SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Otuz Yaşındaki Kadın -H. de Balzac

Posted by savaska Mayıs 7, 2011

Otuz Yaşındaki Kadın -H. de Balzac, Bilge Yayıncılık – İstanbul, 1985, 3. hamur kağıt, 253 sayfa, şömizli sert kapak, 14 cm x 20 cm

Çeviren: samih Tiryakioğlu

Neden, 30 yaşındaki kadın.  Balzac’ın ilk sevgilisi, arkadaşı, metresi, dostu, hatta annesi kendisinden hayli büyük bir kadındır. Felaketlerinde ona arka çıkan, onu önemseyen, ailesinden bulamadığı şefkati ona gösteren. Belki de O’na admıştır Balzac bu romanı…. Realist bir ayzar balzac, ancak romandaki ana kahramanımızın başına gelmeyen kalmaz, trajediler silsilesi… Tesadüfler de romanı biraz romantizm dumanına bürümüş. Beklentimin altında bir roman. Yılmadan, diğer romanlarına Balzac’ın… İnsanlık Komedyası’na…

“”Bu roman “Balzac”ın dehasını en iyi belirten eserlerinden biri” olarak kabul
edilir. Büyük yazar hayat sahnesinden seçtiği konular, kişiler arasından bu
eserine, gerek olayların ilgi çekici yönleri, gerekse ele aldığı kadın
kahramanın kişiliği bakımından, en renklilerini toplamıştır, diyebiliriz.Julie,
Otuzunda Kadın’ın bütün buhranlı ruh halleriyle canlı bir timsali olarak, gözlerimizin önünde yaşarken, onun hayat hikayesinin çeşitli maceralarını meraklı olaylarıyla izliyoruz. Bu hayat oyununda rol alan erkekler de, olayların değişik sahnelerinde, ayrı ayrı portreler halinde, gene sanatçının güçlü kalemiyle canlanıyor. Bu arada Balzac pek az romanında görülen facialara da bu eserinde yer vermiş, bunların yarattığı acı duyguları yüceliğe varan bir sanatla işlemiştir.Balzac “Otuzunda Kadın”ı yazarken bir yaş sınırı koymuş olmakla birlikte bu romanı her yaştaki kadın birçok yanlarıyla benimseyerek, derinden duyarak okuyacaktır. Otuz yaş birçoğu için belki uzak bir gelecektir; birçoğu için belki bu gündür, belki de çok geride kalmış bir geçmiştir. Kadın ruhunun ise, birçok bakımlardan, çağ tanımadığı söylenebilir.Balzac eserleriyle dünyanın manevi hazinelerini zenginleştiren romancıların en büyüğüdür.”-W. Somerset Maugham-

….

Tadımlık-Epidraf’tan…

Otuz Yaşındaki
Kadın / Honore de Balzac

Charles,
Madam d’Aiglemont’u düşünceli buldu. Yüreğin tatlı büyleriyle
insanı
kandırabilen bir içtenlikle, ona “Neyiniz var?” diye sorunca,
Markiz,
delikanlıya bir yanıt vermekten çekindi. Ruhlarının tamamıyla
anlaştığını
gösteriyordu bu güzel soru. Markiz, kadınlara özgü içgüdüyle
yakınmanın ya da
gizli mutsuzluğundan söz etmenin, genç adama bir bakıma yüz
vermek olacağını
sezdi. Eğer ağızlarından çıkan sözlerden her biri, daha
şimdiden her ikisi
için de aynı anlamı taşıyorsa, Markiz ayağını bir uçuruma
atmak üzere değil
miydi? Berrak ve ışık dolu bir gözle kendi içindekileri
görüp, sustu.
Vandenesse de onun sessizliğine uydu.

Ama sonunda,
sözlerin söyleyemediğini gözler söylemeye başlayınca,
korkan Markiz:


Rahatsızım, dedi.

Charles, sevgiyle dolu, son derece heyecanlı bir
sesle:

– Bedenle ruh birbirine bağlıdır, diye karşılık verdi. Her
şey
birbirine bağlıdır. Eğer mutlu olsaydınız, genç ve taptaze olurdunuz. Aşk sizi
birçok şeyden yoksun bırakmış. Bunları neden geri istemiyorsunuz?
Yaşamınız
daha başlamak üzere, oysa siz onun bittiğini sanıyorsunuz.
Kendinizi bir
dostun eline bırakın. Sevilmek öyle tatlıdır ki!

Madam
d’Aiglemont:

– Ben yaşlandım bile, dedi. Onun için şimdiye değin dert
çektiğim
gibi, bundan sonra da dert çekmem için hiçbir neden yok. Sevmek
gerek
diyorsunuz. Ama ben ne sevmeliyim, ne de sevebilirim. Gerçi
dostluğunuz
yaşamıma biraz haz veriyor, siz bir yana, hiç kimse hoşuma
gitmiyor; ama hiç
kimse anılarımı unutturamaz bana. Bir dostu kabul eder; ama
bir sevgiliden
kaçarım. Sonra, yıpranmış bir yüreğe karşılık, taptaze bir
yürek almak,
paylaşamayacaüım hayalleri hoş görmek, inanmayacağım ya da
yitirmekten
korkacağım bir mutluluğa neden olmak, benim açımdan dürüst bir
davranış
olabilir mi? Belki o duygularına kapılmışken, ben hesaplar
yapacağım. Benim
anılarım, onun hazlarına bir engel olabilir. Hayır,
görüyorsunuz ki, ilk aşkın
yerini hiçbir şey alamaz. Sonra, tüm bunları göz
önünde tutarak, hangi erkek
yüreğimi isteyebilir benden?

Bu korkunç ve
cilveli sözler, aklın son çabasıydı.

«Eğer cesareti kırılırsa, tek başıma
ve anılarıma bağlı kalırım o
zaman.» Kadının yüreğinde bu düşünce, bir
yüzücünün akıntıya kapılmadan önce
yakaladığı çok ince bir söğüt dalı
gibiydi.

Vandenesse, bu kesin kararı duyunca, elinde olmadan ürperdi.
Onun bu
ürperişi, geçmişte döktüğü tüm dillerden daha fazla etkiledi
Markizin
yüreğini. Kadınlara en çok dokunan şey, erkeklerde bu tür
incelikler,
kendilerinki kadar güzel duygular görmek değil midir? Zarif ve
ince
davranışlar, bir incelik belirtisidir kadınlarda. Onun için
Madam
d’Aiglemont’a göre, Charles’ın tutumu gerçek bir aşkı gösteriyordu.
Markiz
açısından, Vandenesse’in çektiği acının yoğunluğu, onun duyduğu
aşkın
yoğunluğunu kanıtlamaktaydı.

Genç adam soğuk bir tavır içine
girdi:

– Belki hakkınız var, dedi. Yeni bir aşk, yeni bir dert
demektir.

Sonra konuyu değiştirip, gelişigüzel şeylerden söz etti; ama
altüst
olduğu belliydi… Madam d’Aiglemont’u son kez görüyormuş gibi, ona
yoğun bir
dikkatle bakıyordu. Sonunda heyecanla:

– Elveda Madam,
diyerek ondan ayrıldı.

Markiz, sırrını ancak bazı seçkin kadınların
bildiği ince bir
cilveyle:

– Yine beklerim, dedi.

Genç adam,
karşılık vermeden odadan çıktı.

Charles’ı karşısında göremeyince boş
kalan iskemlesi, onun adına
konuşunca, Madam d’Aiglemont bin pişman oldu;
kendini haksız buldu. Bir kadın,
kötü davrandığını ya da soylu bir ruhu
kırdığını sanınca, içindeki aşk dev
adımlarla ilerler. Aşk sözkonusu olduğu
zaman, kötü duygulara hiç aldırmamalı;
çünkü o kötü duygular çok hayırlıdır
eninde sonunda. Kadınlar, kötü şeylerle
karşılaşınca değil, erdemli
davranışlarla karşılaşınca teslim olurlar.
“Cehenneme giden yol iyi
niyetlerle döşelidir” sözü, din dersi veren bir
kişinin ortaya attığı aykırı
bir düşünce değildir. Vandenesse birkaç gün
gelmedi. Markiz, her akşam
buluştukları saatte, vicdan azabıyla dolu bir
sabırsızlıkla onu bekliyordu.
Mektup yazmak, duyduklarını açığa vurmak
olacaktı. Üstelik içgüdüleriyle,
Vandenesse’in gene geleceğini seziyordu.
Altıncı gün, uşak, Vandenesse’in
geldiğini haber verdi. Markiz, şimdiye değin
bu adı böyle bir hazla
duymamıştı hiç. Kendi sevincinden korktu:

– Beni iyice cezalandırdınız,
dedi.

Vandenesse ona şaşkın şaşkın baktı:

– Cezalandırdım mı? diye
yineledi. Neden?

Charles, Madam d’Aiglemont’un ne demek istediğini pekala
anlıyordu.
Ama mademki Markiz, onun çektiği acıların farkındaydı, genç adam,
bunun öcünü
ondan almak istiyordu.

Madam d’Aiglemont gülümseyerek
sordu:

– Neden beni görmeye gelmediniz?

Charles, bu soruyu
doğrudan doğruya yanıtlamamak için başka bir soru
sordu:

– Demek
kimseyi görmediniz?

– Dün M. de Ronquerolles ve M. de Marsay; bu sabah da
küçük D’Esrignon
iki saat kadar buradaydılar. Madam Firmiani’yi ve
kızkardeşiniz Madam de
Listomère’i de gördüm galiba.

Gene bir acı! En
hafif belirtisi korkunç bir kıskançlık olan, sevilen
insanı aşka yabancı her
şeyden uzaklaştırmak için sürekli bir istek olan,
saldırgan ve zalim bir
zorbalıkla sevmeyenlerin hiç anlayamayacakları bir
acı!..

Vandenesse
kendi kendine:

– Ne?! diyordu. Demek konuklarını ağırladı, güler yüzlü
insanlar
gördü; onlarla konuştu. Bense tek başınaydım, mutsuzdum o
sırada.

Derdini içine gömdü; denize atılan bir tabut gibi,
yüreğinin
derinlerine attı sevdasını. Bazı düşünceler, uçup giderken öldüren
asitler
gibi, hızla gelip geçiyordu aklından. Dile gelemeyen düşüncelerdi
bunlar.
Charles’ın yüzü karardı. Madam d’Aiglemont, kadınlara özgü bir
içgüdüyle,
anlayamadığı bu hüznü paylaştı. Onun acı çekmesini istememişti.
Charles bunun
farkına vardı. Sevdalı kişilerin tartışmaktan hoşlandıkları
varsayımında
olduğu gibi, doğrudan doğruya onu ilgiilendiren bir konu
değilmiş gibi, kendi
durumundan, kıskançlığından söz etti. Markiz, her şeyi
anladı; anlayınca da
öyle bir heyecanlandı ki, gözyaşlarını tutamadı. İşte o
zaman, aşkın cennetine
girdiler. Ömrümüz iki büyük nokta üstünde, yani
sevinçle, acı üstüne kuruldur.
Cehennemle cennet de bu iki noktayı dile
getiren iki büyük şiirdir. Mutluluk
bir bütün olduğu için, duygularımızın
sonsuzluğunu yansıtan cennet konusunda
bazı ayrıntılardan başka ne
verilebilir ki? Oysa cehennem, çektiğimiz
acıların, sonsuz işkencelerimizin
bir örneği değil midir? Bu acıların her biri
başka olduğundan, şiir biçimine
dökebiliriz bunları.

İki sevdalı başbaşaydılar bir akşam. Yan yana
oturmuş, sessizce
gökyüzünün en güzel görüntülerinden birini, güneşin son
ışıklarıyla altına ve
kızıla dönüşen berrak havayı seyretmekteydiler. Günün
bu anında, ışığın yavaş
yavaş azalması, insanda tatlı duygular uyandırır.
Tutkularımız hafif hafif
titrer. Sessizliğin içinde, tam ne olduğunu
bilmediğimiz yoğun bir heyecanın
huzursuzluğunu tadarız. Belli belirsiz
biçimlere girerek bize mutluluğu
gösteren doğa, bu mutluluk yanımızda ise
ondan haz almamızı; bizden biraz
uzaktaysa pişman olmamızı ister. Bu büyülü
anların tatlı uyumu, içimizdeki
isteklerle kaynaşır. Bu ışık perdesinin
altında, yüreğin özlemlerine karşı
koymak güçtür. O anlarda yüreğin özlemleri
öyle bir büyüler ki insanı! Dert
hafifler, sevinç insanı sarhoş eder, tatlı
bir huzur insanı ezer o anlarda.
Akşamın görkemi, gönüllerde gizlenenlerin
açığa çıkmasına yardımcı olur.
Göklerin sonsuzluğunu yansıtan gözler
konuşmaya başlayınca, sessizlik
konuşmaktan da daha tehlikeli olur. Eğer
insan konuşursa, en önemsiz sözün
bile karşı konulmaz bir gücü vardır.
Seslerde aydınlık, gözlerde kızıl bir
ışık yok mudur o sırada? Gökyüzü sanki
içimizde değil midir? Ya da biz,
kendimizi gökyüzünde sanmaz mıyız?
Vandenesse ile Julie – çünkü birkaç gündür
Charles dediği delikanlının ona
Julie demesine izin vermişti- konuşuyorlardı.
Ne var ki, asıl konudan bir
hayli uzaklaşmışlardı. Söyledikleri sözcüklerin
anlamını artık bilmemekle
beraber, bu sözcüklerin altında saklanan gizli
düşünceleri büyük bir hazla
dinliyorlardı. Markizin eli, Vandenesse’in
avucundaydı; Julie, bunun bir
lütuf olduğunu düşünmeden, elini genç adam
bırakmıştı.

Olağandışı
dağların yamaçlarını renklendiren, karlar, buzlar ve kurşun
renkli gölgelerle
dolu o görkemli görüntülerden birini seyretmek için, beraber
eğildiler. Kızıl
alevlerle çeşit çeşit siyahlığın yoğun karşıtlıklarıyla
oluşan, gökyüzüne
eşsiz ve gelip geçici bir şiirsellik veren tablolardan
biriydi bu. Yeniden
doğan güneşi saran şahane bir kundak; can çekişen güneşi
saran güzel bir
kefendi bu! O sırada Julie’nin saçı, Vandenesse’in yanağına
değdi hafifçe.
Julie, fena halde ürperdi; delikanlı ondan daha da fazla
ürperdi. İkisi de,
anlatılamayacak bir bunalıma varmışlardı yavaşça. İnsan
böyle bir nöbete
tutulunca, sessizlik bedene öyle keskin bir duyarlık verir
ki; yüreğimiz
kederliyse, en küçük bir darbe gözyaşları döktürür, hüznümüzü
coşturur.
Yüreğimiz, sevdanın başdönmelerine kapılmışsa da, akıllara sığmaz
hazlar
tattırır bize. Julie, nerdeyse farkına varmadan, dostunun elini sıktı.
Bu
cesaret verici davranış, çekingen aşığı yüreklendirdi. O anın
sevinçleri,
geleceğin umutları, her şey, bir tek heyecanın içinde kaynaştı.
Madam
d’Aiglemont’un yanağını uzatarak aldığı iffetli ve çekingen öpücüğün
heyecanı,
ilk okşayışın heyecanıydı. Önemsiz görünen bu öpücüğün, aslında çok
güçlü bir
etkisi vardı; çok tehlikeliydi bu öpücük. Bu öpücüğün yapmacık ve
sahte
olmayışı, ikisini de felekate sürükledi. Yasa adına ne varsa her
şeyin
ayırdığı, doğada güzel olan her şeyin birleştirdiği iki güzel
ruhun
anlaşmasıydı bu öpücük. kaynak.:http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=690

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: