızlık vb. bütün bunlardan önce, ortaya yanlış yapmış olma olasılığı çıkar. Türlü endişeler içinde boğuşuyoruz hepimiz: Suçluluk, anlamsızlık ve boşluk duygusu. Bunun ifadeleri sonsuz. Örneğin Edip Cansever’e göre: “Bomboşuz, korkuyoruz da.. bunu anlatmak için şehirde bayram vardı”r. Bir başkası öykü yazar, olabilir, bir kadın anne olur, bir adam silah atar, futbol seyrederiz, kağıt oyunları, işyerleri, oteller, şehir yaşantısı, genel olarak tüm insan faaliyeti “boş” olarak görülebilir; birbirimize boş mektuplar göndeririz, aşka düşünce yüreğimizin boşluğu aklımıza gelir, birisi ölür ev boşalır, parasızlık insanın içini boşaltır, felsefe yaparız içinde boşluklara övgüler olan, bazense boşluğun nedeni çoktur, yani, orada, çoklukta da bir boşluk bulunabilir. Boşluk ne şiirde, ne de benim şiirimde yeni bir uğraş alanı: Aşkı da boştan yaratırız, sevgilimize boş veririz ya da bir gül veririz, ne olursa olur, sonunda bir boşumuza kalırız. kaynak: http://www.yasakmeyve.com/?p=p_106

……………….

ENİS AKIN’LA SÖYLEŞİ

-Güzel Boşluk’u “arzu üstüne bir deney” olarak okuyabiliriz, kitabın açılışında da belirtildiği gibi. Bence “arzu”, boşluğu doldurmaya yönelir; öteki’ni yaklaştırma, arada mesafe bırakmadan öteki’yle yakınlaşma anlamında… Elbette boşluk üstüne bir yığın felsefî yorum yapılabilir; ama şiirin felsefe ile yorumlanması şiire ilişkin özü ıskalamamıza da neden olabilir. O nedenle fazla uzatmadan sormak istiyorum: Kâğıt üstündeki her boşluk, her şiir seviyesinde doldurulmaya çalışıldığına göre, arzunuzu diğerlerinin arzusundan ayıran nedir?

-Varoluşsal “arzu”nun insanı hem boşluktan koruyan hem de boşluğa maruz bırakan bir yanı var. Öncelikle bir amaç veriyor; bizi, karda-kışta sıcak yataklarımızdan kaldırıp dışarıdaki soğuk, karanlık, tehlikeli ortama (topluma, çalışmaya, maça veya savaşa) doğru harekete geçiren bir motif ne olursa olsun çok önemlidir. Arzu sayesinde, yaşam boşluktan ibaret kalmamış oluyor, ama aynı zamanda elde edilmesi imkânsız olan bu “arzu”, insanı boşluğa, varoluş sorunlarına geri gönderiyor. Ben “arzu”nun “boşluk”la bu ilişkisini, kitapta “    arzu    ” harf dizimiyle vurgulamak istedim. Elbette “arzu” ancak ve ancak “öteki” tarafından paylaşıldıysa “anlamlı” olduğu için, insan toplumunda, arzular sınırsız çeşitte değiller. Hepimiz az ya da çok çocuklarımız, eşimiz, arkadaşlarımız tarafından sevilmek, toplumda kabul edilmek, beğenilmek, korunmak istiyoruz; işyerinde değer verilelim, tuttuğumuz takım maçı kazansın, yurttaşı olduğumuz ulus başarılara imza atsın istiyoruz. Benim arzumun ötekinin arzusundan ayrıldığı yerlere değil, hepimizin arzularını birbirinin üstüne yazan nedenlere bakmak daha ilginç olabilir. Ben de şiirimle insanları harekete geçirmek değil belki ama “sarsmak” istiyorum, her iyi şiir bir etki yaratmak ister sanırım.

“Güzel Boşluk” boşluk duygusu akılda tutularak yazılmış bir şiir kitabı. Belki kitabı doğuran duygu veya duruma bakmak sorunuza bir açılım getirebilir. Kitap, bir yurtdışı gezisi sırasında başladı: Yabancı bir metropolde genellikle tuhaf bir boşluk duygusu insana eşlik eder. Çevrenizi saran, sizi hedeflemek üzere tasarlanmamış mesajların ortasında, kendinizi bir yersiz-yurtsuzluk içinde bulursunuz. Ben de böyle buldum. Arkasından sorular sökün etti: Bu dolu-boşluk, modern insanın durumu değil miydi biraz? Bundan “hayırlı” bir şey çıkabilir miydi? Boşluk “güzel” olabilir miydi? Madem bir kerede ve sonsuza kadar kesip atamıyoruz içimizden, sevebilir miydik onu? Bu soruların cevaplarının araştırılması olarak başladı bu kitap ve tabii şiirin tarihi açısından ele alındığında, örneğin Behçet Necatigil’in ve İkinci Yeni’nin çok boğuştuğu sorular bunlar. Yine Edip Cansever’in otellerde veya bezik odalarında aradığı da başka bir şey değildi. ’65 sonrası dönemin politik öncelikleri arasında sanki “boşluk” şiirde biraz unutuldu, aslında keşfine başlanmış bir alanken gürültüye gitti. İkinci Yeni 1950’lerde geldi ve şiiri baştan aşağı değiştirdi. Uzun yıllar mutlak olarak reddettikten sonra, şimdi mutlak olarak kabul etmeye geçtik. İkinci Yeninin eleştirisinin başlama noktası da, modern şiirin olanaklarıyla varoluşçuluğu yeniden okumaktır diye düşünüyorum.

Elbette ki gerçek bir boşluk içinde kelimeler yoktur. “Güzel Boşluk”ta boşluğu anlatmakla, anlatımı boşaltmak arasında gidip gelen bir arayış var. Böylece edebiyatla felsefe arasında, şiirle yaşam arasında, fotokopiyle metin arasında, yeniyle eski arasında dur-kalk’larla dolu, okurla birlikte yapılması umulan hamlelerden, zıplamalardan ve düşüşlerden oluşan bir kitap oldu.

-Son kitabınız için “gövdesiz şiir” diyorsunuz, bense yokşiir diyorum. Yokşiirler yazmak ego ile dopdolu narsisist şiirlere bir tepki mi?

-Bilindiği gibi Cemal Süreya’nın Turgut Uyar’a yönelik “büyük gövde” benzetmesi vardır. Turgut Uyar şiirde yeni bir kıta keşfeden geminin kaptanıydı ve bu kıtanın balta girmemiş ormanlarında bir bıçakla kendine yol açarak ilerledi. İkinci Yeni “neon lambalar” olarak algıladığı kentin insana nefes alacak boşluk bırakmayan göstergeler saldırısına karşı yine göstergelerle (neon lambalarla, mitleştirmelerle) “havalı” bir cevap verdi. Bir İkinci Yeni eleştirisi olarak ele alınabilecekse, “Güzel Boşluk” her şeyin gittikçe daha fazla göstergelerden ibaret kaldığının farkında bir kitaptır.

Jacques Lacan felsefe, Jeff Wall fotoğraf, John Cage müzik alanında, modern yaşamın, kentin bu yeni durumu üzerine düşünmüş, ürün vermiş kimselerdir. Günümüzde derli toplu bir “Modern Dünya Şiiri”nden bahsetmek mümkün olmasa da, diğer eğilimlerin yanı sıra sessizleşen, minimalizmle flört eden bir eğilimden söz edilebilir. Türk Şiirinde, aralarında İlhan Berk de olan bir kaç şair iddialı olmak istemeyen, “önemli laflar etme isteğini”ni eleştiren bir şiir yazdılar. 1970’lerin politik taleplerine tepki olarak bir tür “Yeni Garip” şiiri önerdiler. Ben tam olarak bu çizgide yer almadım elbette, ama onları görmeden geçmedim.

Şiir, kendi kendini doğrulayan, bütünsel ve tutarlı olmaya çalışan bir şekle büründükçe, bildik anlamları yeniden üretmek dışında bir şey yaratamıyor. Bu düzeneğe saldırmak her zaman şairin bir görevi. Bu kitapta, geçmiş şiiri bir göstergeler toplamı olarak ele almayı deniyorum, bir yerleşim ve dolayısıyla iktidar alanı değil. Bu yüzden “gövdesiz şiir” adını koydum; bu yüzden bu kitabın bir bildirisi yok ve bu yüzden artık son derece devrimci, ya da isteyen için 2010’lu yılların devrimciliğinin içine alabileceği bir politik içeriğe sahip.

Soruya dönecek olursam, şiir yazmak ve egoyu yok saymak mümkün değil. Bunu örneğin, Melih Cevdet denedi; denedi ama kendini “üst-ses” olarak ortaya koyunca tam tersine egonun en güçlüsünü getirmiş oldu şiire; iradesini Tanrılaştırdı. Şairin “ben buradayım” demesinin bir sakıncası olmamalı, sakınca sadece ve sadece “bunu” söylemenin, şiir edeceği inancından geliyor. “Hayatımı yazsam roman olur” mu? Belki, ama kesinlikle “şiir” olmaz. Öte yandan şair, tabii ki narsist olacak, bir arızası olacak, arızaların en küçüğüdür narsisizm.

-Kitabınızın bir bildirisi olmadığını söylediniz. Bense tersine, boşluk üstüne fikirler görüyorum. Ayrıca sisli, lekeli, kazıntılı sayfalarda en çok hissedilen şey “okunma isteği”. Okuyarak elde ediyoruz şiirin bildirisini. Öyle sanıyoruz veya. Ben “gövdeli” şiirlere oranla, kitabınızın anlamla daha derin ve kopmaz bağları olduğunu düşünüyorum. Boşluk ve doluluk bizim vehmimiz olabilir. Vehim de bir boşluğun dolu görünmesidir veya tam tersi. Halüsinasyon bir boyutuyla vehimdir, boşlukta bir varlık görürsün. Sıfır yokluğu gösterebilir, ama orijin noktasıdır aynı zamanda, vb. Sözgelişi, bomboş bir kitap, işte üstünde bir şair adı ve başlıkla, gövdesizliği vurgulayabilirdi. Kısaca sus(a)madınız sanki. Kitabın her satırından anlam akıyor hâlâ: “Ben buradayım”. Dilsel göstergeler, ne kadar kaotik bir oluşuma sokulursa sokulsunlar, merkezîleşmekten ve anlama yakalanmaktan kaçamıyorlar denebilir mi?

-Sözünü ettiğiniz “boşluk üzerine yapılabilecek bir yığın felsefi yorum” aslında benim de bu kitapla ilgili en büyük endişem. Sözünü ettiğiniz tasarım hakkında da birisi çıkıp “üzerinde şair ismi ve kitap ismi olan, içi bomboş bir kitabın” da “hiç boş olmadığını” iddia edebilir.

Şimdi aslında kimin umurunda, kim farkında, kim değil bilmiyorum ama kısaca sözünü etmek gerekirse, kent yaşamı, gittikçe daha çok saldırganlaşıyor. Örneğin Nurettin Topçu’nun da çok farkında olduğu gibi, kent yaşamının bu şekle gelmesinin en önemli nedenlerinden biri otomobil dediğimiz hadisenin, metropolü öldürmeye yeltenmesi. Kapitalizmin en nadide buluşu olan otomobil, sahibine sağladığı statü ve bağımsızlık sembolleriyle kapitalist topluma mükemmel bir uyum göstermiş, üretim alanında Ford tarafından “Ford bandı” ile bir devrime (!) yol açmış ve tüketim alanında General Motors tarafından her yıl yeni model uygulamasıyla ayrı bir devrime (!) yol açmış bir metadır. Ama işbölümünün insanı tek bir kas hareketine indirgeyerek robotlaştıran derecede artmasından ve kent yaşamını saldırgan pazarlama bildiriyle dolmasından, belki tek başına değil ama büyük ölçüde sorumlu bir icattır. Uygarlığın bu sembolü uygarlığın başka bir sembolü olan kenti öldürüyor! İkinci Yeni, kentin doğuşuyla ortaya çıktıysa, belki şimdi kentin ölümü de bir şiir getirmeli diye düşünülebilir.

İkinci Yeni kentle karşılaşınca, artık bir psikolojisi olan, iç çatışmalardan muzdarip bir insanın şiirini yazdı. “Şiir çıkmazdadır çünkü insan çıkmazdadır” dedi. Bunlar yenilikti. Artık kent ölüyor. Kelimelerin ifade güçleri ellerinden alındı. Suskunluklar, sessizlikler, kelimelerin arasındaki boşluklar daha fazla şey ifade eder oldu. Geçmişten beri, konuşmanın önündeki engellere dikkat çeken bir şairim. “Güzel Boşluk”un kentin bu yeni durumuyla bir ilgisi var.

Anlamı ve bildiriyi boşaltmaya başladığınız yerde anlam ve bildiri için yeni imkânlar açılıyor. Örneğin John Cage’in 4′33″ isimli bir bestesi var, içinde hiçbir nota olmayan ve dört dakika otuz üç saniye süren bir beste. Kitaptaki “dört dakika otuz üç saniye” isimli şiirin de, özellikle 1980 travmasının ardından ortaya çıkan ve konuşmakla ilgili özürlerden nasıl şiir yapılacağını bilmeyen, kentin yabancı dilden konuşan duvarlarına karşı cevap vermekte yetersiz kalan pek çok Türk Şairine bir ağıt olarak, şiirin alınlığında belirtilen tarz bir saygı duruşuyla, bu “beste” eşliğinde okunmasını hayal edebilirim.

Hem var olmak hem de “ben buradayım” dememek mümkün değil; anlamdan, merkezden kaçmak mümkün değil. Bu aslında biraz da, sanıyorum, Dadacıların keşfidir; rastgele kelimeleri yan yana koysanız bile bunların yan yana oluşu dolayısıyla bir anlam ortaya çıkar. Beynin temel fonksiyonu, anlamsız göstergeleri anlama dönüştürmektir. “Fikir Nasıl Bulunur” diye pazarlama kitapları var mesela, ben bunu sadece bir “spell-checker”dan geçirerek “Fakir Nasal Ballooner”a dönüştürdüm. Yaratıcılık bu kadar ucuz mudur? Bir kitap alırsınız ve “fikir bulursunuz”(!). Güzel Boşluk, bu tarafıyla, her şeyin ucuzlatılmasına karşı bir eleştiri belki, ama şiir zaten her zaman buna karşı dövüşmez mi? Örneğin, Boğaziçi Köprüsünün her iki yanında bir levha vardır, “Köprüden Önce Son Çıkış” diye. Bir arama yapın “son yıllarda kaç tane bu başlıkta şiir yazılmış” diye. Onlarca, yüzlerce bulacaksınız. Bu deha mıdır? Bu yaratıcılık mıdır? Hayır, bu, kentin gürültüsüne, bildiri erozyonuna katılmaktır. Şairler daha akıllı olmak zorunda. Reklamlar çoğunlukla şiirlerden daha fazla şiir içeriyor ve şiir her geçen gün bunlara karşı alan kaybediyor.

-Lirik ben ve öteki arasında kapanmaz bir açıklık var. Boşluk burada artık bir anlamda “güzel” değil, paradoksu oluşturan şey. Bir anlamda da “güzel”, çünkü mesafe yarattığı için öteki’ni görmemizi ve kendimizi bir ben olarak algılamamızı sağlıyor. Sizin failiniz ise, anlatısını düzenleme ve arzusuna bir yön tayin etme konusunda muallakta durmayı seçiyor. Boşlukta gördüğünüz “güzel”i merak ediyorum. Örneğin güzel’de gördüğünüz boşlukla –işte yine arzu!– denk düşüyor mu?

-Sanmıyorum, güzel boş değil, boşluk da ilk düşünüşte güzel bir şey değil; en azından hoş değil. Ama ben size başka bir resim çizeyim. Amerika’daki Grand Kanyon’u duymuşsunuzdur, çölün ortasında Colorado Nehrinin milyonlarca yılda oyduğu dağlar. Bunun sahibi olan Kızılderili yerliler geçen yıl Grand Kanyon’un üzerinde bir “SkyWalk” inşa ettiler. Yerin 1350 metre üzerinde 10 metre uzunluğunda, tabanı 10 cm kalınlığında şeffaf cam olan U biçimli bu yürüyüş yolunun yanında dünyanın en uzun gökdelenleri çocuk oyuncağı gibi kalıyor. Gökyüzünde yürüyüş yapabiliyorsunuz. Ciddi yükseklik korkusu da olan birisi olarak, bunun üzerinde yürürken tabanlarımı camın yüzeyinden ayırmama engel olan o muhteşem “boşluk”un güzel olduğunu söyleyebilirim. Elbette sözünü ettiğimiz “boşluk” bu değildir, ama dünya üzerinde boşluğa en yakın yer orası olabilir ve o boşluk çok güzel. İnsanı, hayatı olduğu gibi kabul etmeye teşvik eden bir tarafı var.

İnsanlar arasındaki boşluklar, kolektivizme inancımın tam olduğu yıllarda, çirkin gelirdi, ama üstünden yıllar geçip de, hem de insanın en yakınlarıyla bile arasındaki devasa boşlukları fark edince, şimdi sadece normal geliyor. Ama ben kitapta bunları mı anlattım? Hayır. “Güzel Boşluk” doğrudan benimle ilgili değil, “deşilmiş yüzüm”le ayna arasındaki bir sohbetin ürünü değil, şiir tarihi, kültürel alan adı her neyse, oraya ait olmak üzere yazıldı. İçerdiği fikirlerin bir kısmını yukarıda açıkladım, bir kısmı okurdaki soru işaretlerini beslemek üzere yerinde duruyor. Mesela Jeff Wall’un araştırılması çok ilginç sonuçlar verebilir, meraklı okura.

-“Güzel Boşluk”taki “Abesiyyun” maddesini anımsayarak soracağım. Kitabınızın, “abesle iştigal”in gizli değerine bir vurgu olduğunu söylemek mümkün mü?

-Mümkün. “Abessiyyun” maddesi bir “varoluşçuluk eleştirisi” olarak kaleme alındığı için ilginç geldi. Elbette ki kendini kültürel arenada savunmak zorunda bırakılan “arzusuzluk” buna dayanamaz; insan kültürü içinde en zararlısı “arzusuz” insandır. Yönetilemeyen bir insandır bu. Örneğin solun, muhafazakârlığın ve kapitalizmin birleştiği belki de tek noktadır, varoluşçuluğu eleştirmeleri. Bunu yapmanın en kolay yoluysa, alıntıladığım ansiklopedi yazarının yaptığı gibi, varoluşçuluk felsefesini nihilizme eşitlemektir. Bu çalışma sırasında taradığım sözlüklerde “boşluk” kavramının tek bir tane bile olumlu anlamına rastlamadım. O kadar büyük bir koro var ki “boşluğun boş olduğunu” dile getiren, bu terennümünler neredeyse şiirsel bir hal ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla boşluğu “boş olmayan bir şey” sanmakta haksız olmayabilirim (!).

-Önceki kitaplarınızla birlikte düşünerek soruyorum: Dille bütün itişmelerinize, dili yoran kasıtlı ritim bozukluklarına yönelmenize, şiirsellikten sıyrılmanıza rağmen, “adalet”, “sevgi” gibi yüce ama “aşınmış” değerlere bağlılık bana göre gizlice gösteriyor kendini, ama gizlice. Wittgenstein “dil, düşünceyi örter” diyor. Sizin dilinizin altında ne var, hangi düşünceler?

-Dille itiştiysem, buna mecbur kaldığım için, durumun tuhaflığı başka türlü anlatılamadığı içindir. İnsan adaleti ve sevgiyi savunurken de, belki de en çok o zaman, tuhaf durumlar ortaya çıkar. Evet, aşınmış bu değerlere inanmak istiyorum, ama bu tartışma eninde sonunda “insanın özü” tartışmasıdır, insan özünde iyi midir, değil midir? Dilimin altına ne var? Ben bilmiyorum, eskiden bilirdim.

-Kitabınızın “kabul edilemez” vasfını bugün “kabul edilebilir” kılan edebiyat ortamını, bir kitabı edebiyat kamusu nezdinde meşru kılan önemi reddedilemez tarihî koşulları nasıl değerlendiriyorsunuz?  Şairin atılımını veya şiirsel kodlarını değiştirmesi ne kadar bireysel çerçevede kalabiliyor, ne kadar kalamıyor? Önceki kitaplarınızda halihazırdaki şiire en azından şekilce aykırı düşmeyen şiirler yazdığınızı düşünüyorum. Bu kitabınızla giriştiğiniz deneyin son yıllardaki “ortam”dan güç aldığını söylemek mümkün mü?

1987’de Edebiyat Dostları’na verdiği mülakatta Cemal Süreya “Türk şiirinin yeni bir aşırılığa ihtiyacı var” derken neyin sözünü ediyorsa, onu yürekten almış birisiyim. 1988’de yayınlanan ilk şiirlerim yoğun tepkilerle karşılandı; o yıllarda sadece benim değil ilk okuyuşta bütün anlamını ortaya dökmeyen bütün şiirler “zor” bulunurdu. Ben çizgimden pek ayrıldığımı sanmıyorum ama ikinci kitabım “Öyleyse Ayrılalım” 1995’te yayınlandığında artık dünya değişmişti, edebiyat benim olduğum yere gelmişti. Ama bugün “deney”, “görsel şiir”, vb. ne kadar bir aşırılıktır, elbette tartışmalı. Cuma Duymaz ve Ersun Çıplak tarafından çıkarılan Karayazı dergisi bu konuda olumlu bir tartışma başlattı, umarım diyalog ortamı oluşur. Bugün aşırılık yaparken, buna, hak edip etmediğini bilmeden bir etiket takmamayı, öncelikle şiiri hedeflemeyi öneriyorum.

“Son yıllardaki ‘ortam’”dan kastınızın hangi dergiler olduğunu tam bilememekle birlikte, son yıllardaki Fayrap, Hariçten Gazel, Heves, Karagöz, Karayazı, Öteki-siz, Ücra gibi her biri kendi farklı tarzında ve gücünde amatör şiir dergilerinin hiçbirinden desteğimi esirgemedim. “Şiir” kelimesinin, bir yerden sonra, ister istemez amatör edebiyat dergileriyle özdeşleştiği bir aralık var. Amatör dergiciliğin, edebiyatımıza nefes aralığı veren çok önemli bir araç olduğunu düşünüyorum; onlar olmayınca, “yeni şiir” para kazanma zorunluluğu ve “önemli” şairlerin kariyer-statü gereksinimlerini besleme zorunlulukları arasında sıkışan “kurumsal” dergilerin son derece sınırlı sayfaları ve sınırlı ilgilerine mecbur kalıyor. Şimdi amatör dergiler çıkartan ve en önemli meselesi şiir olan “deneyci şairler” de kendilerine bir tarihçe edinmeye gerek duyduklarında, özellikle kupkuru geçen 1965-85 arası gibi bir dönemden sonra bir alternatif önerir gibi görünen kim var, diye baktıklarında aramızda bir ilişki oldu. İlk şiirlerimden beri, “dilsizlikten bir dil inşa etmek” anlamında kullandığım “kekeme şiir” kavramını geliştiriyorum. Bir tarafıyla bu, diğer taraftan öyle ya da böyle sol-politika değerlerin içinden gelen birisi olarak bütün bunları bir dünyayı değiştirme planına, bir “akıl”a da dayandırmak şansım da oldu.

Bir tarafıyla şiirsel alanı genişletme çalışması olarak son yıllardaki “deneysel”, “görsel” şiir yazarları bunu denediler, yani “şiir olmayan şeyleri de şiire katalım”, “kelime de bir malzeme”, şiir yerine ressamlar gibi “iş” dediler, vb. Birincisi bunun saygı duyulacak bir tarafı vardır, yani şiir bildik/keşfedilmiş bir alansa şairin bundan sıkılması gerekir. Ancak bunun saygı duymakta zorlandığım bir yanı da var, o da şu: Bunu ne için yapıyorsunuz? Dünyayı değiştirmek istemek gerek. Bunun adına ne derseniz deyin: Politika, içerik, öz, bağlam, gelecek, vb. her ne derseniz deyin bununla hiç ilgilenmediler ve varsa yoksa kendilerini parlatmak isteği çalışmaların altından sırıttı. Ama çok da önemli değil, zaten moda olanın peşine takılan kişiler her çağda bolca oluyor. Yani olumlu olan, şiirin yeniden tartışılıyor olmaya başlaması. Bu anlamda ortamı çok olumlu buluyorum.

Bir de şu var, “yeni” son derece eski bir şey; “eski”nin eskiliği de herhalde su götürmez. Dolayısıyla uzun bir süredir “yeni” yeni bir marifet olmadığı için, insanlar marifeti “farklı”da arıyorlar. Yani yeni bir şey yapmayacaksın ama herkesin yaptığını sen başka türlü yapacaksın. 1970’lerin sanki kültürel ortamı domine edermiş gibi görünen hamaset şiirlerini bir kenara ayırırsak, 1920’lerden hatta daha da öncesinden, Abdülhak Hamid’den, hatta daha öncesinden beri, deneysel olmayan pek bir şair yok gibi. Milli Edebiyat’ın bizzat kendisi bile bir deney olarak görülebilir. Ercüment Behzad Lav gibi birisinin 1930’larda yazması ne harikadır. Nâzım Hikmet keza aynı şekildedir. Tek tek burada şiirsel akımlara girmeye gerek yok. Yapılan deney o kadar çok ki, 2000’lere gelindiğinde “3. Yeni”, “5. Yeni” gibi yakıştırmaların açıkça gösterdiği gibi, insanların yeniye tahammülünün kalmadığı gibi bir noktaya da gelmiş olabiliriz. Burada önemli olan “deney” gibi kavramları eskitmeden içeriği olan, insanların ilgisini çeken, hayattan gelen bir şeyler ortaya koyabilmek. Bu dergide daha önce de yazdım, şiirsel deneyin, “korku”yla ilişkili oldukça, olduğu kadar “kabul edilebilir” olduğunu. Şiir, elbette ki malumatfuruşluğu reddetmek zorundadır, ancak akılla ve bilgiyle ilişkisini reddedemez.

-“Savunulabilir bir Türkçe” nedir? Bu kadar “ilginç” şiir kitapları çıkardınız. Kitaplarınızı göstererek savunulabilir bir Türkçe budur diyebilir misiniz? Güzel Boşluk’un arkasında dediğiniz gibi, yanları toplayabildiğiniz inancı taşıyor musunuz? Bu şiir hattı şiirimiz açısından nasıl bir eleştirel anlam taşıyor?

-Ben şairlerin sadece kendileri için ölüm kalım meselesi olan şiirleri yazması gerektiğini savunuyorum. Sonuçta şiir tarihi içinde nerede görüleceğini ben bilemem, ama benim kendime verdiğim cevap, evet, “savunulabilir bir Türkçe” bu kitaplarda vardır. İlk kitabımdan beri, bütün gücümü ve güçsüzlüğümü “şairlik yemini”ne dokunmaktan, “şair”in kariyerist duruşunu bozmaktan aldım. Aslına bakılırsa 20 yıldır devam eden şiirsel yolculuğumun ortak paydası buydu gibi hissediyorum: Şiirle şairi arasındaki ilişki, şairin sabredilmesi zor “ağırlığı”. Bu ilişkiyi bozmadan, artık insanlara şiirle yeni bir şeyler sunabilmek imkânsız gibi geliyor bana. Şu kadar yıldır “putları yıkıyoruz” örneğin, ama hâlâ (Nâzım Hikmet’in putu dâhil) üsten bakan, statü talep eden, hamasi, göğsünü/masayı yumruklayan, “karizmasına aşık”, vb. şair putunu yıkamadık.

Siz “şiir hattı” adı veriyorsunuz, benim şiirle ilişkimde çok mekânsal bir taraf var diye düşünürüm, yani bunu saptayanlar oldu. İlk kitabımın girişinde ve çıkışında birer uyarı levhası vardır, “girilmez” ve “girilirse de çıkılmaz” diyen. “İşte Geldik” adını verdiğim henüz sonu gelmemiş bir şiir dizisi var, kitaptan kitaba ilerliyor. Gelinen yerlerle ilgili. İlk kitaptan beri değişmeyen bir “alan mücadelesi” veriyorum şiirde, o kavga nedir ne değildir, tam olarak bilmiyorum ama insanın kendine uyan, doğru şiiri yazması çok önemli, burada kendimi ait gördüğüm akrabalıklar çok var, birisi buna has şiir de diyebilir: Akif Kurtuluş, Ergin Günçe, İsmet Özel, Osman Konuk, Turgut Uyar benim için en önemli isimler.

Şiir çizgimin eleştirel anlamını saklayan bir şair olmadım hiçbir zaman, her şiirin durduğu yer o şiirin içindedir. Bu çizgi her ne ise, gövdeyi oluşturma çabasından vazgeçilmeye başladığı açık, yani benim dilimin (savunduğum Türkçenin) kimseye bir yaradılış hikâyesinden bahsetmeye gelmediği açık. Kürsüden konuşmam ben, hatta bu tür “bilme” durumuna da karşı bir dille yazdım hep. İnsanın insanla ilişkisinde statü yaratmaya yarayan bir Türkçe, öğrenilen, akışına kapılınan, gevelenen, kürsüden okudan, “kullanılan” bir Türkçe değil benim çizgim. Tersine, bunları düşman gördüm. Dilim benim dilim. Bunu söylerken elbette biliyorum ki, bu mümkün değil, ama söylemek zorundayım.

(HECE, EKİM 2008)   kaynak: http://www.edebistan.com/index.php/hayriye-unal/enis-akinla-soylesi/2008/10/

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER 1

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER 2


Güzel BoşlukEnis Akın


Kitabı satın almak için resme tıklayınız.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: