SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Yanık Saraylar – Sevim Burak

Posted by savaska Mart 27, 2010

Yanık Saraylar – Sevim Burak
YKY, 4. baskı, İst.2009, 90s.

Altı hikayeden oluşan küçük bir öykü kitabı. Ancak bilindik öykülerden farklı bir yapıda anlatılar bunlar. Kapalı, anlaşılması güç, şiirsel, klasik cümle yapını bozan, yer yer büyük harflerle , mısralarla, modern zamanların  insanı gibi karmaşık bir yapıda… Bilinç akıyor, tutunmak bu anlatıya  zor; yanık saraylara tutunmaya çalışanların, yalnızların, mırıldananların, kalabalık içinde kaybolanların anlatıları….Sedef Kakmalı Ev, Pencere, Yanık Saraylar, Büyük Kuş, Ay Ya Rab Yehova, Ölüm Saati…

Sevim BURAK (1931-1983)
Alman Lisesi’nin orta bölümünü bitirdi. Kitapevi tezgahtarlığı, terzilik, mankenlik gibi işlerde çalıştı. iş hayatına atıldı. Terzilik, mankenlik, kitapevlerinde tezgâhtarlık yaptı, bir giyim atölyesi açtı, kapattı. Ressam Ömer Uluç’la evliyken bir süre Nijerya’da yaşadı. İki kez evlenip ayrıldı.

Edebiyat hayatı, 1951’de Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanan “Büyük günah” adlı öyküsü ile başladı.

Hikaye, roman ve oyunlarında, dilin sınırlarını zorlayan, görselliğin ağır bastığı anlatımıyla, aynı kişilerin ve şeylerin değişerek tekrar tekrar boy gösterdiği, çok renkli ve sıkı örülmüş bir dünya yarattı.

1950-1960 yılları arasında dergilerde yayımlanan öyküleriyle ilgi çeken Sevim Burak’ın “Yanık Saraylar” adlı kitabının çıkışı 1965 yılının edebiyat olayı olarak görüldü. On beş yılı aşan bir suskunluk döneminin ardından yayımlanan “Sahibinin Sesi”, “Everest My Lord”, İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar”, “Palyaço Ruşen” adlı eserleri de büyük ilgi gördü.

Yazarın farklı ülkeler görme merakı sonucu ortaya çıkan “Afrika Dansı” adlı öykü kitabı da yazarın edebiyattaki yerini sağlamlaştırdı. Sevim Burak 1983 yılında İstanbul’da öldü…

“Benim hikâyem
her türlü duruma girme
-koşma-atlama-düşme-korku-yorulmadır.
Bu yüzden yazar gibi görmüyorum kendimi.
Yüksek ücret ödeyerek beni izlemeye gelen
seyirciler karşısında ölüm numarası
yaptığı sanılan bir cambaz gibiyim.
Ama yapacak başka bir şey yok yazar için.
Benim için yeni bir hikayeye
başlamak yada şakağıma
tabanca dayamak aynı şey.”
Sevim Burak

Yapıtları:

Öykü:
Yanık Saraylar / 1965
Sahibinin Sesi / 1978
İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar / 1979 
Afrika Dansı / 1982
Palyaço Ruşen / 1983
Ford Mach 1 / 1983

Oyun:
Everest My Lord / 1980

Anı:
Mach 1’dan Mektuplar   kaynak: http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oykucu_hayat/67

……..

Sevim  Burak, Türk öykücülüğünün en “aykırı” ve “farklı” seslerinden biridir. Sadece üç öykü kitabı bulunmasına karşın, kendine has öykü anlayışıyla, özgün bir öykü evreni yaratmayı başarmıştır. Yaşamı boyunca hiçbir edebî iktidara ödün vermeyen, başkaldıran bir sanatçı kişiliği sergileyen Burak, mevcut edebiyat topluluklarının içinde, çevresinde yer almamış, inatla “yeni bir edebiyat, yeni bir dil” oluşturmaya çalışmıştır. Bu anlamda fazlasıyla kişisel bir edebî serüven yaşayan Burak’ı Türk öykü geleneğinde bir akımla, grupla ilişkilendirmek imkânsızdır.

          Öykülerinde “anlam”ı ve “hikâye”yi tümüyle reddedip dilsel/biçimsel denemeler peşine düşen Burak’ın öykü dünyası “şifre”lerle döşelidir. Öyküleri tümüyle kapalı, örtük, hatta zaman zaman da “şahsî”dir. Bu yüzden de öykü dünyasının deşifresi zordur. Zaten o da anlaşılır olma peşinde değildir. O ortaya çıkan şeyin neye benzediği ile değil, “yazı”nın kendini yansıtıp yansıtmadığı ile ilgilidir. Çok okunmayı bir zaaf olarak kabul eden Burak, “halka inmiş yazar” sözünü bir yazarı eleştirmek için kullanır. Seçtiği edebiyat anlayışıyla edebiyat dünyasının yerleşik anlayışlarını, iktidar düzenini reddeden Burak’ı, edebiyat dünyası/iktidarı da kendi bünyesine kabul etmemiş, yazdıkları yayın aşamasında bile engelle karşılaşmıştır. Bu da onun yalnızlığını, kırılganlığını ve doğal olarak da başkaldırısını derinleştirmiştir.

           Öykü serüveni

İlk kitabı “Yanık Saraylar” (1965) yayınlandığında kelimenin tam anlamıyla olay olur. Anlamı ve dili reddeden, kapalı ve alışılmadık biçimsel üslûbuyla tartışılır. Kitaptaki özellikle Ah Yarab Yehova ve Sedef Kakmalı Ev öyküleri, ayrıntı zenginliği, kurgu orijinalliği ve anlatım yetkinliği ile usta bir öykücünün habercisidir. Ama Sevim Burak bu kitaptan sonra edebiyat piyasasından çekilir. Hem de tam on yedi yıl. (Bu arayı daha sonra mektuplarında, “Türk halkını protesto ettim” diye açıklayacaktır.) İkinci öykü kitabı “Afrika Dansı” ise 1982’de yayınlanır. Bu ara onun öykü dünyasından çok şey götürmüştür. “Afrika Dansı”, “Yanık Saraylar”ın seviyesini tam olarak tutturamaz. Kitap kuşkusuz güçlü, nitelikli bir yazarın elinden çıkmıştır. Ama Burak anlamı büsbütün örtmüş, anlatımı iyiden iyiye “şahsî”leştirmiştir. Son öykü kitabı “Palyaço Ruşen” ölümünden sonra 1993 yılında yayınlanır. (Ölümü: 31 Aralık 1983). Ne var ki “Palyaço Ruşen”i bir öykü kitabı saymak zordur. Kitabın ilk dört öyküsü değişik isim ve biçimle iki öykü halinde “Afrika Dansı” kitabında yer alan öykülerdir. Burak, bu iki öyküyü “ayırıp” dört öykü yapar. Yani iç içe anlattığı öyküleri bu kez de ayrı ayrı anlatır. Diğer metinler ise öyküden çok, kitabın girişinde de belirtildiği gibi, “öykü parçaları”dır. Yine de “Palyaço Ruşen”, onun öykü anlayışını anlamamıza yardımcı olacak önemli bir ipucu kitabıdır. Sevim Burak’ın öyküleri yanında “Sahibinin Sesi”(1982) “Everest My Lord”(1984) adlı oyun ve romanı da bulunmaktadır.

Sevim Burak’ın öykü serüveni de ülkemizdeki pek çok öykücü gibi yükselen değil düşen bir başarı grafiği izlemiştir. İlk kitabı “Yanık Saraylar”ı daha sonraki çalışmalarında bir türlü aşamaz. Bu da onun biçimsel arayışlarını büsbütün çığırından çıkarmasına, hezeyanlara, sayıklamalara varan bir uç noktaya taşımıştır. Yarattığı o dünyada çok özel hassasiyetler, sadece kendisinin anlayabileceği duyarlılıklar üretmiş, öyküsüne yeni pencereler açamamıştır. Burak, mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla, öyküye ara verdiği bu on yedi yıl boyunca “Mach 1” adlı bir roman üzerine çalışır. Ama romanı bitiremez. Bir taksiyi konu olan romanı öylesine problem eder ki âdeta bu onun öykücülüğünün sonu olur. Romanı bitirmeye odaklanmış bilinci, öykü dünyasını gittikçe köreltir. “Mach 1” notlarını daha sonra “Palyaço Ruşen”de parça parça “öyküler” olarak yayımlar. Böylesine çalkantılı, sıkıntılı bir edebî serüven yaşayan Burak, bir yandan da hastalıklarla boğuşmaktadır. Sonuçta öyküsünün çerçevesini tam olarak oluşturamadan arkasında sadece üç öykü kitabı bırakarak elli iki yaşında hayatını kaybeder.

Umutsuzluk, yalnızlık, kıstırılmışlık, ölüm, ezilen kadın…

Umutsuzluk, yalnızlık, kıstırılmışlık, acı, ölüm, karamsarlık, iletişimsizlik, hayatın anlamsızlığı, intihar, geçmişe özlem, ezilen kadın, Tevrat onun öykülerinin ortak temaları olmuştur. O, güzellikleri, mutlulukları değil, acıları, yalnızlıkları, ölümleri anlatır. Birey, acımasız toplumsal-sosyal düzende yapayalnızdır. Onun bu kıstırılmışlığı içerisinde bir çıkış yolu da gözükmemektedir. Ne kendisini tanıyabilmekte ne de çevresinde olup biteni kavrayabilmektedir. Katillerini bilmediği bir cinayet/işkence olayında o sadece “kurban”dır. Ve bütün bunlardan sonra da o kaçınılmaz kaderini yaşar.

Burak, öykülerinde hayatın “trajik”liğini hatırlatmayı, dahası, sarsıcı bir uyarıyla sorgulamayı gündeme getirir. Çünkü mekanikleşmiş insan bunun ayrımında değildir. O insanların yaşadığı ama öylesine bir şeymiş gibi dile getirdiği gerçeklerin arka plânını irdelemeye çalışır. Onun öykülerinde hayat tam bir karabasandır. Orada mutluluk, huzur yoktur. Sadece acı ve yalnızlık vardır. Bir taraftan acımasız toplum, bir taraftan “uğraş düzeni”, bir taraftan da kent, insanı boğar, nefes aldırmaz. Özellikle “Afrika Dansı”daki Foto Febüs öyküsü Burak’ın “hayat” olgusuna bakışını yansıtır. Bu öyküde “ayna” ve “fotoğraf” imgeleri üzerinden, hayatın felsefesi yapılır. Aynaya bakmak, kendini, hayatı keşfetmek anlamında işlenir. Ama aynaya çok yakından bakıldığında bir körleşme yaşanır ve bakanlar kendi gerçekliklerini aynada net bir şekilde göremezler. Bu yüzden aldanırlar. İnsanlar nikah törenlerinde mutluluklarını tespit için fotoğraf çektirirler. Oysa çektirdikleri gerçekten bir mutluluk fotoğrafı mıdır? Bu insanları ileride ne beklemektedir? Bunu fotoğrafı çektirenler değil, sadece ömrü bu fotoğrafları çekmekle geçmiş Foto Febüs bilir. Bu fotoğrafta yansıyan mutluluk değil, hayatın acı gerçekleridir. Çünkü “iğneli fıçıdıdır, hayat,” bunu ancak Foto Febüs görür. O geleceğin acılarını bu günden kaydeder. “Kazık kadar oluncaya kadar başlarına gelecek olayları, o iğneli fıçının verdiği ızdırabı…” Oysa o fotoğraflara iyi bakılsa “iğneleri görür gibi olursunuz.” Bu sadece fotoğrafçının marifetidir. Ama insanlar henüz hayatın gerçeklerini bilmedikleri için sıradan bir şeymiş gibi gidip fotoğraf çektirirler. Bütün bunlardan dolayı Burak’ın kahramanları umutsuz, yalnız ve acılar içerisindedir.

            Onun öykülerindeki ana temalarından biri de “ölüm”dür. Örneğin “Yanık Saraylar” tümüyle bir ölüm kitabıdır. Onun ölüme bakışını şöyle özetlemek mümkündür: Eğer ölüm varsa ve kaçınılmazsa her şey boştur. O özellikle insanı ölüme götüren, ölümü normalleştiren tecrübelerle ilgilidir. Bunlardan ilki insanların çevrelerinin boşalmasıdır. Bu insanlar çok sevdiklerinin ya da yakınlarının ölümüyle birlikte boşlukta kalır, hayat onlarda anlamını kaybeder. Kahramanlara ölümü özleten diğer bir neden de hayatın “hiç”liği, anlamsızlığıdır. Onun kahramanları bu dünyada “bir hiç için yaşanır mı?” diye düşünürler: “Bu kadın kolu için yaşıyor; bense paltom için yaşıyorum. Fakat bir hiç için yaşanır mı diye düşündü.” (Yanık Saraylar, S. 58). Bu yüzden “asıl sorun yaşamaktır.” Burak “Afrika Dansı”ndaki On Altıncı Vay öyküsünde yine ölüm olgusunu tartışır. Burada ölümün kaçınılmaz olduğu, eşyaların ve önlemlerin ölümden insanı kurtaramayacağı vurgulanır.

Ölüm bu kadar gerçek ve kaçınılmaz olmasına rağmen insanlar ölüm olgusuna ilgisiz, duyarsızdırlar. Sanki ölüm yokmuş gibi yaşarlar. Oysa her tarafta ölümün izleri vardır: “Karanlıkla ölümün kesiştiği saatte ölümlü caddede tuhaf gülümsemeli afişler ortaya çıkar.” (Yanık Saraylar, S. 53). Nikah merasiminde eğlenmekte olan insanlar, “küçücükler mücücükler mezarı önünde biraz dururlar.” (Yanık Saraylar, S. 53). Ama ölümü yine algılayamazlar. Hastahaneler ise insanın ölüme en çok yaklaştığı mekanlardır. Burak, “Afrika Dansı” öyküsünde “hastane”leri odak alıp buralarda insan hayatının nasıl anlamsızlaştığını, önemsizleştiğini vurgular.

            “Ezilen, mutsuz kadın” onun öykülerinin bir başka önemli temasıdır. O hep mutsuz kadınları yazar. “Yanık Saraylar”ın ilk öyküsünde, hayatı mutfakta başlamış mutfakta bitmiş evin hizmetçisi Nurperi Hanım’ın dramı anlatılır. “Yıllar yılı Ziya Bey’in evinde mutfakla merdiven arasında oyalanıp,” bir ömür geçirmiştir. Sonunda evin sahibi Ziya Bey ölünce yapayalnız kalır. Ev de mirasçılar arasında paylaşılır. Pencere adlı öyküde intihara hazır kadınlar vardır. Öylesine mutsuzdurlar ki aslında “aşağı atlamaları” gerekir. Pencereden karşıdaki kadını izleyen kahramanımız, intihar etmeyen kadına kızar: “O hep bana bakıyordu. Ne istiyordu benden? Onu öylece alıp götürdüler. Yemek odalarında, mutfaklarda, sandık odalarında gene bağırtacaklardı. Yarın terasa çıkıp çamaşır asacaktı.” Bu yüzden kadınla ilgili şunu düşünür: “Kendisini terastan ya da pencereden aşağı atmasında bir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranış gibi geliyor.” (Yanık Saraylar, S. 31). Bu öyküde kendisine böylesine zulmedilen kadın, başkaldıracağına (intihar) boyun eğmeyi seçer. Büyük Kuş’da yine sevgilisini kaybeden kadın, son bir umutla Kent’e sarılsa da onda da mutluluğu bulamaz. Kent, kadının sevgisine karşılık vermez hatta boğarak onu öldürür. Ah Yarab Yahova’da ailesinin istememesine rağmen Müslüman bir erkekle evlenen Yahudi kız Zembul’un trajedisi anlatılır. Bilal onu bir türlü nikahlamaz. Kızın sonu mahallede çıkan bir yangında kül olmaktır. Yanık Saraylar öyküsünde ise bir başka mutsuz kadın “daktilo kız” anlatılır. Kızın sevgisine Baron karşılık vermez: “Ben bu hayatı dişimle tırnağımla kazandım Sokakta bulmadım Yüz gün mücadele ettim Siz bir erkeksiniz Tam bir erkeksiniz İstediğiniz yerde yatabilirsiniz Bense bir canavar değilim Bir kadınım dedi.” (Yanık Saraylar, S. 68-69). Ama kadınlar bu kıstırılmışlık içerisinde bir çıkış yolu bulamazlar. Kaderleri bu erkeksi, boğucu dünyada hep ezilmek, yok olmaktır.

Hep kendini anlatır

Sevim Burak’ta yaşam ve sanat iç içedir. O öykülerinde tümüyle yaşadıklarından beslenir. Hastalıklarını, ailesini, daktilosunu, Kuzguncuğu ve yaşadığı acıları, çelişkileri öykülerine yansıtır. Hatta tüm kafa karışıklıklarını, bunalımlarını.. Hayatının bittiği yerde ise hayaller, rüyalar başlar. Ama kimi ve neyi anlatırsa anlatsın özne hep kendisidir. Bazen kendi ad ve soyadını (tersinden de olsa) öyküye geçirmekten çekinmez. Yanlış anlamayın bu benim demek ister sanki: “GİZLİCE ÇIKARILAN BİR CESET Mİ OLACAĞIM Ö L Ü  M İ V ES  K A R UB (tersinden Sevim Burak NT.) G E L İ Y O R  M U O L A C A Ğ I M (Afrika Dansı, S. 13). “Sensin-Sevim’sin-Karanlıktasın.” (Yanık Saraylar, S. 169). Geçirdiği kalp ameliyatlarını ayrıntılı olarak öykülerde işler. Epikriz kâğıdından rontgen/tahlil sonuçlarına kadar. “Hastanede Canan Efendigil benim Afrika Dansı’nı okumuş, öyküdeki raporlar onun bana verdiği Kateder raporlarıydı o yüzden çok beğenmiş.” (Mach 1’dan Mektuplar, S.182). “Biliyorsun Nebahat Teyze Yanık Saraylar’daki “Daktilo kız” tipiydi. Ne tuhaf değil mi, hem benim hikâyelerimin kahramanı hem de onları daktiloya yazan insan… Aslında yeni çıkacak olan Afrika Dansı kitabımdaki “Bir Gece Yemeği” öyküsü de onun hayatı…” (Mach 1’dan Mektuplar. S.193).

            Öykülerinin önemli bir teması olan Kuzguncuk ve Tevrat da onun kendini, çevresini anlatma çabalarının bir yansımasıdır. Çünkü Burak’ın hayatının önemli bir bölümü (özelikle çocukluğu) Kuzguncuk’ta geçmiştir ve anne tarafından Yahudi kökenlidir. Amerika’da yaşayan oğluna yazdığı mektupta şöyle der: “Niçin Yahudi lobisine girmiyorsun? Anneannenin Yahudi olması yeterli… İsrail’e bile gider en üst düzeyde iş bulursun… Daha alâsı Amerika’daki Yahudilere Yahudi olduğunu söyle… İstikbalini garantiye al, sana iş de bulurlar, eğer kâğıt istiyorsan, sana Kuzguncuk Sinegog Hahamından iki şahitle, Yahudi ana kökenli olduğunu bildiren bir kâğıt göndereyim, bu yeterli…” (Mach 1’dan Mektuplar, S. 218). Bilindiği gibi Osmanlı döneminde Kuzguncuk bölgesi Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir. Öykülerinde 1930’ların Kuzguncuğunu anlatan Burak, dolayısıyla Yahudileri eksen alır. Yahudi teması ise öyküsünde ağırlıklı olarak yer alır: “Kuzguncuktaki bütün Yahudilerin adları tekrarlanarak Kuzguncuğun elli altmış yıllık bir tarihi canlandırılıyordu o hikayede. AH YA RAB YEHOVA İDİ ADI.” (Mach 1’dan Mektuplar, S. 56). “Bu haneler senin Yahudi komşularının hanelerine benziyor mu cevap yok psi psi psi gel benim Yahudi kedim zavallı Yahudi kediler Hakikat Şu. Bu yahoudi kedilerinin yaşamaları pek bedbaht bir yaşamaktır Pek acınacak bir yaşamaları vardır” (Afrika Dansı, S. 57). Tevrat’sa onun beslendiği önemli bir kaynaktır. Tevrat’ı hem biçimsel hem de tematik  yanlarıyla öyküsünde değerlendirir Bu nedenlerden dolayı onun Kafka’ya tutkunluğunun arkasında (“benim ustam Kafka’dır”) sadece edebî anlayış örtüşmesi değil belki daha çok ruhsal/dinsel örtüşme yatmaktadır. Yahudiliği bir ortak yazgı olarak onu Kafka’ya ulaştırır. Ama burada şunu da belirtmekte yarar var; hayatı boyunca her türlü iktidarın (edebî iktidar da dahil) uzağında durmuş bir yazar için dinsel bir iktidara yaslanarak oradan hız aldığını söylemek Sevim Burak’a haksızlık olur.

Sevim Burak kendinden, çevresinden yola çıkarak, biriktirdiklerini düşler ve sezgilerle dönüştürüp bir başka gerçeklik oluşturmak peşindedir. Ama kendisinde karşılığı olan kimi izlenimlere fazlasıyla değer verdiği görülür. Bütün çağrışımları ve onların denetimsiz yankılarını kâğıda geçirerek bunlarda bir değer vehmeder. Bazen iyiden iyiye sayıklamaları, bilinçaltı fotoğraflarını, seslerini, kokularını kâğıda döker. Yaşama sıkıntısını sembollerle aşmaya çalışırken, alışılageldik kalıplara başkaldırır ama kimi zaman ortaya yeni bir değer koyamaz.

Biçimsel arayışlar, gösterme, dil ve kapalılık

Onun öyküleriyle ilgili “zor okunur”, “anlaşılmaz”, “fazlasıyla kapalı” yorumları yapılır. Gerçekten de öyledir. Öyküleri kendisini kolay ele vermez. Ama onun “anlaşılmak” gibi bir amacı, gayreti yoktur. Sadece yazmak ister o kadar. Gerisini düşünmez. Oğluna yazdığı bir mektupta, “Her şey bizden önce yapılmış ve her şey yaşanmış, ona yeni bir biçim vermek kalıyor,” diyen Burak, anlatacağı olayları sıraladıktan sonra “bütün bunlar benim bulduğum teknik üslupla hallolacak” yargısını belirtir. Bu da beraberinde en uç noktalara kadar varan arayışları getirir.

Çağdaş insanın parçalanmışlığını, umutsuzluğunu ve kaçınılmaz yalnızlığını anlatan Burak’ta bu parçalanmışlık ve karamsarlık bir “biçim” olarak dışlaşır. Bu yüzden anlatımı kırar, büker, flulaştırır, kimi zaman ise büsbütün karartır. O tema ile biçim arasındaki uyumu mükemmel bir şekilde bir araya getirir. Anlattığı kahramanların ruh hali aynı zamanda öykünün biçimini de belirler: karanlık, anlaşılmaz, karamsar. Ona göre, yaşadığımız çağda her şey boşluktadır ve anlamsızdır. İnsan ruhu/bilinci parçalanmış ve yaralanmıştır. Parçalanmış ve yaralanmış bir bilinç ise ancak aynı gerçeklikle ifade edilebilir; kopuk, eksik ve anlamsız. İnsan iletişimsizliğinin biçimsel bir yansıyışıdır bu. Söz/anlam/dil insan iletişimsizliğini gidermeye yetmediği için o arayış içerisindedir.

Bütün bunlardan dolayı Sevim Burak’ın yazdıklarını bir türle sınırlandırmak/tanımlamak zordur. “Everest My Lord”un girişinde “Roman 3 Perde” demesi, onun yazınsal türlere olan başkaldırısına işaret eder. Kitapta hikâye, resim, oyun, senaryo birbirine karışmıştır. O kimi zaman yazdıklarının öykü-hikâye olup olmadığından bile emin değildir. Daha doğrusu bunu önemsemez. Onun “Ben hikâye mi diyelim, roman mı diyelim, anekdot mu diyelim her neyse, yazdığım (yahut da yaptığım işler) …” sözleri bunu açıkça ortaya koyar. Bunların öykü olarak adlandırılmamasına aldırmaz bile. Hatta bir yazarın “bunlar öykü değil metin” demesi çok hoşuna gider.

          Sevim Burak öykülerinde, anlamı, söz sağanağından ve alışılmış anlatı kalıplarından çıkarıp minyatürleştirmeye, hatta şifrelemeye çalışır. Dili bir “anlam aktarıcı” olarak görmez. Onun kâğıda ifade edilmiş/yazılmış formundan görüntüsel/resimsel bir başka şey çıkarmayı hedefler. O öykülerinde tümüyle dilin “görüntü” gücüne yaslanmaya çalışır. Bu elbette “sözün” anlamını yitirdiğine ilişkin bir göndermedir. Bu yüzden anlatmak değil, sadece “göstermek” ister. Kimi kez sadece tek bir kelime yazar. Bütün bir öyküyü kelimelerden oluşturur. Cümle kurmaz. Bu görüntülerin arka arkaya getirilmesiyle “göstererek” bir anlam yaratmaya çalışır. Kamera, objektif, kahramanların, çevrenin, mekanın üzerinde gider gelir. Hiçbir konuşma, diyalog yoktur. Sadece fotoğraflar aktarılır: “ŞATO/TEPE/ÇAYIR/TÜFEK/AVÇANTASI…” (Afrika Dansı, S. 84). Kalemi bir kamera gibi kullanan Burak’ın öyküleri bir çevirim senaryosu gibidir. Bu tekniğin kapısını çaldığı sanat dalı ise elbette sinemadır.

Öykülerinin Kaynakları:

Onun öyküleriyle bilinç akımı, ikinci yeni, Kafkaesk, gerçeküstücülük, akımları arasında ilişki kurulur. Kuşkusuz bütün bunlar doğrudur. Ama yeterli değildir. Onun öyküsünü açıklayıcı en önemli akım tiyatrodaki “Absürd/Uyumsuz Tiyatro”dur. Çünkü Uyumsuz Tiyatro’nun Batı’da estirdiği hava Sevim Burak’ın öykü anlayışını “belirlemiştir” diyebiliriz. Dil’e bakışı, görselliğe yaslanan anlatısı ve Uyumsuz Tiyatro’cuların kullandığı tüm temalar bunu açıkça ortaya koyar. Onun otobiyografik öyküsü Afrika Dansı’nda kahramanın bir “kurtarıcı” olarak Uyumsuz Tiyatro’nun en önemli yazarı Samuel Becket’i düşlemesi boşuna değildir. Ölümle hayat arasında gidip gelen hastayı (Sevim Burak) buradan çekip alacak olan Becket’dir. Burak mektubunda bunu şöyle izah eder: “Ben Afrika Dansı’nda niye SAMUEL BECKET’i aşık olarak seçtim? Benim aradığım erkek oydu. Onun kafasıydı-yaşı başı beni ilgilendirmiyordu.. Demek ki kafa yapısı beni ilgilendiriyor.” (Mach 1’dan Mektuplar, S.178). 

1950’lerde bir yandan İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını bir yandan teknolojinin/sanayileşmenin sarsıcı baskısını üzerinde hisseden Avrupa insanı, Tanrı düşüncesinden de kopuşla birlikte tam bir kendi kendine yabancılaşma serüveni yaşar. Bu bunalım sanat edebiyata bütün unsurlarıyla yansır. Absürd anlayış tam da bu ortamda doğar. Ne Tanrı ne de geçmişin mutlak doğruları artık olmadığına göre, uyumsuzluk, saçma ve acı kaçınılmazdır. Bilinmeyenlerle çevrili hayat içerisinde birey savunmasızdır. Dil de bir anlaşma aracı olmaktan çıkmıştır. Konuşulan sözcükler herkes için aynı anlama gelmemektedir. Geçmişinden, tüm birikiminden kopmuş insan yapayalnızdır. Çevre/kitle/bürokrasi ise insan mutsuzluğunu artırmaktadır. Bu yüzden toplumun her kesiminde topyekün bir çürüme yaşanmaktadır. Gerçek diye bilinenler artık şüphelidir. Gerçek ve düş birbirine karışmıştır. İnsanın git gide vardığı yer hiçlik, boşluk, anlamsızlık olmaktadır. Birey bu kıstırılmışlık içerisinde kuşku,  korku ve güvensizlik içerisindedir. İnsan apaçık tutsaktır. Bireyin, gerçeğin, dilin bitişine işaret eden bu akım, sürüp giden kalıplaşmış hayatın tutarsızlığını/saçmalığını ana tema olarak alırken, düş, fantezya, gerçeküstücülük kullandığı yöntemler olur. Bu akımın en ünlü temsilcileri ve eserleri ise şunlardır: Samuel Becket (Mutlu Günler, Godot’yu Beklerken, Krapp’ın Son Bandı), Eugene Jenosco (Kel Şarkıcı, Gergedan), Harolp Pinter (Doğum Günü Partisi, Gitgel Dolap).

Uyumsuz Tiyatrocular kadın ve erkek ayrımı yapmadan topyekûn insanlığın kıstırılmışlığını anlatırken o kendisinden yola çıkarak, ağırlıklı olarak “kadın”ın kıstırılmışlığını anlatır. Öykülerinin tümünde Uyumsuz Tiyatro etkisini görmek mümkündür. Bu etki oyunlarında daha da belirgindir.

Onun öykülerinde sürrealist temalarında da Kafkaesk yaklaşımlarında izleri vardır. (devekuşu olan Nurperi Hanım, gerçek ve düşün birbirine karışması vb.) Ama bu onun öykülerindeki Uyumsuz Tiyatro etkisini ortadan kaldırmaz. Çünkü Uyumsuz Tiyatro üzerine çalışan eleştirmenler, Joyce, gerçeküstücülük, Kafkaesk, kubizim, soyut resim gibi yazar ve akımların “Uyumsuz Tiyatro”nun kaynakları olduğunu belirtirler. Bu yüzden onun gerek gerçeküstü yaklaşımlarını gerekse Kafka etkisini bu bağlamda değerlendirmek gerek. Çünkü Uyumsu Tiyatro Kafka’yı da kapsar.

Bütün bunlardan dolayı Sevim Burak kendine özgü biçimsel yöntemler deneyen bir yazar olma yanında aynı zamanda Uyumsuz Tiyatrocu’lardan edindiği tecrübeleri aktaran bir “yansıtıcı”dır da. Ama ülkede, yansıttığı yöntemin Batı’da olduğu gibi ne güçlü eleştirmenleri ne de sağlıklı bir edebiyat ortamı vardır. Bu nedenle öykülerine yeni pencereler açamamış, özellikle de Batı’da izlediği yol açıcıların dönemlerinin kapanmasıyla birlikte bir açmaza düşmüştür.

Sonuç olarak Sevim Burak, sadece üç öykü kitabı olmasına ve öyküsünü tamamlamaya ömrü yetmemesine rağmen, arayışları, kurgu yetkinliği ve özellikle “Yanık Saraylar” kitabıyla Türk öykücülüğünde hep kalıcı bir imza olacaktır.

http://tosunnecip.blogcu.com/sevim-burak-oykuculugu-necip-tosun/3118517

……….

Deneysellikte Bir Kadın: Sevim Burak

Yıllar Sonra Sevim Burak

Sevim Burak Yazı Düzenlemeleri / Memet Fuat

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: