SAVAŞ

Boş zamanlarınızda kitap okumayın

Korsan Çıkmazı – Nezihe Meriç

Posted by savaska Ekim 5, 2011

Korsan Çıkmazı – Nezihe Meriç, Dost yay. Aralık-1961, 218 sayfa

Korsan Çıkmazı’nda 218 sayfalık bir yolculuk. İmgelerle örülü, geçmiş-şimdi-düş-gerçek bağlamında bir roman…

“Korsan Çıkmazı’nda içten içe bir tedirginlik var. Uzaktan bakıyorum onlara. Kafamın içi duru, aydınlık. Sigaramı yakar, uzun uzun düşünebilirim. Pencereyi açıyorum. Bu gece Korsan Çıkmazı’nın pencereleri ormana açılsın istiyorum. Oturup fıstık ağaçlarını düşleyeceğim. Orman kapkara bir hışıltı. Çayırın sonunda, yılanların sesi, çıngır çıngır geceyi dolduruyor.”(s.90)

Korsan Çıkmaz’ında bir gece görülen gerçek bir düş, geçmişe…

“…Bomboş kiliseler düşünüyor; geceyarıları mumları yanıyor, kanlar içinde. aç bebekler düşünüyor ölü annelerinin boş emciklerini çekiştiriyorlar, uyku arasında.”(s.75)

“Meli uyumaz. Meli artık hiç uyumaz. Geceler boyunca okur. Meli kitaplar dolusu arkadaşlar edinir; Meli kitaplar dolusu acılar,  mutluluklar, sorular bulur.”(s.213)

Nezihe Meriç

Nezihe Meriç (Gemlik, 28 Şubat 1924 – İstanbul, 18 Ağustos 2009)  Eskişehir Lisesi’nden (1943) sonra İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı ile aynı  üniversitenin Felsefe bölümlerine devam etti (1945). Ankara’da, eşi Salim  Şengil’in kurucusu olduğu Dost Yayınları’nın ve Dost dergisinin yönetiminde görev aldı (1957-1973). İlk  öyküsü (“Bir Şey”) Seçilmiş  Hikâyeler dergisinde  çıktı. Korsan Çıkmazı ile 1962 TDK Roman Ödülü’nü, Bir Kara Derin Kuyu ile 1990 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Yandırma ile 1998 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü, Çavlanın İçinde Sessizce ile 2004 Dünya Kitap-Yılın Telif Kitabı  Ödülü’nü, son olarak da 2007 Mersin Kenti Edebiyat Ödülü’nü aldı.
Yapıtları:
Öykü: Bozbulanık (1953), Topal Koşma (1956), Menekşeli Bilinç (1965), Dumanaltı (1979), Bir Kara Derin Kuyu (1989), Boşlukta Mavi (Seçilmiş  Öyküler, 1992), Yandırma (1998), Toplu  Öyküler I (1998), Toplu Öyküler II (1998), Gülün İçinde Bülbül Sesi Var (2008). Roman: Korsan Çıkmazı (1961), Alacaceren (2003), Çisenti (2005). Anı: Çavlanın İçinde Sessizce (2004). Oyun: Sular Aydınlanıyordu (1970), Sevdican (1992), Çın Sabahta (1995), Toplu Oyunlar (2003). Çocuk Kitapları: Alagün Çocukları (1976), Küçük Bir Kız Tanıyorum Altı Yaşında (1992), Küçük Bir Kız Tanıyorum Yedi Yaşında (1992), Küçük Bir Kız Tanıyorum Sekiz Yaşında (1993), Küçük Bir Kız Tanıyorum Dokuz Yaşında (1994), Küçük Bir Kız Tanıyorum On Yaşında (1996), Küçük Bir Kız Tanıyorum On Bir Yaşında (1996), Küçük  Bir Kız Tanıyorum On İki Yaşında (1998), Ahmet Adında Bir Çocuk (1998), Dur Dünya Çocukları Bekle (1999). Mektup: Aix-Londra-İstanbul Mektupları (2011). (kaynak)

Nezihe Meriç, eleştirmenlere göre, “toplu yaşayışlarda bile kendi iç yalnızlığını sürdüren genç kız ve kadınları anlatmadaki başarısı ve şiirli havasıyla” ön plana çıktı. Yapıtlarında kadın ve çocuk sorunlarına yoğunlaştı. ABD, Almanya, Fransa ve Rusya’da basılan çeşitli öykü antolojilerinde öykülerine yer verildi.

BİR ROMAN: KORSAN ÇIKMAZI (Nezihe Meriç) ve İMGELER

Nezihe Meriç yaşamı savunur

Nezihe Meriç‘in ‘Suskun Ezgisi’ Öyküsünde ‹ç-Söylem Biçimleri

Nezihe Meriç Okumak

Nezihe Meriç’in şiirli öyküleri

Nezihe Meriç’in şiirli öyküleri
Yazan: PROF. DR. GÜRSEL AYTAÇ

Çisenti”, öykücülüğün doruğunda bir yazarın öykü kitabı. Nezihe Meriç, 19 öyküyü konu ve anlatım tekniği bakımından okurda bütünlük duygusu yaratacak tarzda kurgulamış.
İstanbul manzaraları, Anadolu manzaraları, hep yaşantılara büründürülerek, geçmiş ve şimdinin ustalıklı geçişleri bağlamında işleniyor. Bir edebiyat araştırmacısı için bunları en çekici yapansa, o konuları öyküleştirmek isteyen bir yazarın yazma serüveninin anlatı dokusuna katılmasındaki incelik: Yazma eyleminin dile getirilişi, öykü bütünlüğünü aksatmadan, okuru sarsmadan, bir içe bakış, yazarın kendiyle bir hesaplaşması, bir içtenliği biçiminde gerçekleştiriliyor. Anlatıcının bir kadın yazar olduğu, zaman zaman Nezihe Meriç adının da geçtiği, küçüklüğü İstanbul’da, ilk öğrencilik yılları Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, hayatının ileri yaşlarının bir kıyı kentinde geçmekte olduğu, öykülerin toplamından anlaşıldığında bir hayat zincirinin halkaları izlenimini ediniyorsunuz. Anadolu kentlerinin, kıyı kentlerinin adı verilmiyor; adıyla anılan tek şehir İstanbul. Nezihe Meriç belli ki bir İstanbul âşığı.

Boğaziçi’nin güngörmüş eski sakinleriyle şimdinin hazımsız villa sahiplerinin yaşam tarzı önemsiz gibi görünen ayrıntılarda, meselâ davranışlarında yakalanır. İlk öykünün uzun başlığı, ek 1, ek 2, ek 3, şeklinde ilerleyen kurgusu, yazma eylemini de konu edinen öbür öykülerin habercisi. “Hani bir zamanlar, Yeşim küçükken, Boğaziçi’nde/Hani daha sağlamken/Hani onlar daha hayattayken” başlığı, öykülerin ana izleklerinden birinin “zaman” olduğunu peşinen sezdirmekte. Yeşim, çocukluğunu, şimdi öykü yazarı, denizden uzak bir kentte, bir şirkette çalışan, bir apartman dairesinde oturan, küçük bir ailesi olan genç bir kadının notları şeklinde kaleme alırken bunların bir öyküye dönüşme sürecini şöyle dile getirir: “Bu anlatı, sonradan, ayıklanıp kurgulanarak, bir öyküye dönüştürüldü. Düşünce durmuyor kendini üretiyordu ha bire. Son aşamada, kısa metrajlı bir film olmaya çalışıyor.” (s. 10)
Bu sözler “Çisenti”nin bütün öyküleri için geçerli sayılabilir. Öyküleşen anıların deneyimli, olgun, duyarlı bir yazara ait olduğunu, figürlerin, anlatı dokusuna serpilmiş, hayat bilgelikleri, şairane tespitler, sık sık kanıtlıyor. Bir ikisini tadımlık niyetine sıralayalım:
“… meşeden bir kesit al, geç karşısına, sana bin tane masal anlatsın.” (s. 18)
“… bizim işimiz, içimizdeki cevheri tanımaktır. Bilmektir. Onu bildin miydi, koruyacaksın bu dışarının pisliliğinden. Onunla, onu koruyarak, kendimizi, onun yardımıyla onararak, yaşamayı becermemiz lâzım.” (s. 19)
“Tentene dediğin nedir ki! Bir yumak beyaz iplik alırsın pasajdaki Rum kızından. DMC. Elinde bir yumak beyaz iplik vardır şimdi. İpi usulünce parmağına dolarsın, tığla ilmik alarak, zincir çekersin. […] Yaşamak da, bu tentene örmek gibi bir şey değil mi! Zaman dediğini de gün be gün böyle tüketmiyor muyuz örnek çıkarır gibi!” (s. 31)
Bir İstanbul sevdalısı
Nezihe Meriç’in İstanbul’a sevdalı, denizsever bir öykücü olduğu, figürlerinin dilinde, yazar anlatıcının notlarında çeşitlemeler halinde ifadesini buluyor. İstanbul’la “büyülenmiş”, İstanbul’u benliğine sindirmiş bir öykücüyle karşı karşıyayız: “… Bu İstanbul, yedi tepe üzerine kurulmuştur; ama kaç yetmiş bin kez, sevmesini bilenlerce efsunlaşmış bir kenttir. Ona bakmayı, onu görmeyi, onu yaşamayı bilmek başka bir şeydir. Her kulun harcı değildir.” (s. 94)
Yazarın kendi öykücülüğü üzerine düşüncelerini, zaman zaman eleştiri ve savunmalarını dile getiren çeşitli pasajlardan da birkaç örnek alıntılamak isterim. “Kimin Kimsesi Kim” başlıklı öykü, meselâ tırnak içine alınmış şu sözlerle başlar: “Senin öykücülüğün çok düşündürüyor beni. Çok bakıyorsun, çok katılıyorsun günlük yaşama. Sonra tutup sözünü haddeden geçirmek isteyince, zorlanıyorsun; bir kişinin öyküsünü yazmaya kalktığında pek çok kişi seninle. Haydi başla bakalım, başına neler gelecek… Nasıl toparlayacaksın bu kez. Merak ediyorum.” (s. 23)
Edebiyatçıların ezeli sorunu, kurmacanın nerede başladığı, gerçeğin ne olduğu, yine aynı öyküde yazarın bir iç konuşması olarak şöyle irdeleniyor: “Şu: Yazacağın çarşı ya da gerçek. Gerçeklerle kurguları ayırmalı mı! Bunların nerede, nasıl ayrıldıklarını nasıl bileceğiz ki! Ayırmaya hem gerek yok, hem olası değil. Bir de bu gerçek, gerçek denilen nedir ki! Nedir gerçek denilen şey! Sen yazmanı sürdür bakalım, nereye dek gidecek… Kafandaki kabataslak tasarladığın metni hep göz önünde tutmaya çalış. (O seni yönetir nasıl olsa.)” (s. 25)
Mutluluk veren alıntılar
Nezihe Meriç’in “Çisenti” başlıklı, numaralı on bir öyküsünden üçüncüsü, epigraf niyetine, Oktay Rıfat’tan dizelerle başlarken bir başka edebî alıntı, “Çisenti 5″te Mümtaz Soysal’dan. Bunalım içinde, hayatına bir anlam katmak isteyen bir kadının ruhunu birden aydınlatan, ona hayata başka türlü bakmaya deneme cesareti veren “büyülü bir yazı”dır bu. Öykünün son satırları, kadının yaşama enerjisi kazanışını, “Günlük yaşam denilen şey başlamıştır. Sıradan bir gündür. ‘Onu güzellemek benim niyetimde’ diye düşünen kadının yüzüne yayılan, sevinmeye benzeyen gülümsemeyle sesini duydu evin içinde: Günaydın! Uykucular günaydın!” (s. 89). sözleri dile getirir. Bu değişimi sağlayan büyülü yazının kimin hangi yazısı olduğu öykü içinde belirtilmezken “O yazı, bu yazı: ‘kahrolmak’, -Mümtaz Soysal’dan alıntı” sözleriyle metnin sonunda yer alır. 17 satırlık bu uzun alıntıda öykü kahramanına yol gösteren sözler “Bütün yenilgilerden sonra da, elinizde bir tek zafer olanağı kalmıştır: Kahrolmamak. Hiç olmazsa, ‘yine de kahrolmadım ya!’ diyebilirsiniz. Kendinizden bu kadarcık bir zaferi esirgemeyin.” cümlesinde odaklanıyor. Soysal’ın toplum-birey bağlamında söylediği bu sözler, kendi hayatına yön vermek, “mutlu olmak” isteyen kadına ilaç gibi gelmiş, onu “kurtarmış”tır.
“Çisenti” grubu öykülerin sonuncusu, çizdiği karanlık şehir tablosuyla bitiriyor kitabı. Öbür öykülerde bireyin dünyasında odaklanan yazar-anlatıcı, burada memleketi “kanserli bir gövde”, çırpınan insanları “kurtarılmak isteyen” sağlıklı kalmış “üç beş hücre” eğretilemesiyle tasvir ediyor. Bir yandan “öykücük su serpsin yüreklere […] gülmeyi getirsin” derken, çok ihtiyar, gün görmüş, şimdi kimsesiz ve dertli iki kadıncığın çığlıkları yüzünden polislerce zanlı diye alınıp götürülmesi, suçlu bulunması, grotesk bir tablo çizerek toplum hicviyle canlandırılıyor. Bu son öykü, Nezihe Meriç’in kitap boyunca sezdirdiği iyimserliği, öykülerden aydınlanma, ışık beklentisinin artık neredeyse boş olduğunu çarpıcı bir grotesk tabloyla dile getiriyor.      PROF. DR. GÜRSEL AYTAÇ

……………………….

“KENDİNİ ÇOK SEVEN BİRİYİM…
KUSURLARIMI BİLE”

1925’te Gemlik’te doğdu. Karayolları mühendisi olan babasının görevi nedeniyle doğudan batıya doğru Anadolu’nun çeşitli illerinde gezdi. Göç konusunu işlediği hikâyeleri bu yüzden bu kadar etkileyicidir ve Nezihe Meriç bir yere ait olma hissini pek yaşayamamış diye düşünüyorum.
1943’te Eskişehir Lisesi’nden mezun oldu.

Üniversite dönemini Alev Önder tezinde, Asım Bezirci’nin kitabından alıntılamıştır. “1943’te Edebiyat Fakültesi’ne başvuran yazar, önce Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne sonra da aynı fakültenin felsefe bölümüne devam etti. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü morali ve sağlığı bozulduğundan bırakan yazar doktor tavsiyesi üzerine felsefe öğrenimini de bıraktı.”(1)

Nezim’in edebiyat öğretmenleri Mehmet Kaplan, Ali Nihat Tarlan gibi kişilerdir. Nezim bu bölümde aradığını bulamadığını İbrahim Yıldırım ve Nalân Barbarosoğlu ile yaptığı bir söyleşide şöyle dile getirir: ” Oysa zannediyordum ki, edebiyat fakültesine girildiği zaman edebiyatın A’sından Z’sine her şey öğretilecek; ne nedir, ne değildir, kuramlar, dönemler kavramlar; edebiyatın konusu olan insan ve edebiyata malzeme olacak ne varsa değerlendirilecek… Ancak öyle bir şey yoktu. Arapça öğrendik, Farsçayı gösterdiler, Tevfik Fikret, Mehmet Akif… Tevfik Fikret, Mehmet Akif… Bir hoca girer onu söyler, bir hoca girer öbürünü… Allah rahmet eylesin, hepsini sevgiyle anıyorum, ama gerçek buydu.”(2)
1949 sonlarında ilk öyküsü Seçilmiş Hikâyeler dergisinin “Yeni İmzalar” sayısında yayımlanır. Adı: “Bir Şey“dir. Bu öyküsü hiçbir öykü kitabına konulmamış, unutulmuştu.

1955’e kadar Heybeli İlkokulu’nda Mandolin Topluluğu oluşturur, müzik öğretmenliği yapar.
1955’te ilk yazısı “Ümit”, İstanbul dergisinde yayımlanır.
1956’da Salim Şengil ile evlenir. Salim Şengil’i, Özdemir İnce’nin yazısından alıntılarla size aktaracağım.

Dergilerin Özgürlük Sığınağında Genç Bir Yazar ve Selim Amca Gerçeği

“Salim Amca’nın nüfus kâğıdındaki adı Salim Şengil’dir. Salim Amca’ya “Salim Amca” adını eşi, “Anamız”, yazarlar yazarı Nezihe Meriç taktı. Sonra hepimizin “Salim Amca”sı oldu. Salim Şengil’in Ankara’da yayınladığı Seçilmiş Hikâyeler (1947–1957) ve Dost (1957-1973) adlı dergiler, çağdaş Türk edebiyatının en önemli dergileri arasında yer alır. Bence Varlık ve Yeni Dergi kadar önemli iki dergidir. Ankara’da yayınlandığı için İstanbul vitrinine pek çıkmamıştır. Salim Şengil’in Nezihe Meriç’le birlikte çıkardığı dergiler, Türk edebiyatının özgürlük sığınağı olmuştur. İktidarlar, dergi yönetimleri, yayınevleri tarafından soluğu kesilmek istenen yazarların çoğu Ankara, Ulus, Rüzgârlı Sokak, OVE Han’daki büroda yönetilen dergilerde kendilerine özgürlük sığınağı ve yayınlanma olanağı bulmuşlardır. Salim Şengil’in Dost dergisi ve Dost Yayınevi, Nazım Hikmet yasağını delen ilk dergi ve yayınevi değilse, ikincidir. Ben kendi adıma Salim Şengil’in kendisine, dergi ve yayınevine çok şey borçluyum. Türk edebiyatında, benim durumumda en azından elli yazar ve şair vardır, Salim Amca’ya borçlu olan.”(3)

Salim Şengil Seçilmiş Hikâyeler dergisini 1947’de çıkarmaya başlar. İlk sayılarında kendi öykülerine de yer verir.
Salim Amca Nezihe Meriç’in “Bir Şey” adlı öyküsü için, “İşte ilerisi için büyük ümitler beslenecek bir imza daha! Bu, hakikatte bir kadın ismi midir? Yoksa müstear imza mıdır? Bunu bilmiyoruz ama hakikat şudur ki; ‘Bir Şey’ isimli hikâyesi, benim diyen ustaların başaramayacağı muvaffakiyete ulaşmıştır… ‘Bir Şey’de çok şeyler var. Beklemek bizden, çalışmak ondan.”(4) şeklinde düşüncelerini dile getirmiştir.
28 Haziran 2005’te Salim Şengil vefat etti.
Nezihe Meriç öykülerini yazmaya devam eder ve derginin 40-41. sayısı Nezihe Meriç Özel Sayısı olur.

Okların Hedefinde Kaçış Günleri ve Kitaplar, Ödüller…

Eleştirmen Ömer Lekesiz Nezihe Meriç’i Öykü İzleri adlı kitabında haksızca eleştirir. “Nezihe Meriç öyküye ne verdi ki? Nahif duyarlılıklar, ucuz merhametler, mutfaktan çevreye ideolojik bakışlar… Öyküleriyle Türk öykücülüğüne ne kazandırmıştır ki? Hep sorar dururum, bir öykü dergisi sahibiyle evlenmeseydi, bunca ünlenebilir miydi?”(5)

1962’de kızı Aslı dünyaya gelir ve aynı yıl Korsan Çıkmazı kitabıyla TDK Roman Ödülü’nü alır.
1968’de Sular Aydınlanıyordu, tek kişilik oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenir. Aynı yıl Salim Şengil ile Nazım Hikmet yapıtlarını yayımlamak isterler. İlk kitap yayımlandıktan sonra 12 Mart günleri yaşanmaya başlanır ve kitap toplattırılır. Derginin başında gözüken Nezim kaçak yaşamak zorunda kalır. Bir müddet Side, Çeşme ve İstanbul’da kaçak yaşar.
1957-1973 yılları arasında Salim Şengil’in kurucusu olduğu Dost Yayınları’nın ve Dost dergisinin yönetiminde görev alır.
“1985’te Sevdican oyunu Almanca ve Türkçe olarak oynanır. Sevdican Almanya’da bir Türk yazarın yazdığı, bir Türk oyuncunun Almanca oynadığı ilk oyundur.”(6)
Bir Kara Derin Kuyu ile 1990 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alır.
1998’de Yandırma ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü alır.
2003’te Alacaceren romanı yayımlanır.
2004’te Çavlanın İçinde Sessizce ile Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı ödülünü alır.

Anılarıyla ilgili olarak der ki: “Anılarımı yazmalıyım ki, öykülerimi de sırası geldikçe, gönlüme göre açıklayayım. Neden olmasın canım. Olur. Benim kuşağımdan olanlar bile böyle okursa, yeni gelenler ne yapacak bilemem ki! Ben ne düşündüm, nasıl uğraştım, ne çileler çektim bu öyküleri kurgularken, onlarla yaşarken, anlatayım da, isteyen istediği gibi anlasın. Öykülerim benim için çok değerli.”(7)
2005 yılında Alacaceren Fransızcaya çevrilir ve Paris’te yayımlanır.
2006’da Çisenti adlı öykü kitabı yayımlanır.
Nezihe Meriç çocukları çok sever ve çocuk kitapları da yazmıştır. Bunlar: Alagün Çocukları, Alacaceren, Dur Dünya Çocukları Bekle, Ahmet Adında Bir Çocuk adlı kitaplardır. Küçük Bir Kız Tanıyorum serisini ise altı yaşından on iki yaşına kadar devam ettirmiştir.

Öykücülüğü

Nezihe Meriç 1950 kuşağı öykücülerinden, cumhuriyetin ilk kadın öykü yazarlarındandır. Nezim ellili yılları şu cümlelerle dile getirir: “Ellili yıllar, kurulan –kurulmasına başlanan yeni düzenin bozulmaya, devrimlerin yozlaşmaya, ödünlerin verilmeye başlandığı yıllardır. Cumhuriyetin getirdiği coşkuyla yetişmiş olan cumhuriyet kuşağı, bu başına gelenleri birden anlayamamış, başkaldırmış, kafa tutmuş, bunlar yapıtlarına yansımış, yasaklar, cezalandırmalar, kaynaşma başlatmıştır. Yazarlar bu karmaşayı, değişmeye başlamış olan toplumu –hem yenilenmeye başlamanın heyecanı, hem bozulmasının, eskiye dönmeye başlamasının getirdiği dayanılmazlıkla toplumsal kaynaşma olarak görsün– dört bir koldan yazmaya başlamışlardır. İşte o altın yıllar, o coşkulu öykücüler, bu başkaldırıdan, bu hırstan doğmuştur. Hem kendini, hem olanı biteni anlamak, bilinçlenmek, bunu çoğunluğa geçirmek, aydınlanmak, bunu çoğunluğa anlatabilmek, gerçekleri yakalamak ve bunları yazmak… Hepsi o yılları altın yapan heyecanlar olmuştur.”(8)
Öykü Nezim’e göre hayatın içinden kısa bir anın makaslanıverişidir. ” Nezim bir öykü yazma sevdalısıdır. Çıktığı bir yürüyüşten bin öykü ile döner. Onun için öykü yaşamdır, iksirdir ve yazmadan duramaz.”(9)Üstelik yazma işi de kolay değildir onun için, bir öyküyü yıllarca bekletebilir.

Dikkatli, Açık Dilli ve Samimi Bir Anlatım

Öykülerine düşkün olduğu kadar okuyucusunun tavrını da önemser. “Yok, böyle olmayacak anlamıyorlar, öykü okumasını bilmiyorlar’a da gelebilir. Gönül indirilip saygılı davranılırsa, hiç öyle değil anlatamamışım”(10) diyecek kadar da açık sözlüdür.
Kendini samimi bir dille anlatır. “Ben bir öykücüyüm. Öykülerimi çok seviyorum. Hem seviyorum hem beğeniyorum. Bu kendini beğeniş benim özelliklerimden biri. Kendiyle barışık, kendini çok seven biriyim çünkü. Kusurlarımı bile.”(11)

Dil konusuna da dikkat eder. Bir söyleşide “oysaki” kelimesi üzerine “Ama ölsem oysaki demem. Kanıma dokunuyor. Orta şekerli işte.”(12) der. Ancak bazı hikâyelerinde Türkçe olmayan kelimeler kullandığı da görülmektedir. Anı kitabında olayları anlatırken kendinin ve olayları anlatan kişinin üslubunun farklı olduğunu devamlı dile getirir. Onun üslubunda “kocam” kelimesine yer yoktur, hikâyelerinde bu kelimeyi göremezsiniz. Nezim’in hikâyelerinde dualar, beddualar, şiirsel ifadeler, benzetmeler, çeşitli yörelerin dili ve diyaloglar yer alır.(13)

Mekânı iç ve dış olarak ikiye ayırırsak iç mekân olarak ev, karakol, mahkeme salonu, hapishane, meyhane, taşıtlar ve sınıf kullanılmıştır. Dış mekân olarak ise İstanbul, Bodrum Ankara, semtler, caddeler ve yurt dışındaki ülkeleri sıralayabiliriz.(14)

Kişiler olarak her yaştan her sosyal sınıftan insan bulunmaktadır. Nezim’in kadın karakterleri ön planda bulunmasına rağmen erkek karakterler ön planda olduğu hikâyeler de yazmıştır. Kadın meselelerini bir kadın gözüyle yazar ve otobiyografik değildir yazdıkları, sadece kendisinden izler bulunur. Genelde durum hikâyeleri yazar ve “Susuz ІV”te de olan bilinç akışı ve iç monolog yöntemlerini kullanır. Bunları bilinçli kullanmadığını İbrahim Yıldırım ve Nalan Barbarosoğlu ile yaptığı söyleşide şöyle dile getirir: “Yok canım! Bilinçli denemez. Sezgi gibi bir şey. Oğlum, ne diyorum, ben edebiyat dergilerinin çıktığından bile habersiz bir lise mezunu olarak üniversiteye gelmiştim.”(15)

Öykü konuları bireysel ve toplumsaldır. Evlilik kadın dünyası, aşk, yalnızlık, özgürlük, yaşama sevinci,12 Mart dönemi öyküleri, kuşak çatışması, yoksulluk ve göç gibi konuları işler.(16)
Nezim, Sait Faik ve Orhan Kemal’e benzetilmemesi gerektiğini iki yazarla da hayatlarının ve birikimlerinin farklı olduğunu dile getirir.
Nezim’in hikâyelerinde mutfaktan gelen kokular, çiçek kokuları gibi kokular ön plandadır.
Necip Tosun, Nezim’in kitaplarını kadın-erkek ilişkilerinin ön plana çıkarıldığı dönem (Bozbulanık, Topal Koşma, Menekşeli Bilinç), siyasal ağırlıklı dönem (Dumanaltı), yüzleşme ve iç hesaplaşmaların yansıdığı son dönem (Bir Kara Derin Kuyu, Yandırma, Çisenti) olarak üç bölüme ayırır.(17)

“SUSUZ ІV”

Topal Koşma adlı öykü kitabındaki on bir öyküden biridir “Susuz ІV”. Bu öykü daha önce Eylül-Ekim 1954 tarihli Seçilmiş Hikâyeler dergisinin 11. cildinde “Susuz ІІ” adı ile yayımlanmıştır.(18)

Topal Koşma kitabında birbirini takip eden öyküler yer alır ve ortak kişiler vardır.
Nezihe Meriç öykülerinin ve kitaplarının adları farklıdır. Ahenkli ve ilgi çekicidir. Kadın dünyasını, kadının toplumdaki yerini anlatmaya çalışırken onları “menekşe” diye niteler. Kadın dünyasını anlattığı öykülerinden biri olan “Menekşeli Bilinç” hikâyesinde sineklerden yani toplumun baskısından bahseder, “Susuz” öykülerinde ise menekşelerin susuzluğunu anlatır. Anlatıcı olan karakterin yani Meli’nin* susuzluğunun nedeni edebiyat öğretmeni olan bu aydın kişinin kendini yalnız hissetmesi, duyguları ve düşüncelerinin birbirinden farklı olması ve toplum baskısına karşı kendini sorgulamasından kaynaklanır.

“Susuz ІV” hikâyesi Meli’nin psikolojik durumunu anlatarak başlar. “Yine bozgundayım. Anlayamıyorum. Kuşku içindeyim. Niye tutunacağımı bilmiyorum.”(19)

Diğer hikâye kişisinin mutfakta çalıştığı belirtilir. Nezihe Meriç hikâyelerinde iç mekân olarak mutfağı “mutbak” olarak çok kullanır. Fethi Naci bu konuyu “Nezihe Meriç kadar mutfaktan, kadınların ev içi işlerinden söz eden başka hikâyeci yoktur.”(20) diyerek eleştirir. Nezim kadın dünyasını yansıtmak için mutfağı mekân olarak seçmiştir. Onun kadınları mutfakta uğraşarak huzur bulurlar ve diğer sıkıntılarını bir kenara bırakırlar. Nitekim Meli bile mutfakta isimsiz kadını iş yaparken izlerken rahatlar ve bunu, “İş yapmasını bilen, düzenli birini izlemek rahatlatıyor insanı.”(21) sözleriyle ifade eder. Hikâye boyunca sıkıntılı olan, olanlara anlam veremeyen Meli’nin rahat kelimesini kullandığı ilk cümledir.

Nezim sanırım anlaşılamayacağı korkusuyla yazdıklarını açıklama gereği duyar. Mutfakta çalışan isimsiz kişinin deri kemerli saati ve bir de ayağındaki spor ayakkabılarla farklı olduğunu ev hanımı olmadığını mutlaka belirtir: “Çalışan kadın tipi.”(22) Yine aynı paragrafta “Oysa ben, en önce ‘Ben’ diyorum” diyerek belirttiği bencilliği de tekrar açıklar: “Bencilim. Boğaza duran ham bir bencillik.”(23) Hikâyenin ilerleyen kısımlarında “Kalkıp bütün pencereleri açsam” sözleriyle sıkıntılı durumu “Boğuluyorum”(24) diyerek yine belirtir.

Nezim’in öykülerinde giriş, gelişme, sonuç yoktur. “Susuz ІV” hikâyesinin de başlangıcı ve bitişi belli değildir. Zaman ise akroniktir. Anlatıcı üç yıl önceki bir konuşmayı koltukta otururken düşünür. Şimdiden geçmişe atlamalar vardır. Bu hikâye, Meli’nin yaptığı dış ve iç gözlemden, onun duygu ve düşüncelerinden oluşur. Meli’nin hatırladığı konuşmaya dair diyalog kısımları ise isimsiz kadının dünyasını anlamamızı sağlar.

İsimsiz kadının bir sorunu olduğunu hikâyenin başında “Çok savaşmış. Kaybetmedim diyor”(25) diyen Meli’nin sözlerinden anlarız. Hikâye iki kadının, Meli’nin bakışı ile kıyaslanmasıyla devam eder. Meli ile isimsiz kadın arasındaki ilk kıyaslama “Kendine boş veriyor. Anlayamıyorum. Oysa ben, en önce ‘Ben’ diyorum” diyerek isimsiz kadın gibi davranmayacağıdır. İkinci kıyaslama ise , “Onun yaşama karşı direnişine göre kendi dayanıksızlığımdan utanıyorum”(26) sözleri ile dile getirilir. Üçüncüsünde Meli isimsiz kadın için “Konuşabiliyor. Susup kalmamış. Epeyce tutar yeri var daha. Konuşacak halim yok. Bir iki sözcükle karşılıyorum sözlerini.”(27) diyerek kıyaslar kendisini.

Hikâyenin başında isimsiz kadının “tatlı belalar” diye söz ettiği kişiler, biri kız biri erkek kadının çocuklarıdır ve Suat adında biriyle evli olan bu kadın eşiyle de ilgili biridir.

Meli, “Evde, eşyalarda, ana, baba ve çocuklara değin, hepsi beraberken varolan, ama hepsinden ayrı bir şey var.”(28) sözleriyle evdeki çocuk eşyalarının varlığına da dikkat çeker. Annesiz, babasız olarak büyümüş bu kadın çocuklarının mutluluğu için uğraşır ve her şeye katlanır. Öte yandan mutluluk kavramını, “Mutlu olmak ne demek”(29) diye irdelese ve bu ailenin nasıl mutlu olabileceğini anlamaya çalışsa da isimsiz kadının herkesin derdi olduğunu söylemesiyle yine okura fırsat vermeden açıklama gelir: “Dertler olsa bile yine de mutlu olunabilir. Bunu demek istiyor. Anlattıklarından bu çıkıyor.”(30)

Hikâyenin 132. sayfada olan kısmını ikiye ayırırsak ilk bölümde bir donanma şenliği diye başlayan ve uzayıp giden cümleden isimsiz kadının çocuklarının hiçbir şeyden geri kalmasın diye uğraştığını anlıyoruz.

Kadının çocuklarını çok sevdiğini aldatılmış olmasına rağmen evliliğini sürdürmeye çalışmasından anlasak da Nezim’in açıklayıcı cümleleriyle bunu pekiştiririz. İkinci bölümde ise kadının yaptığı fedakârlıklar ve sahip olamayacağı şeyler listesi uzar gider. Yapılan fedakârlıklar oldukça fazladır ve Nezim’in yaptığı kişilikli mantosu yoktur benzetmesi ilgi çekicidir. Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam” hikâyesi de bir adamın beyaz bir mantoya sahip olması yönünden farklıyken burada mantoya yakıştırılan kişilikli sıfatı Meli’nin bakış açısıyla isimsiz kadını bize anlatmak için uygun görülmüştür. Nezihe Meriç’in kelimelerle oyunu onlardan çıkarılabilecek anlamlara dayalıdır. “…kadınlığına, onuruna aldırmamış, ama yenilmemiş de”(31) sözleri isimsiz kadının aslında toplum karşısında ezildiğini gösterir.

“Susuz IV”te Renkler ve Üslupçuluk

Nezim için hikâyede üslup önemlidir ve toplumun yapısını doğrudan açıklamaya kalkmadan halk deyişleriyle bunu yansıtır okuyucusuna. Bu hikâyede ise ” Yuvayı yapan dişi kuştur, erkeğin elinin kınası, testi kadar kocası olanın kulpu kadar rağbeti olur.”(32) deyişlerine yer vermiştir. İsimsiz kadının kaderci olduğunu halk arasında çok kullanılan, ” Dünya bu işte, neylersin”(33) “Dünya işte ne diyeceksin.”(34)sözleriyle anlatılır okuyucuya.

Renklidir onun hikâyeleri ama siyahlar çok azdır, genelde mavilerle örülüdür. “Susuz ІV”te turuncuyu, maviyi, siyahı yan yana bulursunuz. Turuncu mutfak rengidir ve iç açıcıdır. Mavi çocuk eşyalarının rengidir. Mutfağın üstünün mavi, altının siyah olması dışardan bakıldığında her şey yolunda gibi görünen bir evliliğin gerçekte derine inildiğinde hiç de öyle olmadığını anlatmak için kullanılmış olabilir. Konuşmalar sırasında mutfaktan geçen mavi siyah çizgilerle ise çocuklar söz konusu olunca mutluluk maviyle, evlilik ve sıkıntılar ise siyahla anlatılmak istenmiş olabilir. Çocukların dünyasını anlatırken renkler ve benzetmelere yer verir: ” Güneşin yedi renginden sıçramış yedi bin çeşit sevinç dolu bir dünya sarıyor çevresini insanın .”(35)

Hikâyenin sonuna doğru isimsiz kadın aldatıldığını, ayrılmadığını, halasının da aynı şeyleri yaşadığını belirtir. Meli bu olanları anlamaya çalıştıysa da olmuyordur. İsimsiz kadın Meli’nin bu durumu anlamasını zaten beklemez. “Çok gençsin” sözleri öğüt gibi gözükse de aslında kadının, Meli’nin yaşı nedeniyle olanları anlamadığını düşündüğünü gösterir. Meli ise sorunun yaş olmadığını, “Öyle mi? Yoksa ana sorun başka mı diyerek?”(36) sorunun yaş değil anlayış sorunu olduğunu vurgular.

Toplum Karşısında Yenik, İsimsiz Kadınlar

Nezim’in isimsiz kadını toplum karşısında yenilmiştir. Toplumun yüklediği tüm vasıfları hikâye içinde yüklenen kadın anne, eş, çalışan kadın olmasına rağmen Meli ya da Suat gibi bir isme sahip değildir. O toplumun içindeki herhangi bir kadındır ve bu yüzden ismi yoktur, kişilikli mantosunun olmaması gibi.

Kadınlar için söylenmiş, toplumun yapısını açıklayan ve kadınlara benimsetilen bu sözlerin doğruluğu yanlışlığı adına bir yargı yoktur. Nezim, hikâyede bunları vererek okuyucuya bu konuda düşünme fırsatı verir. Yuvayı yapan dişi kuşumuz, isimsiz kadın ne kadar çabalarsa çabalasın aile bireyselliklerin olduğu bir bütündür ve baba bu bütünden çıkmış bir bireydir. Baba olmasına rağmen bireyliğini koruyabilmiştir.

Kına gecelerinde yavrularına kurban olsun anlayışıyla kına yakılan bir zihniyetten farklı düşünüyordur Meli. O, aydındır ve çalışan, okumuş bir kadının isimsiz kalmasını, kadına bu kadar yüklenilmesini ve kadının olanları alttan alarak tepki vermemesini anlayamaz. Meli toplumun içinde bireyliğini kaybetmek istemez, Meli’nin bu tutumu varoluşçu bir anlayışla da açıklanabilir.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası” deyiminin anlamı yolsuz olan ilişkiler, kadınlar için hoş karşılanmadığı halde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı çıkarırlar şeklinde verilmiştir. Toplumun kadın ve erkek davranışlarını nasıl yorumladığını gösteren bir başka sözdür bu. Toplumda erkeklerin daha rahat oldukları, istedikleri gibi hareket edip ailelerini bırakıp gidebileceklerinin, hatta aldatmalarının bile hoş görülebileceği anlayışına bir eleştiridir.

“Menekşeli Bilinç”te “Kendinden öncekilerin koydukları törelere aptalca boyun eğiş. Onların hayat anlayışlarına karşı koyamamak. Ben hayatı, kendime göre olan bir hayatı istiyorum… Kendimizi aldatmayalım. Ben hayatı, gereksiz törelerle yitiremem. Biz artık kendi hayatımızın törelerini koymalıyız.”(37) diyerek kadınların toplumda birey olmalarını ve nasıl yaşamaları gerektiğini dile getirir. Kıyaslanan birbirine zıt iki kadın kahramanın da sonları aynıdır. Toplumla çatışan ve topluma boyun eğen bu kadınlar topluma karşı yenilirler. Bu hikâye isimsiz kadının yenilişini anlatır, Topal Koşma’nın diğer hikâyelerine bakarsanız Meli’nin de nasıl yenildiğini öğrenebilirsiniz.

* Meliha isminin kısaltması.
~~~

Kaynakça:

(1) Asım Bezirci, Nezihe Meriç, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 1999, s. 29
(2) İbrahim Yıldırım-Nalan Barbarosoğlu, “Nezihe Meriç: Dil De Bizimle Aynı Yolu İzliyor”, Kitap-lık, S: 92, s. 51
(3) Özdemir İnce, “Böyle Nereye Salim Amca”, Hürriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2005
(4) M. Hakkı Yazıcı, “Seçilmiş Hikâyeler-Salim Şengil’in Dergiciliği” (* Bu yazı, 1 Haziran 2006 tarihinde 10. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nde yapılan panel konuşmasının notlarıdır.)
(5) Ömer Lekesiz, Öykü İzleri, Hece Yayınları, 2000
(6) Sanat Olayı dergisi, “Sevdican İstanbul Festivalinde”, S: 37, Haziran 1985, s. 16–19
(7) Nezihe Meriç, Çavlanın İçinde Sessizce, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 2007, s. 12
(8) N. Meriç, “Yaşadığımız Sürece Sözümüz Hep Aynı Biçimde Söylenmelidir. Öykümüzde”, Üçüncü Öyküler, s. 10, güz 2000, s. 7
(9) Pen Kadın Yazarlar Derneği, “Edebiyattan Hayata Nezihe Meriç” etkinliği
(10) Nezihe Meriç, Çavlanın İçinde Sessizce, s. 9
(11) A.g. e., s. 12
(12) Nezihe Meriç, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Ocak 1953
(13) Alev Önder, Nezihe Meriç Öykücülüğü (yüksek lisans tezi), Adana, 2006, s. 231-271
(14) A.g.e., s. 136-162
(15) İbrahim Yıldırım-Nalan Barbarosoğlu, “Nezihe Meriç: Dil De Bizimle Aynı Yolu İzliyor” s. 50
(16) Alev Önder, “Nezihe Meriç Öykücülüğü”, s. 83-31
(17) http://tosunnecip.blogcu.com/2952400/ adresinden alıntılandı.
(18) Alev Önder, “Nezihe Meriç Öykücülüğü” (yüksek lisans tezi), s. 7
(19) Nezihe Meriç, Toplu Öyküleri І, Topal Koşma, Susuz ІV, İstanbul, Şubat 2005, s. 130
(20) Fethi Naci, “Eleştiri Günlüğü”, Adam Sanat, S: 68, Temmuz 1991, s. 26
(21) Nezihe Meriç, Toplu Öyküleri І, Topal Koşma, Susuz ІV, s. 131
(22) A.g.e., s. 130
(23) A.g.e., s. 130
(24) A.g.e., s. 133
(25) A.g.e., s. 130
(26) A.g.e., s. 131
(27) A.g.e., s. 131
(28) A.g.e., s. 131
(29) A.g.e., s. 131-132
(30) A.g.e., s. 132
(31) A.g.e., s. 132-133
(32) A.g.e., s. 133
(33) A.g.e., s. 133
(34) A.g.e., s. 134
(35) A.g.e., s. 132
(36) A.g.e., s. 133
(37) Nezihe Meriç, Toplu Öyküleri І, Menekşeli Bilinç, “Menekşeli Bilinç”, s. 229

~~~
Sayı: 36, Yayın tarihi: 29/03/2009   kaynak:

……………

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: