SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

İşkenceci- Alev Alatlı

Posted by savaska Ekim 26, 2009

işkenceci- alev alatlıİşkenceci- Alev Alatlı
Alfa, 2002, 4. baskı, 108 sayfa

Alev Alatlı, “Bu kitabın adı, yanlış,” diyor, “kitabın amacını aşan bir isim ‘İşkenceci.’ Belki de, ‘Oğul’ gibi, hatta ‘Ağa oğlu’ gibi bir isim daha iyi olurdu. Güneydoğu’da 1960 askeri darbesinden sonra çıkarılan 4753 sayılı sözde Toprak Reformu kanunun perişan ettiği Demokrat Partili bir toprak ağasının tek oğlu olarak doğan bebeciği, işkenceciye dönüştüren süreci anlatır çünkü. Belki de yeni baskılarda adını değişti…

“Türkiye´de işkence gören ile işkenceci arasındaki fark, Birinci Şube´de tutukluyu polis memurundan ayıran, kötü kontrplak kadar incedir. Mazlumla zalim her zaman yer değiştirebilirler. Çünkü bu ülkenin insanı “mezalim”e tepki göstermeyecek kadar zalim olabilir.” – Alev Alatlı- (Arka Kapak)

Tadımlık: 

Okuldan atarlar mıydı, bilemedi. Kendisi gitti, okuma kitaplarındaki tasvirler gibi bir öğretmen oldu: Lacivert tayyörlü, alçak topuklu, beyaz gömlekli, sıkı topuzlu. Renkleri unuttu, siyah beyaza döndü. Cetvel kadar düz, pergel kadar mutlak oldu. Okul müdürlerinden sonra, çoğu zaman ona rağmen, en çok sözü geçen oydu. En erken gelen, en geç giden oydu. Öğretmenler marşı onun için yazılmıştı,

“Öğren, öğret halka hakkı, gürle coş!”

Taşlaşmış toprak bahçeyi dolduran, kendilerine son süslerini vermiş kenar mahalle verilerine hazzetmeyerek baktı. Ününden ürken kalabalık bakışından cesaretlendi, hareketlendi. Kasketli, altın köstebekli biri, mongoloid olduğu yüzünden akan oğlunu çekerek yaklaştı.

“Eti senin, kemiği bizim, hoca’nım,” diye yılıştı. Sesini alçalttı,

“Sen bizi memnun et, biz de seni.”

“Anam, artık ne olursa senden olur!” Hizmetçi kılıklı kadın azman ellerini hamile karnına çekti, orasına burasına yapıştırdı,

“Biz fukarayık, bir umudumuz bundadır. Evini neyini temizlerim, anam. İş ki sen bunu okut!”

Şarkıcılığa namzet, gözleri her tarafta, dudak boyası sıvaşık genç kız, bacaklarının arasından çıkmamakta ısrarlı kardeşinin kulağına yapıştı,

“Öp öğretmeninin elini!”

Çocuğun tükürüğünü ıskalayamayınca delirdi, beynine beynine indirdi,

“’mına koyyım! Ne vuruyon be!” haykırdı çocuk. Gözü Merafet Öğretmen’e ilişti,

“Hepinizin ’mına koyyım!”

Bahçenin dışına kadar sürükledi ablası, daha ilk günden mimlenmesini istemiyordu.

İyi bir aileden olduğu kızının başını bağladığı enli tafta kurdeleden belli, incili, ruganlı, permalı ev hanımı diğer velilere sürünmemeye çalışarak yaklaştı,

“Allah sabır versin, hoca’nım,” Merafet Öğretmen’den yana olduğunu belirtti,

“Pek de…” kalabalığı süzdü, yüzünü buruşturdu, “pek de düşük seviye, değil mi?” boynunu büktü, kırıttı,

“Sizin gibi bir muallime, çok daha seviyeli okullara lâyık!” Kendisinin de bu kalabalığın içinde yer almış olma nedenini açıklamak istermiş gibi alelacele ekledi,

“Tabii, memuriyet bu. Benim eşim de, Aylin’in babası,” kızını öne sürdü,

“Öp öğretmeninin elini! Adliye’de başkâtiptir. Biz de buraya tayin edildik. Ankara’dan,” elini uzattı,

“Benim adım, Ayten.”

Kenar mahalle velileri Merafet Öğretmen’in elini sıkmayı başaran veliden uzaklaştılar, bir halka oluşturup seyretmeye koyuldular.

“Aylin okumasını biliyor, öğretmeni,” sürdürdü kadın, “öğretmenini hiç üzmeyecek, değil mi kızım?”

Cevap yerine, yüzünü nenesinin koluna saklamayı yeğledi çocuk. Bir bacağını diğerinin arkasına doladı, tek ayak üstünde kaldı. Düşmesin diye de yaslandı. Ayten Hanım sinirleniverdi.

“Doğru dur! O ne biçim duruş öyle!”

“Nasıl olsa öğrenir,” dedi, Merafet Öğretmen, aklı başka yerdeydi, “Biz bütün çocuklarımızı vatana hayırlı evlâtlar olsunlar diye yetiştirmeye gayret ederiz.”

“Ah, tabii, muhakkak!” dedi, Ayten Hanım, biraz bozularak.

Hizmetçi kılıklı veli, bozulmasını hayra yordu, yanındaki kadının böğrünü dirsekledi,

“Gördün mü bak,” dedi, duyulmasını istediği bir sesle, “ne güzel konuşur hoca’nım!”

Ayten Hanım altta kalmak istemedi.

“Ne güzel söylediniz! Hoca’nım tüylerim diken diken oldu vallahi.” Diken diken olmuş tüylerini gösterdi,

Biz Anadolu’da çok gezdik, eşimin vazifesi icabı, tabii. Allah sizi inandırsın, Türk köylüsü kadar sadık, vefakâr insan yoktur! Öl deyin, ölsünler sizin için! Eşime bir işleri düşmeyegörsün, artık nasıl karşılık vereceklerini bilmezler!”

Devlet memurundan, devlet memuruna kinayeyi hissetti, sıkıldı Merafet Öğretmen. Saatine baktı,

“Müsaadenizle,” dedi, “zil çalmak üzere.”

Döndü, Abdurrahman Ağa ile burun buruna geldi.

“Hele, hoca’nım,” başladı, İşkenceci’nin babası, Mintanı, yeleği tespihi ânında gördü,

“Sonra, daha sonra!” elinin tersiyle itekledi, kendisine yol açtı Merafet Öğretmen.

“Hazır ol!”

İtiş kakış toparlandı çocuklar.

“İstiklâl Marşı! Ses veriyorum!”

“Kork-maaa!” çığırdı, Merafet Öğretmen,

“Kork-ma!”

Taş kesildiler.

“Kor-ma,” düşmanlarını çağrıştırdı, “sönmez” yufka tandırını; “bu” buydu, “şafak”ı bilemedi, “larda”yı bilemedi, “yüzden”i bilemedi, “al”, sünnet yorganının rengiydi, “sancak”ı bilemedi İşkenceci. Bildikleri, yani kan davası, sünnet yorganı, bir araya gelemedi.

“Sönmeden”, tandıra atılacak tezekti, “yurdumun”, yurttu işte, İstanbul mu, esas memleketi mi bilemedi, “üstünde” altındayı çağrıştırdı, “tüten” ateşi, “en son”u bilemedi, “ocak”ı çamaşır kazanından bildi.

Memleketteki tandır sönerse, tüter, ocak yanmazı düşündü.

“O”yu işaretparmağından bildi, “benim”i kendinden bildi, “millet”i camiden bildi, “yıldız” ile “parlayacak”ı geceden bildi, “ancak”ı bilemedi.

Milletin bir yıldız vardı, parlıyordu.

“Çatma” çatı çatmaktı, “kurban” bayramdı. “Kurban olayım” nenesi derdi, “çehre”yi bilemedi, “ey”i iyi sandı, “Nazlı” halasının adıydı, “hilâl”i ramazandan bildi.

Çatı, kurban, nenesi, ramazan bir araya gelmedi.

“Kahraman” babasını alan askeri çağrıştırdı, “ırk”ı bilemedi, “bir”i bildi, “gül” çiçekti, “ne”yi bildi, “kanlarımız”ı bildi, “sonra”yı bildi, “helâl” babasının karısıydı, “Hakkı’dır” kâhyanın ismiydi, “Hakk’ka”yı bilemedi, “tapan”ı bilemedi, “millet”i camiden biliyordu, “istiklâl”i hiç bilemedi.

Gül fidanının yanında askeri jip, Sarılar’ın vurduğu amcaoğlunun kanlı gömleği, anası, amcası yan yana geldiler.

“And”ın nasıl bir içecek olduğunu ne o zaman, ne daha sonra bildi.

“Türk”ümü bildi, “doğruyum” eşkiye çağrıştırdı, “çalışkan”ımı bildi.

“Yasam”dan mahkeme kastediliyordu, “küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak”tan büyüklerin küçükleri mahkemeden kurtarmalarını anladı. “Yurt”u, “millet”i, memleketinde kalmıştı, “özümden çok sevmektir”i bilemedi.

“Ülkü”m birisinin kızıydı, “yükselmek” ilçe başkanıydı, “ileri gitmek”, traktör ileri giderdi.

“Varlığım” altın bilezikti, “Türk varlığına”, Türklerin altın bilezikleriydi, “armağan” memleketteki ölü yıkayıcısı kocakarıyı hatırlattı; bazı ölüler üzerlerine su döküldükçe güzelleşirler, bazıları da çirkinleşirlerdi. Ölüler güzelleşti mi, “Allah hepimize öyle ölüm armağan etsin,” derdi.

“Ey”, iyi idi, “bu”yu bildi, “sağlanan”ı bilemedi, geldiği yerde dağ yoktu, “ulu”yu bilemedi, “Atatürk” kulağındaydı, “açtığı yolda”, çeşmenin yolu hâlâ açılmamıştı, “kurduğum” çadırdı, “ülkü” nasıl kurulur bilemedi, “gösterdiğini” bildi, “amaç”ı bilemedi, “hiç durmadan”ı bildi, “yürüyeceğim”i bildi” neyi içeceğini bilemedi.

Yan yana koydu, hiçbirini bilemedi.

Kafdağı’nın ardındaki adam yine dikti görmeyen gözlerini,

“Obskürantizm,” diye söylendi, “bu bir cinayet!”

İŞKENCECİ
Alev Alatlı
Alfa Yayınları
4. baskı, Şubat 2002, Sf. 40-45 (alıntı:http://www.tutunamayanlar.net/forum/iskenceci-alev-alatli-t1472.0.html)

ALEV ALATLI: 

1944’de, İzmir’de dünyaya geldi. Ankara’da başladığı ilkokulu, babasının mesleği dolayısıyla ülkenin muhtelif okullarında tamamladı. Ortaokuldan sonra da babasının ateşemiliter olarak Tokyoya gönderilmesi Alev Alatlı’nın da Tokyo macerasını başlattı. Lise’yi Amerikan Kolejinde bitirdi. Daha sonra Türkiye’ye döndüler ve Alatlı üniversiteyi de Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi-İstatistik bölümüne girdi.

Üniversite’yi bitirdikten sonra yüksek lisans yapmak üzere Amerika’ya gitti. Daha sonra doktorasını Felsefe üzerine verdi. Alatlı bu dönemde ilgi duymaya başladığı Düşünce Tarihi ve İlahiyat üzerine Türkiye’ye döndüğünde 5 yıl araştırmalar yaptı. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi ve DPT’de görev aldı. Daha sonra Universty of California, Berkeley’in Türkiye’de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendi. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak “Bizim English” isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardı. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldı. 1984 yılında hep yapmak istediği bir işi yapmak için eve çekildi ve yazmaya başladı.

Basılan ilk romanı “Yaseminler Tüter mi Hala?” Ocak, 1985’de çıktı. “Yaseminler Türer mi Hala?” Eleni olarak doğan, Naciye’ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum’u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir.

İkinci kitabı, “İşkenceci” bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da “şiddet”i ve şiddetin türevi “işkence”yi irdeledi – Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret etti.

Yazar bu eserden sonra Türkiye Psikoloji de denilebilecek eserler meydana getirmeye başladı. Bu bağlamda “Or’de kimse varmı?” adlı dört ciltlik kitabını yayımladı. Yazar bu kitap hakkında şunları söylüyor: “Or’da kimse var mı? Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992’de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or’da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır – sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama “fuzzy”dir. “Fuzzy” yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. “Hem solcuyum hem de sağcı” dediği için dışlanmış, ne Şiran’a ne de Selahattin’e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu “Holistic” ya da “bütüncül” düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar.” (KAYNAK: http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1270)

ESERLERİ:

Roman

  • Yaseminler Tüter Mi Hala? (1985)
  • İşkenceci (1986)
  • Kadere Karşı Koy A.Ş. (1995)

          Or’da Kimse Var mı?

  • 1. Viva La Muerte (Yaşasın ölüm) (1992)
  • 2. Nuke Türkiye (1993)
  • 3. Valla Kurda Yedirdin Beni (1993)
  • 4. O.K. Musti Türkiye Tamamdır (1994)

          Schrödinger’in Kedisi

  • 1. Kabus (2001)
  • 2. Rüya (2001)…

         Gogol’un İzinde

  • 1. Aydınlanma Değil Merhamet!.
  • 2. Dünya Nöbeti (2005)
  • 3. Eyy Uhnem Eyy Uhnem (2008)

İnceleme – Deneme

  • Aydın Despotizmi (1986)
  • Eylül 1998
  • Hayır Diyebilmeli İnsan (2005)
  • Şimdi Değilse Ne Zaman.
  • Hollywood’u Kapattığım Gün (2009)
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: