SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Amat – İhsan Oktay Anar

Posted by savaska Mayıs 28, 2009

AMATAmat – İhsan OKtay Anar
İletişim yay. İst. 2006, 235 sayfa

 “Fırkateynler bu gemi  tarafından haftalar önce batırılmıştı. Oysa biz aynı şeyi daha birkaç gün önce  yaptık.  Yahu  aynı  olay  hiç  iki  kez  vaki  olur  mu?  Batan  iki fırkateyn  için bizimkine  benzer  bir  kalyon  daha  gönderilirse  hiç  şaşmam.”  (s.  203)

Amat adlı geminin denize açılması, Venedik gemileriyle savaşı, gemide yaşananlar ile ganimet için yanaşılan bir gemiden bulaşan veba nedeniyle sona eren hayatların romanı. Basitçe konu bu. Ama yazar bizi Amat ile denizde dolaştırırken birçok olayla, ölümle-ölümsüzlükle karşılaşıyoruz. Gemizicilik ve denizcilik terimleriyle örülmüş bir metin. Yazar gerçekliği sağlamak için mi böyle bir yola başvuruyor?  Yazar anlattıklarına hep kaynak gösterme eğiliminde. Tezakirü’l Mücrimin adlı eserde anlatılanlar doğruysa…. doğrudur yazarın anlatıkları. Daha birçok eserden bahseder yazar. Ancak bu hikayede bir kahvede anlatılan bir efsane de olabilir.Sonuçta anlatılanlara inanıp inanmamak okuyucuya kalmış.

Bu kitabı paylaş

247 sayısı : Gemi mürettabatı 247 kişi. Gemi 247 meşe ağacından yapılmış. Vebadan sonra herkes  muska yaptırır, muskanın içinde meşe palamudu.  Navarin’edir yolculuk. Navarin civarında gömülen 247 kişinin mezarından çıkan meşeler hızla büyür, o meşelerden bir gemi yapılır. Sona doğru yolculuk aslında başa doğrudur. 

Roman üzerine bir inceleme :AMAT’TA YAPI VE SİMGELER

 

Amat ne kadar gerçekse, bu roman da o kadar gerçek

Yalnızca yazma tutkusu ve bundan ötesinin nereye vardığını hiç de önemsemeyen yazarlık tutumu, arayıp da sık bulamadığımızdır. Onu, nerede görürsek sıkıca tutmalıyız ki, elimizdekinden olmayalım. İhsan Oktay Anar, bu soy yazarlardan. Bugüne dek, kendinden başka kimseye benzemediği için, yazdıklarına benzeyen türlere meraklı ve gençlerin çoğunlukta bulunduğu sadık bir okur çevresi oluşturan roman anlayışı, Puslu Kıtalar Atlası ile etkileyici bir şok yarattıktan sonra Kitab-ül Hiyel ve Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri ile sürmüştü.
Amat bekleniyordu. Ne olduğu bilinmeden. İhsan Oktay Anar ne yazarsa yazsın, gene kendi hiç görünmeden ve hiçbir aracı olmaksızın okurlarına ulaşacak, onları yeni bir hayal dünyasına götürecekti. Bilinen gerçeklerle ilgisi olmayan bu hayallerin tarihe ilişkin karşılıklarını aramak yersizdi. Çünkü o güne dek bütün bildiklerimizden başka bir roman yazıyordu o.
Elbette her gerçek, kendi anlatım biçimini de yaratır; gelin görün ki, şimdi Amat’ta da görüldüğü gibi, İhsan Oktay Anar’ınki bu kalıp içinde düşünülemez. Onunki de bir gerçektir gerçek olmasına, kurmacanın yarattığı gerçek, ama Amat, bu düzeyde de İhsan Oktay Anar’ın önceki romanlarından farklıdır.
Sözgelimi Amat, “üç direkli, iki güverteli, elli sekiz toplu, 247 deniz savaşçının yaşadığı bir kalyonun karanlık seyrüseferi”ni anlatan bir roman mıdır? Böyleyse, okurun işi kolaylaşır; öyle olmadığı için Amat’ı değerlendirmek zorlaşmıştır. Sonunda romancının yaratıcı aklıyla gördüğü bir romansa Amat, ancak aynı akla sahip olan onun cevherini görebilir ki, yazarınkinin tıpkısını bulmanın olanaksızlığı yüzünden gerçeklikten apayrı bir dünya belirir metin içinde.
Bana kalırsa, Puslu Kıtalar Atlası edebiyatın yarattığı fırsatlar ve olası biçimleri üstüne özgün ve sağlam kurulmuş bir tezdi. Bilerek ya da bilmeden böyle anlaşılmış olması onun şansı oldu ve aynısı gibi yazılamayacağı için tekil kaldı. Şu önemli farkla ki, edebiyatın olanaklarının, ufkunun ne denli geniş olabileceğine, romanın bilinenlerden başka hangi biçimlerde yazılabileceğine ilişkin yeni bir saptama ve nirengi noktalarından biri yerine geçti. Ne ki, edebiyat kamuoyunun, eleştirmeni ve okuruyla yazarını yerleştirdiği postmodern kalıptan şimdi Amat’ı korumak gerekir. Önceki üç romanının yapımbiçimleri arasında postmodern düşünmenin epeyce payı olduğu doğru olsa bile, Amat’ın postmodern yaratım biçimiyle ilgisi yok. Ona, kendi kafamızın zırhlarını biçmeyelim.
Elbette Amat gibi romanlara öykünmek hem boşunadır, hem de böyle bir esinlenmenin sonucu gülünç olur. İhsan Oktay Anar’ı, Osmanlı’nın tarih dehlizlerinden sebeplenen bir kazıcı, yalnızca gün ışığında yaşayanların hiçbir zaman bilemeyeceği dünyaların yazıcısı ve bugüne dek edebiyatımızda hiç kimselerin bilmediği bir dil ve anlatım biçiminin yaratıcısı olarak görüyorum.

Masal-kalyon
Önceki romanlarındaki sıra dışı öykülerden sonra bu kez de Amat adlı bir masal-kalyonu açık denizlerin fırtınalarında, uğursuz bir yolculuğa sürüyor İhsan Oktay Anar. Tuhaf mı tuhaf Kaptan Diyavol’u, ejderhadan olma İkinci Kaptan (Koca Reis’i) Kırbaç Süleyman’ı, elli tüfenkçisi, ortalık işleri yaparken savaşmayı da alışkanlığa dönüştürmüş bir sürü haydutu, marangozu, hekimi, köçeği ve bilumum insanıyla birlikte var olup onlarsız amat olamayacağı belli olan bu masal-kalyonun başından geçenler, fanteziler ve karabasanlarla soluk alıp veren bir romanın elbette konusudur.
Suçluların dünyası suçla beslenir, ama yarattıklarının suç olarak okunmasını istemez roman. Bu arada pek çok kitaba göndermeyle Amat’ın bir eski zaman söylencesi gibi yazıldığı da söylenebilir. Okurun onunla değişik okuma serüvenlerine yelken açması, romanı aradığı gerçekliğine kavuşturur: Yabanıl insanın eski zamanlar içindeki ölüm ve ölümsüzlük bilincini kan ve şiddet içinde nasıl yaşattığına ilişkin anlamını okura yansıtan Amat, okurun ona vereceği anlamlarla günümüzdeki karşılığını bulacaktır. Bir romanı kurmacanın gökselliğinden ayakları üstüne indiren doğasıdır bu. Orada her yazınsal yapıt gerçekle kedinin yumakla oynayışı gibi bir ilişki içindedir.
Öte yandan, Murat Uyurkulak’ın, “Benim için şaşırtıcı olan (mucizevi mi demeli?) bir başka mesele, tozlu lügatların sayfalarında kalmış ve İOA’nın kim bilir bir nice mesaiyle gün yüzüne çıkardığı onca ‘tuhaf’ kelimenin manasını bir kez olsun merak etmemem, okurken onlara zerre kadar takılmamamdır,” sözleri bir okurun hayranlığını anlatabilir, ama aynı lügat hırsıyla parçalanmış sayısız bilinmeyen sözcük ve terim bir başka okur için Amat’ı anlaşılmaz kılan bir zorlama olarak da anlaşılabilir.
Bana gelince, Amat’ın önümüze bir şehvet düşkünlüğü olarak geldiğini düşünürüm. Osmanlı’nın gayri resmi tarihinin içine doğmuş, suyuna dudaklarını değdirip çorbasına kaşık salmış, zerdesini yalamış, onunla kan kardeşi olmuş bir yazarın kaleminden kan sızdırarak yazmaya başladığında ne çok okurun da onu beklediğini görüp gemi azıya çektiğini anlatır İhsan Oktay Anar.
Yaratıcılığın önceden bilinmez bir kertesine gelince, gözü yarattığı dünyadan ötesini görmez bir yazarın o dünyanın buğusuyla perdelediği gözü, gerçeği görmeyi istemez de, masallardan oluşan bir dünya yaratıp onun tek gerçek dünya olduğunu sanır. Orası da bizim bildiğimiz Türkçeyle anlatılamaz; başka bir dildir onu masala dönüştüren.
Buraya kadar, anlıyorum İhsan Oktay Anar’ı. Onun benim Türkçemle Amat’ı yazması nasıl olanaksızsa, Amat’ı yaratacak tek dilin onunki olduğu da onun yanılsaması. İşte şehvetin kör noktası buradadır ve oradan bir adım atınca sonrakini de atmadan edemezsiniz, sonrakini atınca da ötekini: sonunda uçurumdan aşağıya düşen yazar değildir elbette. Amat önümüzde gene parlak bir metin olarak duruyor, ama yanında sürüyüp bıçak sırtına çıkardığı okurdan romanını tek gerçek olarak gören aşağıya düşecek, ondan başka bir Amat dili olduğunu düşünen yukarda tutunmayı başaracak.

‘Amat’ın dili
Onca bilinmeyen söz, sözcük, terim, arkaik duyguların yarattığı dil: onun adı kesinlikle Osmanlıca ya da onun bir biçimi değil, ana dili Osmanlıca olan bir yaratıcının uydurduğu arkaik dillerden bir dildir. Amat’ın dilini Osmanlıca-Türkçe karşıtlığı içine çekmek ayrıca Türkçeyi aldatmak da sayılır ki, İhsan Oktay Anar’ın yarattığı dilin bu tartışmayla ilgisi yoktur.
Elbette eftamintokofti değildir bu dil, ama romana bazı sorunlar getirdiği de görünüyor. Onca bilinmez sözcük ve terim, denizciliğe ilişkin derin bilgi ve araştırmaların taşkınlıkla kullanıldığı metin içinde kara delikler açılıyor. Sözgelimi, Amat’ın “Alesta!” haykırışlarıyla palamarı çözüp denize açılmaya başladıktan sonra gelen, bir geminin denize nasıl açıldığına ilişkin bilgilerin boşaltıldığı uzun paragraf (s. 40), tek başına kalmayıp yeri geldiğinde benzerleriyle birlikte düşünülünce, metin için de yük olmaya başlıyor.
Eski zaman söylencelerinden, kutsal kitaplardan insanların bilincine sızan karabasanlar, roman boyunca parça parça anlatılır. Küçük birer öyküsü olan bu yaşantılar Amat’ı ve onun gemi adamlarını tanıtır. Kamarasını ölümsüzlük üstüne kitaplarla doldurmuş Kaptan Diyavol’un gerçekdışıymış gibi gelen kişiliği; karısının ölümüyle Kırbaç Süleyman’ın yüreğine saplanan zehir; birçoklarına göre Kırbaç Süleyman Reis’in gemide kalmasının nedeninin Kaptan’ın bir hazine değerindeki kitaplarının oluşu; belki de arada geçen dehşetli deniz savaşları; romanın sonunda Kırbaç Süleyman’ın dayanamayıp Kaptan’ın tek yasak kitabını açıp okumaya başlaması yüzünden gördüğü ceza, bu öykülerin ilgi çekenleri arasında sayılabilir.
Arada sert göndermeleri de var Amat’ın. Azap Kapı’dan yol verilmeden önce koca şehre bakıp söylenen çorbacı, gemicilerin korkunç hayatları yanında, yalılardaki kibar adamların, köşklerde ve kasırlarda uyuyup rüyalarında cariyeler peşinde koşanların, kanla beslenen, ruhları ve vicdanları kirli şehirlilerin, sonunda getirilen ganimete nasıl olsa el koyacak olanların şehrine karşı, “Konstantiniye’ye kan getirin!” diye ilenir.
Demek Amat gerçekse, kimin gerçeği, diye de sorulabilir. Roman bunun yanıtını veriyor aslında…

SEMİH GÜMÜŞ

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4591

Bu kitabı paylaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: